18. BÖLÜM "Merze Kahin"

3713 Kelimeler
"Sen ne yaptığının farkında mısın!" Kısa süreliğine girdiği sessizliği bozan Aruz dişlerinin arasından tısladığında, irkilerek taşmak üzere olan mavilerimi, alevin sarı tonlarına yönelttim. Kıvılcım kıvılcım bakan gözleri ifadesini ilelebet harlayacak ve öfkesi daima sıcak kalacak gibi bakıyordu. Dokunsam yanacakmış gibi hissettiğim bedene yaklaştığımda ecelime adım atar türden bir halim vardı. Başımı yorgunmuşum gibi iki yana salladım. 'değilim' dedi bakışlarım. Hayır ne yaptığımın farkında değilim. "İntihar ettin İlda!!" diye kükredi. Bu kez bana değil, kendine kükrüyordu sanki. Ağzının içinde biriken tatsız bir sıvıyı yere savurduktan sonra oda bana küçük bir adım attı. Başını sıkıntıyla iki yana salladığında, bakışları bir çok duygunun ev sahibiydi. "O adama, canını vermek pahasına bir can borcun var!" dedi sessizce ama sertçe. "Yemin ettin..." diye mırıldandı acı çeker gibi... "B-en.." dedim. Konuşmayı unutmuştum sanki. Aruz bana bakmıyordu. Gözlerindeki şiddeti bile benden kaçırırcasına etrafa kusarken ona bir adım daha yaklaştım. "Yemin etmedim ki ama..." Sarkastik gülüşü bir anda ifadesini değiştirirken ona anlayamayarak ama anlayabilmek için büyük çaba sarfederek bakıyordum. Usulca bana döndü. "Sen..." duraksadı. "Etrafa bak!" dedi sertçe, ifadesi çok seri değişiyordu. "Burası o geldiğin yere benziyor mu İlda?" başımı kararsızlıkla iki yana salladım. Etrafı gösteren kolu yavaşça gövdesinin yanındaki yerini alırken gözlerini gözlerime çiviledi. "Burada ağzından çıkan sözlere dikkat edeceksin." nefesi yüzüme çarptığında gözlerimi yumdum. "Burada bazı sözler yemindir İlda! Hangi sözü kime verdiğine dikkat edeceksin!" diye tısladı dişlerinin arasından. Kime derken ne demek istemişti. Bakışlarım tekrar aydınlağa kavuştuğunda hükmü altına girdiğim sarı renkte ürkekçe süzüldüm. Güçlüklükle yutkunduğumda hafifçe harektlenen çeneme düşen bakışları oyalanmadan tekrar gözlerime çıktı. Dolan gözlerimi yavaşça kırptım. "Ona ne dedin?" diye sorduğunda sesi deminkine nazaran biraz olsun yumuşak çıkmıştı. Fakat aldanmamak lazımdı. Zira, her an değişebileceğini beyan eden tınısıda gözümden kaçmamıştı. Bir şey söyleyip söylememek konusunda kararsız kalan dudaklarım hafifçe açık bekleyince Aruz'un bakışları birkaç saniyeliğine dudaklarıma gidip tekrar yüzüme çıkmıştı "İlda." diye mırıldandı söyle der gibi. Yutkundum. Tereddütlü bekleyişim Aruz'un tahammülünü zorluyormuş gibi gözlerini sıkıntıyla yumduğunda sert bir nefes karıştırmıştı soluduğum havaya. "Seninle bir anlaşma yapalım... Bana bir can borcun var. Dedi. Ne söylediğini anlamamıştım Keza infaz edileceğimi bile idrak edememiştim henüz. Aklım o odada sıkışmış kalmıştı sanki." diye anlattım cılız bir sesle. Aruz'un bakışları dikkatle iki dudağımın arasından çıkanları hem dineyip hem okurken kısa bir nefes alıp devam ettim. "Celladımı öldürdüğünü dahi kavrayamamış boş boş yüzüne bakarak ne demek istediğini anlamaya çalışıyordum. Parçaları kafamda birleştirdiğimde tamam mı? diye sordu." dedim bakışlarımı yüzünden kaçırıp yere indirmiştim. Tam da burada duraksamam Aruz'u rahatsız etmiş olacak ki sabırsızlıkla 'ee' diye mırıldadığında, başımı hafif kaldırarak boynuna gelen boyumun hemen hizasındaki köprücük kemiklerinde bakışlarımı dolandırmaya başladım. " Zaten afallamıştım... O an ne dersem diyeyim, ne dediğimi bilmiyor olacaktım. Hoş, ne dediğimi bilsem de sanırım yine aynı tepkiyi verebilirdim... O, Tamam mı? Diye sorunca, Tamam. Dedim ben de..." Aruz'un yüzüne bakmamanın ne