19. BÖLÜM "Köşk"

4716 Kelimeler
BİR OY' U ÇOK GÖREN OKUYUCULARIM! LÜTFEN, EMEK VERİYORUM VE KARŞILIĞINI GÖRMEK İSTİYORUM.  FAZLAYIZ BİLİYORUM, SAKLAMAYIN KENDİNİZİ NE OLUR... 19. BÖLÜM "KÖŞK" Omuzlarıma tutunamayan ince örgülü şal kollarımdan kayarak düştüğünde sanki hissetmemiş gibi umursamadım. Aheste bir tavırla uyanmaya çalışan güneşin, sarı ışıklarını güne armağan ettiği varoluş serüvenini izledim. Üstü kar tutmuş dağların ardından gökyüzüne kattığı o mayhoş rengin maviye karışımını izlerken büyülenmemek iradem değildi. Maviye en çok yakışan renk şüphesiz Sarı olmalıydı. Güneşin solgun sarı harelerinin ait olduğu masmavi gökyüzü bunun inkar edilemez bir kanıtıydı. Gün doğumu ne büyüleyici bir manzara değil miydi? Sarı ile mavinin birbirine kavuştuğu o muazzam an'ı görmek için uykusuz kalmaya değerdi. Yıllar geçse de güneşin gökyüzü ile yaptığı; doğma ve batma dansının her daim sabırsız bir seyircisi olacaktım. Başka hiçbir gösteri böyle izlenilesi bir görsel manzaraya sebep olamazdı. "Nasıl bu kadar erken bir saatte uyanık olabiliyorsun?" yataktan usulca kalktığını dalgalanan ses tonundan anlamıştım, çok geçmeden yürüdüğü yerde izini bırakan adımlarının yaklaşan sesini de işitmiştim. Adımları hemen arkamda durduğunda kısa süren sessizliği küçük bir an için ne yaptığını sorgulamama sebep olmuştu. Ardından az evvel düşürdüğüm şalın tekrar omuzlarıma yerleşmesiyle yüzümü yavaşça ona döndüm. Uykudan yeni uyandığını belli eden yumuk gözlerini, bu görüntüsünden arındırabilmek için  çaba sarfettiği belliydi. Ona bir kaç saniyeden uzun bir süre baktığım zaman gözleri hafifçe kısıldı.. "Nasılsın?" diye sordum yumuşak bir sesle. Sapsarı gözleri maviyi ezberlercesine bakarken "İyiyim." diye cevap verdi, oldukça düz bir tonlamayla. "Güzel. O halde nihayet rahat bir nefes alabilirsin. Artık seni terkediyorum." dedim alaycı bir ses kelimelerime eşlik ederek tam da olmasını istediğim tınıyı doğurmuştu