kadar doğru bir fikir olacağına olanları anlattıktan sonra kesin olarak emin olmuştum. Şuan yüzüne bakmıyor olsam da gıcırdayan dişlerini duyuyor olmak bile tırnaklarımı kemirme isteğini doğuruyordu. Nihayet dişlerinin oluşturduğu sesin sona ermesiyle tuttuğum nefesimi verirken bir anda yüzümün Aruz'un göğsüne kapanacağını kestirememiş olsam gerek, verdiğim nefesimi geri alamamıştım. Aruz'un kolları omuzlarımdan dolanarak sırtımda bitmiş ve göğsünden gelen yoğun portakal ve kahve aromasının büyüleyici kıvamıyla beni sarhoş olmanın eşiğinde bırakmıştı. Başımı biraz kaldırmak istediğimde buna izin vermeyen ensemdeki eli, bu hareketimle birlikte yüzümü göğsüne daha çok bastırdığında bende kendimi kasmayı bırakmaya çalışarak yaklaşık on saniyedir alamadığım nefes yüzünden oksijensiz kalan ciğerlerimin portakal kokusuyla dolmasına izin vermiştim. "Seni zerre kadar koruyamadım..." diye mırıldandı sadece benim duyabileceğim bir tınıda. Bir süre sonra elleri bedenimden yavaşça düştüğünde başımı kaldırarak yüzüne baktım. Ancak bakışlarının bu kadar ifadesiz olmasını hiç beklememiştim. Gözlerini benden hızla kaçırıp bahçe kapısına doğru yürüdüğünde öylece arkasından bakarak gidişini izledim. Onun gidişinin ardından kararaızlıkla bahçeden çıkan adamlar, o gün beni binadan çıkarmaya çalışırken az daha benim yüzümden ölüme sürüklenen adamı da çöktüğü yerden kalıdırıp Aruz'un peşinden bahçeyi terketmişlerdi. Hala burada olan Pamir'e baktığımda ise Aruz'un arkasından bir kaç saniye boş kapıyı izledikten sonra başını Kendi'ye çevirip az bi süre duraksadı ve çok geçmeden ona doğru yürüdü. Kendi'nin önünde durduğunda "Biraz konuşalım mı?" demesiyle bakışlarım bu kez Laline kaymıştı, huzursuzlanarak yerinden kalkma eyleminde bulunduğunu görmüştüm. Elleriyle oynarken başını yere eğerek usul adımlarla mutfak kapısına doğru yürüdü. Göz ucuyla Pamir ve Kendi'ye son bir bakış atıp bende Lalin'in arkasından Mutfağa girdim. "Önemli bir şeydir belki, kitap ile ilgili konuşacaktırla-" "İlda sana bir şey olur mu!" diye lafımı bir anda kestiğinde ağlamaklı sesiyle hafifçe şaşırmıştum. "Bana ne olabilir ki?" dedim düz bir sesle. Bir çok şey olabilirdi pek tabii fakat Lalin'in bunu kafaya takmış olması beni şaşırtmıştı. "Balgard pisliği sana borç taktı!" dediğinde gülmek istemiştim. Çok ciddi bir konudan bahsediyordu fakat espri yaptığının kendi dahi farkında değildi. Usulca yanına yaklaştığımda bu tatlı kıza sarılmak isteyerek kollarımı omuzlarına yerleştirmiştim. Hemen elleri sırtımı bulurken burnunu omzuma dayadı. "Sana ne ara alıştım bilmiyorum ama, Pamirle Kendi başbaşa kaldığında beni teselli edebilecek tek kişi olmuşsun." dedi ağlamaklı sesi. "Oysa, kendi derdinin yanında şuan benimkinin et derdi olmasına rağmen..." gülümsemeli miydim? böyle bir durumda gülümsemek ne kadar doğru olurdu bilmiyorum fakat elimde olmamıştı. Gülümseyivermiştim. Bir elim saçlarına giderken başını şefkatle okşadım. Bir şey demek gerekir miydi? Demesem de olur muydu? Çünkü ne denirdi şimdi bilmiyordum. Başını omuzumdan usulca çektiğinde dolu dolu olmuş karamel gözlerini gözlerime çıkardı. "Sana kızmak istedim" dedi bir suçunu itiraf ediyormuş gibi "Abimin senin yüzünden gittiğini, hatta senin yüzünden yaralandığını düşünmek istedim. Seni suçlamak istedim özür dilerim." dediğinde kaşlarım hafifçe çatılmıştı. "Sonra....İlda sanki herkes suçluymuş ama bir tek sen masummuşsun gibi hissettim sonra. Zaten bizim yüzümüzden almışlardı seni. Dört gün boyunca sana nasıl davranmışlardı tanrı bilir... Sana hiç kızamadım ama bencillik edip kızmak istemiştim özür dilerim. Beni affeder misin?" İfadem yavaşça yumuşarken küçük yüzünün önüne düşen birkaç parça kıvırcık teli nazikçe çekerek kulağının arkasına yerleştirdim. Kirpikleri hemen ıslanıvermişti. "Lalin, senin abin ölüyordu." dedim onu anladığımı belli etmek isteyerek oldukça anlayışlı bir ses tonuyla. "Dünyan başına yıkılıyordu... Neye uğradığını şaşırmıştın. Ben bile abine olanlar için kendimi suçlarken senin beni suçlamak istemiş olman çok normal." dedim ses tonumun gayet anlaşılabilir derecede affedici çıktığından emindim. "Ben kızdım ama şuan!" dedi Aka'nın yakından gelen sesi. Başımı sesin geldiği yöne doğru çevirip bakışlarımı yüzüne çıkardığım zaman somurtan mimikleriyle karşılaşınca kaşlarımı çattım. "Aka... Sen o gün hepimizin canı burnundayken Pad verin diye dolanıyordun etrafta çıkarıp kimse sana pad vermedi diye kızdıysan benim pad'im yoktu yanımda!" dedim gözlerimi devirerek oysa olsaydı da verir miydim orası muamma. Konuştuğumuz konu gülünç derecede ciddiydi. "Yok ona kızmadım. "dedi omuz silkerken bakışları kaçmıştı."O da var tabi ama şuan ki başka" diye mırıldandı. Gözleri tekrar bakışarımla buluştuğunda "Nedir?" diye sordum merakla. Kollarımın arasına yüzünü gömen Laline baktı. Sonra gece mavisi bakışlarını tekrar bakışlarıma yerleştirdi. "Bana da sarıl." dedi omuz silkerken kıskanç bir tonlamayla. Dudaklarımın yapısı genişlerken öbür kolumu Lalin den hafifçe ayırarak gel işareti yaptım. Bu çocuklara kısa sürede ne kadar da çok alışmıştım. Aka yüzünde oluşan şımarık gülümsemeyle yanıma geldiğinde hiç tereddüt etmeden onu da kollarımın arasına alıp sarıldım. Ancak iki kişiyi sığdırabilecek kadar geniş bir bağrım yoktu tabi. Yüreğimin haznesinde ikisine de yer vardı elbet fakat, ebat olarak küçüktüm maalesef. Aka'nın da erkek bedenine sahip minik yüreği küçük ebatlı kucağıma sığamamış ve haliyle Lalin'i itmişti çaktırmadan. Çaktırmadan mı demiştim? "Yavaaaş! Ayı mısın Aka!" Lalin'in sağa savrulan bedeni toparlanırken hemen Aka'yı çekiştirip tekrardan kendine yer bulmaya çalıştı göğsümde. "Höst! sensin o! Şişko! Kaplamışsın bütün yeri. Hepsi senin mi!" Hayır benimdi. "Lan Şhrek!"diye bağırdı Lalin hararetli bir sesle."Önce ben sarıldım ona! Dağdan gelmiş bağdakini kovuyor Ayı!" "İlda bana Ayı diyor!" diye şikayet etti Aka bana Lalini. Lali'nin kaşları öfkeyle çatılırken, "İlda ama bana şişko dedi sende duydun!" diye karşı çıktı. Çocuk gibiydiler. "Dedim! Neysen onu söyledim ben. Hakaret yok, Ama sen bana Ayı dedin! İlda, buna sarılma bana sarıl. Hem o çok yer kaplıyor" "Aka... Yemin ediyorum sana edeceğim hakaret bile israf!" Lalin iğrentiyle Aka'ya bakarak kendi tarafındaki kolumu çekiştirdi. "Hadi o israf. Sana edelicek hakaretlerin o kadar yerisin ki, ağzımdan çıkan kelimeleri değilde patpatlı poşete sarıp direk seni sansürlemek lazım geliyor." İkisi de elimin altındayken birbirlerine bağlayıp kaçsam nasıl olurdu? "Biraz daha konuşta o dilini kızartayım haydi!" Lali'nin tehdidi ile birden ifadesi değişirken kollarımın arasından çıkıp hızla arkama geçmişti. Beni Lalin'e karşı kendine siper ederek, "İlda manyak bu!" Dedi dehşetle "Geçende kıçımı kızarttı, iki hafta oturamadım gözünü seveyim bir şey yap"diye cırladı arkamdan. Lalin histerik bir kahkaha atıp, "Dua et başka yerlerini kızartmamıştım tuvalete çıkabildiysen benim koca yürekli merhametim el vermediğinden!" dedi Lalin gururla parmağını havada sallarken. "Ama tabii, bu gün şişko bedenim öyle büyük yer kaplıyorki merhametim pek küçük kaldı!" tehditkar sesiyle işaret parmağını oynatırken tırnak ucunda küçük bir kıvılcımın belirdiğini görmüştüm. "ERKEĞE ŞİDDETE HAYIR!" diye bağırdı Aka kulağımın dibinde. Fakat deli gibi korktuğu sırtıma çarpan kalp atışlarından da belliydi. "Aaa!" dedim sinirlenerek. "Şimdi kavgayı bırakıp, sarılıp barışıyorsunuz yoksa olacaklara karışmam!" Lalin daha sözüm bitmeden hemen olumsuz anlamda omuz silktiğinde arkamdaki Aka da 'ıı ıh...' gibi bir ses çıkararak reddetmişti. Fakat ben bir teklif yapmamıştım.... "Ama ben olacaklara karışmam demiştim. Madem ciddiye almadınız, o halde paşa paşa ceza alacaksınız" dedim ve sinsisice gülümserken ikiside ne yapacağımı anlamaya çalışarak biraz korku biraz merak karışmış bakışlarını yüzüme dikmişlerdi. Sırtımdan omzuma başını dayamış Aka'yı tuttuğum gibi Lalin'in yanına getirirken Lalini de seri bir hareketle Aka'ya çevirmiştim hızla konsantre olup etraflarından ip geçtiğini hayal ettiğimde gözlerimi kapattım. Umarım yapabilirdim çünkü bir show yapıp böyle bir işe kalkışmışsam rezil olmakta istemiyordum. Gözlerimi yavaşça aştığımda etraflarından geçen iple beraber birbirlerine iyice yapışan Lalin ve Akayı görmemle Başarıma hitaben gururla gülümseyip bu iki huysuzu yalnız bırakmak üzere yukarı çıkan merdivenlere yöneldim. "İlda!" Dedi Lalin'in sesi. Yavaşça arkama döndüğümde tek kaşımı kaldırarak Laline baktım. "Evet benim?" "Bizi böyle mi bırakacaksın!" sorusuna karşılık kaşlarım birbiri ile yarışır havalanırken, ifademin gereken cevabı Lalin'e verdiğinden emindim. Göz ucuyla Aka'ya baktığımda transa girdiğini ve kocaman olmuş gözlerini tek bir noktaya kilitleyip oradan ayırmadan boş boş baktığını görmüştüm. Usulca tekrar arkamı dönüp merdiven basamaklarıyla adımlarımı buluşturdum. "Lanet olsun bozulmuyor!" diye yakındı Lalin. "İlda mor ışığını seveyim!" işte buna gülümsemiştim. Dadı... Kızıyorum ama anladım ki, sanırım, gerçekten beni bir şeylerden korumak istemişsin. Evin içinde, havada süzelerek düşen küçük bir kartanesine avcumu açarak parmaklarımın arasına inmesine izin verdiğimde avcumun içine konan kartanesine karşı kaşlarım şaşkınlıkla havalanmıştı. O an aklıma gelen şeyle başımı yavaşça Aka'ya çevirdim. "Cadılardan doğan erkekler resmen sihir gücü ile doğmazlar ancak bazı yetenekleri olabilir. Mesela Aka dilediği zaman kar yağdırabiliyor. Bazen korktuğu zaman ve çok heycanlandığında bunu istemeden yapıyor" Aka korkmadığına göre bu heyecanı neye delaletti? ❄️ "Merze Kahin, kim?" diye sordum merakla. Anneanneleri olduğunu biliyordum fakat, tam olarak kim olduğunu ve onu neden sevmediklerini bilmiyordum. Arabanın içindeki gerginlik zaten yola çıktığımız andan beri ben buradayım diye kol gezerken söylediğim şey ile daha da kuvvetlenmişti. Aruz, Kendi, ben Aka ve Pamir hep birlikte Kahine gidiyorduk. Aka ve Lalin'i çözdüğümden beri ikisinde de tuhaf bir hal peyda olmuş sessizleşmişlerdi. Hatta Lalin gelmek istemediğini söyleyip evde kalmıştı. Aka ise ona tamamen aykırı bir davranış sergileyerek yola çıktığımızdan beri sessizce oturup camdan düşünceli düşünceli dışarıyı izliyordu. Diğer yanımda oturan kendi ise bahsettiği kitaba gömülmüş söylediğine göre anlamadığı yerleri ezberlemeye çalışıyordu. Anneannesinden anlamadığı her şeyin cevabını öğrenmek istediğini söylemişti. Pamir ile Aruz ise önde sessizliklerini koruyarak yola devam ediyorlardı. Anlayacağınız sessizlikle yapılmış bu ciddi anlaşmayı ilk bozan ben olmuştum. "Merze, kütüphanedeki çoğu kitabın bizzat yazarıdır" Dedi, ilk cevap Pamir den gelmişti. "Kahin olduğu çoğu kişi tarafınca bilinir. Ona yaşayan ölü derler çünkü yüz on yaşında." dediğinde buna biraz şaşırmıştım. "Onu neden sevmiyorsunuz?" "Çok sebebi var." Bu kez konuşan Aruz olmuştu. "Hiç saydırtma şimdi." dedi net bir tonlamayla. Onun bu sözüyle susmam gerektiğini anlayıp yol boyunca bir daha konuşmamıştım. Araba ormanlık bir alanda durduğunda kaşlarım saşkınlıkla çatılmıştı. Sanırım burada ormanda yaşamak doğal bir şey olmalıydı çünkü benim dışımdakiler hiçbir şey söylemeden teker teker inmişti. Aka dışında. Araçtan yavaşça inerken kapıyı Aka'nın çıkması için açık bırakarak Kendi'nin yanına doğru ilerledim. "Oğlum insene!" Aruz'un sesiyle başımı hafif geriye attığımda Aka'nın hala arabada beklediğini gördüm. Kendi de benimle birlikte duraksarken o da dikkatle Aruz'la Aka'ya baktı. "Ne bekliyorsun arabada? Çıksana." omuz silkti Aka. "Ben gelmem o kuş yuvasına." dedi isteksiz bir sesle. Aruz gözlerini devirirken kapıyı iyice açıp inmesini işaret etti. "Lan madem gelmeyecektin, buraya kadar niye geldin?" Aka bu soruyla afallamıştı fakat ben sebebini sanırım tahmin edebiliyordum. Onları bağladıktan sonra Lalin ile aralarında artık ne olduysa, ne Lalin gelmek istemişti ne de Aka Lalinle evde kalmak istemişti. Hızlı düşününce kendi evine gitmeyi akıl edememiş ve bize takılmış olmalıydı. Tabi şuan bunu belli etmeyerek yavaşça arabadan indiğinde, kendisi de Aruz'un bu sorusunu yeni yeni analiz ediyor olmalıydı. Sıkıntıyla ofladı Aka. "Ne yapmaya geldik biz şimdi bu canlı cenazeyle bilmiyorum ki!" Pamir güldü. "Öyle deme gel. Elini öp bi hayır duasını al sevaptır." diye takıldı Aka'ya "Hayır duasını mı?" diye sordu Aka. "Kadını tanrı unuttu! Onun hayır duasının sevabı bile zaman aşımına uğrar." diye söylendiğinde Pamir küçük bir ses çıkarark güldü. "Azrailin başına iş açacağız..." "Söylenmeyin!" Aruz'un otoriter sesi keskin bir şekilde dağılırken hepimiz susmuştuk. Bir kaç ağacı geride bıraktıktan sora kocaman bir ağacın önünde durduğumuzda ağzım şaşkınlıkla açıldı.  Aka'nın gelmem ben o kuş yuvasına derken ne demek istediğini şimdi anlamıştım. Burası gerçektende bir kuş yuvası gibiydi. Ben daha şaşkınlığımı üzerimden atamamışken Aruz çoktan kapıyı çalmış ve kapıyı kambur, cılız ve son derece ihtiyar bir kadın usulca açtağında gıcırtılı bir sesin kulaklarıma ilişmesi ile gözlerimi kırpıştırarak kendime geldim. Kadının kapıyı açar açmaz ifadesine yerleşen şaşkınlık kendini kesinlikle saklamazken çok geçmeden bakışları Aruz'dan Ayrılıp hepimizin üzerinde tek tek gezinmişti. "İçeri almayacak mısın bizi Merze nene?" Aruz'un sesiyle kadın afallayarak hareketlendiğinde kapıdan usulca çekilerek beden diliyle sessizce buyur etmişti. Aruz'un Ardından teker teker içeri girdiğimizde kadının şaşkınlığı hala yüzünden silinmemişti keza benimde ifadem daha farklı değildi sanırım.  İçeri girer girmez karşılaştığım manzara beni çok da şaşırtmamıştı fakat büyülenmediğimi söyleyemezdim yaşının da verdiği ihtiyarlıkla, Kâhin küçük bir oyuğa döşenmiş tahta parçaları ile yapılan merdiven basamaklarından yavaş adımlarla çıktığında sırayla dar oyuktan onu takip ettik. Çok yoğun baharat kokusu ve çeşitli hayvan seslerini işittiğimde bakışlarım merakla önümde ki Aruz'a rağmen görebilmek için çıktığımız odayı aradı. Merdiven basamaklarının son bulduğu yerde odaya ilk adımı attığımda gözüme çarpan kafesler, tavandan aşağı sarkıyor ve neredeyse tavanda azımsanmayacak kadar yer kaplıyordu. Odanın kokusunu oluşturan kandil yağ bütün ağaç evi dolaşırken bu ağaç içini aydınlatan tek ışık kaynağı mumlar ve kandillerdi. Ara ara da oyuklara yerleştirilmiş meşaleler vardı.   Aruz'un eli belime yerleştiğinde ilerlemem için oraya baskı uygulamıştı. Yavaşça adımlarımı hareketlendirip birlikte ağaç gövdesinden oyarak yapılmış koltuğa benzer şeye oturduk. Kâhin şömine tarzı bir oymanın başındaki sandalyesine oturduğunda ateşin yaydığı ışık yüzünün yarısına sarımsı bir renk düşürmüştü. "Konuşun." dedi kâhin ihtiyar ve ince sesiyle. "Hatır sormaya gelmezsiniz siz." gönül koymuş gibi kurmuştu bu cümleyi. Yavaşça sandalyesini salladığında üzerindeki ürtüyü de dizlerine daha çok bastırdı. "Kendi." dedi Aruz sessizce. Kendi ne istediğini anlamış gibi hemen çantasından kitabı ve içinden yırttığı kağıtları çıkararak Aruz'a uzattı. Aka sessizce güldüğünde bu anlamsız hareketinden ötürü ona döndük. "Yaşlanmışsın Merze Kâhin." dedi sarkastik bir sesle. "Eskiden biz daha kapına gelmeden, Ne zaman geleceğimizi de, neden geleceğimizi de bilirdin." dedi sesi düzleşirken. Kâhin hisli bir ifadeyle gülümsedi. Bakışarını Aka'dan çekip yanan şömine ateşine çevirdi. "Artık eskisi kadar açık değil kalp gözüm." dedi ihtiyar sesiyle. "Bir ayağım çukurda... Tanrı elini üstümden çekiyor, artık bilip de ne yapacağım? ölümümü mü göreyim..." "Nerede o günler..." Kâhin bakışlarını Aka'ya çevirirken Kendi Aka'nın karnına hafifçe dirseğini geçirmişti. "Neyse," diye söze girdi Aruz Aka'dan bakışlarını çekerken. Kâhin gayriihtiyari bir şekilde Aruz'a dönerken sandalyesinin ileri geri sallanan hareketini durdurmuştu. "Kupa nerede Merze." diyerek konuya oldukça hızlı girdiğinde, Kahinin ifadesi çatılırken. "Ne kupası?" diye sordu merakla. Bilmediğini sanmıyordum kaç tane kupa için buraya gelebilirdik ki? "Yazdığın kitaptaki kupa!" diye tısladı Aruz dişlerinin arasından. Bağırmamıştı fakat sesi sertti. "Parla'ya bahsetmekten vazgeçtiğin kupa!" Kâhinin bakışları da aynı benimkiler gibi şaşkınlıkla büyümüştü. Hızla Aruz'a dönüp ne demek istediğini anlamaya çalıştım. "Siz..." dedi Kâhin şaşkınlıkla. "Kupayı nereden-" biliyorsunuz diye soracaktı büyük ihtimalle fakat Aruz kitabı kâhinin önüne atarak lafını tamamlamasına engel olmuştu. Kâhin bakışalarını kitaptan suçlu bir tavırla kaçırırken, eliyle masanın üzerinde iterek kendinden hafifçe uzaklaştırmıştı eski kitabı. "O kitap yanmıştı. Nereden buldunuz" diye sordu hiçbirine bakmazken somurtkan bir ifade yerleşmişti yüzüne. "Soru bu değildi!" Aruzun sesi oldukça baskın çıkmıştı. "Kupa nerede?" diye sordu tekrardan. Hemen arkasından Kendi'nin ince sesi doldurdu bu küçük ağaç oyuğundan yapma odayı. "Merze, ne biliyorsun anlat her şeyi." Kâhin güçlükle yutkunurken gözlerini yumdu. "Leydi..." diye girdi söze tereddüt ederek. "Benden sizin canınıza karşılık tılsımın yerini söylememi istedi. Kolye hakkındaki bildiklerini nereden öğrendi bilemiyorum... Ama kolyenin tapınakta olduğunu Süvarinin soyundan başkası bilmezdi. Yalnızca baban bu bilgiye sahipti." derin bir nefes alıp yerinden doğrulurken kayarak üzerinden düşen diz örtüsüne aldırmadı. "Öyle ise neden size geldi? Siz nereden biliyordunuz?" benim sesimle duraksayan kâhin başını hafifçe omzundan bana doğru çevirdiğinde bir süre sessiz kaldı ve sonra burukça tebessüm etti. "Yaşamım boyunca, bilmemem gereken çok fazla şey bildim güzel kız." tebessümü genişledi ve hemen arkasından sebepsiz yere yavaşça sönmüştü "Ve... Çok iyi bildiğim bir şey var; Cehalet mutluluktur." dedi sıkıntılı bir sesle. Küçük derme çatma bir kitap rafından bilmem kaça katlanmış minicik bir kağıdı Eski bir kitabın arasından çıkararak tekrar yanımıza geldi. "Eğer kolyeyi ben söylemeseydim Süvariden haberi olacaktı." o kadar yavaş konuşuyordu ki onun cümle kurduğu süre zarfına bir çok şey sıkıştırılabilirdi. "Babanın Süvari olduğunu öğrenseydi," derken bakışlarının Aruz'un bakışlarıyla kelepçelemişti adeta. "Baban da, sen de, vaktinizden çok erken ölecektiniz." dediğinde Aruz alayla güldü. "Babam öldü zaten Merze Kahin! Bende ölüyordum... Yaşıyor olmam yalnızca mucize." derken göz ucuyla bana bakmıştı. "Ne halt yemeye çalıştıysan bir boka yaramadı haberin olsun. Ama bunları konuşmaya gelmedim buraya Parla'ya kolyeden bahsedip kupadan bahsetmedin. Süvariyi, yemini, bunları anlatıp da kupayı anlatmamanın sebebi ne? Söyle!" Kâhin gülümsedi. "O kolye hepimizin canından daha kıymetli." dedi ifadesi değişirken yüzünün aldığı hal beni ürkütmüştü. "Seni öldürseydi de, Süvari'nin sen olmadığını düşünecekti. Tılsımın yeminini asla bozamayacaktı!" sesi yavaşça yükseliyordu. "Mutlak güce sahip olamayacaktı!" yerinden yavaşça doğrulup ellerini küçük sehpaya yaslayarak yüzünü Aruz'a yaklaştırdı. "Cadı'nın kolyeye hükmedemeyecek olması hepimizin canından daha hususi!" bu kez hiç bağırmamış gibi iyice kısılan sesi fısıltıyla tıslamıştı. "Kupa olmadan senin asil kanın bir hiç!" dedi şükreder gibi Kâhin "Ve eğer kupa olmadan seni öldürseydi; bu nail olduğun en mihver ölüm olucaktı Aruz." neredeyse dökülmek üzere olan dişlerinden küçük çaplı gıcırtılar yükselmeye başlamıştı "Düşün bir evlat, sen ölseydin o gün, O, pis bir günahın beden bulmuş vasfı olan Cadı, ilelebet kolyenin gücüne sahip olabilme imkanını kaybedecekti. Bu daha kıymetli bir meseledir evlat." diye fısıldadı. "Senin canından daha kıymetli.... Daha kâdir!" Aruz'un bakışları derinleşmişti ifadesi tarif edemediğim bir hal alırken dudakları hafifçe oynadı. "B-babamı... Sen... Babamı sen öldürdün." Bakışlarım şaşkınlıkla Kâhin'e dönerken Merze Kâhin afallayarak hafifçe geri çekildi "Hayır.." dedi gözlerini kaçırarak. Sesi yalpalamıştı. Aruz'un söyledikleriyle bakışlarımı ona kenetlemiş ve şoka girmiş bakışlarının beni bulmasını beklemiştim fakat gözlerini Kâhin den katiyyen ayırmıyordu. "Kes nene!" dedi Aka sertçe. "Aruz'un ölmesinden lütufmuş gibi bahseden sen, Lideri öldürmeye kalkışmaz mısın! Şu söylediklerini kulağın duyuyor mu senin!" Kâhin başını iki yana salladı. "Ben değildim." dedi tekrardan çatallı sesiyle. "Ama kim olduğunu biliyorsunuz öyle değil mi?" Kâhin'in bakışları hızla bana döndü. Gözleri şaşkınlıkla büyürken başını inkar edercesine sallamıştı fakat inandırıcı değildi. Konuyu dağıtmak adına mı yaptı bilmem, bir anda elinde tuttuğu ve katlanmaktan kırış kırış olmuş kağıdı hızla açıp önümüze serdi.  "Kupayı arıyorsanız, baykuşu bulacaksınız." dedi hızla. "Gidin artık." Merze'yi umursamadan Cama konan göz alıcı renklere sahip çok güzel bir kelebeğin içeride olduğunu görünce pencerenin önüne doğru ilerledim. Kelebeğin işaret parmağıma konmasına izin verirken, pencerenin kilidini açarak onun temiz havayla buluşturduğumda, parmağımın üzerindeki kanatları aheste aheste çırpınmaya başlamıştı. Parmağıma tutunan kıldan daha ince ayakları oradan ayrıldığında tatlı bir tebessüm yerleşti bakışlarıma. Yüzümü tekrar Kâhine döndüğümde telaşlı hareketleri gözüme batarken küçük adımlarla şöminenin önüne geçtim. Gözüme ilişen köstekli saatin altın renkli zincirini görünce sebepsizce gülümsemiştim. "Baykuşu nerede bulacağımızı biliyor musun?" diye sordum düz bir şekilde. "Hayır." dedi hızla. Bakışlarım ona çevrildiğinde dilimi damağımda birkaç kez şıklattım. İfadem alayla şeklillenirken, "Yaşamın boyunca bilmemen gereken çok fazla şey bildin Kâhin." dedim sırtımı şömine taşına yaslarken. "Ama bilmen gereken şeyleri bilmiyorsun... Öyle mi?" ayıplar gibi kurduğum cümleye alaycı ses tonum eşlik etmişti. Kâhin bakışlarını benden kaçırarak. "Ne yazık ki istediğiniz bilgiler benim dahi boyumu aşar güzel kız. Onları bilmek benim de haddim değil." diye mırıldadı. Yalan söylediğini biliyordum. "Dadıma, tekrar geldiğinde artık karşıma çıkmasını söyle." dedim gözlerinin içine öfkeyle bakarken. İhtiyar gözleri kocaman olurken yutkundu. "A-anlamadım." diye oynadı yalancı Kâhin. Ona gülümseyerek bakışlarımı Aka'ya çevirdim. "Yanılıyorsun Akacığım." dedim yapay bir gülümseme sahiplenirken. "Nenen hala formunda." göz ucuyla Kâhine bakıp tekrar mavilerimi Aka'nın şaşkın bakışlarıyla buluşturdum, ne demek istediğimi anlayamamış gibi öylece yüzüme bakıyordu. "Eskiden hep olduğu gibi, sizin geleceğinizi bu defa da çok iyi biliyordu." Kâhine döndüğümde korkuyla yüzüme bakan bakışlarına tatlı bir kız çocuğu gibi göz kırptım. "Ne yalan söyleyim güzel oynuyorsun. Bu kadar yaşlı olmasan oskarlık olurdun, bir teklif yaparlardı eminim." "İlda ne demeye çalışıyorsun?" diye sordu Aruz meraklı bakışlarında çözemediğim başka bir ifade daha vardı. "Hemen açayım." dedim Aruz'dan bakışlarımı ayırırken. Kâhin susmam için tanrıya dua ediyor olmalıydı. Oysa boşuna etmesindi. Zira Aka Tanrının onu unuttuğunu söylemişti, fakat Kâhin'in bundan henüz haberi yoktu sanırım söylese miydim, hayal kırıklığına uğrar mıydı? "Oynuyor." dedim kollarımı göğsümde birleştirerek. "Babandan ve süvariden bahsederek konuyu dağıtıyor. Sorularınızın cevabını vermemek için artık medyumluk yeteğini yitirmiş rolünü yaparak odağımızı değiştiriyor." dedim kendimden emin bir dille. "Nereden biliyorsun?" Bu sorunun sahibi Pamirdi. Bakışlarım direkt onu bulurken tek kaşımı kaldırarak ihtiyar kadına döndüm. "Yanlış mıyım Kâhin?" Merze Kâhin sessiz kalırken bakışları birden çok ifadenin mapusuydu. "Bizim geleceğimizi gördüğünde Dadımı apar topar bu evden çıkardı." dedim gözlerimi kahinden milim ayırmadan. "Öyle ki, artık Rana nasıl bir telaşla yanından ayrıldıysa, " şöminenin üzerindeki köstekli saatin zincirinden tutarak elime aldım ve kolumun boyunca uzayan zincirin ucundaki saatin, Merze'nin bakışlarının hemen altında ritm-i ahenk ile sallanmasına izin verdim. " Yanından asla ayırmadığı saatini burada unutmuş." Merze mağlubiyeti kabullenircesine kendini sandalyesine bıraktığında Aruz ve diğerlerinin bakışları Kâhine göz ucuyla değip, sarısından kahvesine, kahvesinden mavisine, hatta hem kahveli hem mavilisene bütün renkler yüzümde buluşmuştu. "Kupa Rana da mı?" diye sordum Kâhine. Bakışları yüzüme isteksizce çıkarken belli belirsiz onaylayarak kafasını salladı. Küçük bir nefes vererek güldüm. "Rana nerede?" bu sorumla başı yavaşça yerden kalkıp yüzümün hizasında buluşurken sarkastik bir şekilde güldü. Ardından gülüşü aynı şekildeki sarkastik bir kahkahaya dönüştüğünde ince kaşlarım sorgulayıcı bir tavırla çatılmıştı. Bakışları hemen arkamda bir noktaya bakarken kafasını iki yana salladı. "Onu az önce pencerenin önünde özgür bıraktın." dediğinde kahkahası yavaşça kesilmişti. Söyledikleri beni dumur ederken hızla bir daha göremeyeceğimi bilmeme rağmen, açık olan pencereye koşmuştum. Fakat tahmin edebildiği gibi, ortada artık ne kelebek vardı, ne de dadım... BÖLÜM SONU Rica ediyorum hayalet okuyucu olmayın, bir vote'u çok görmeyin nolur...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE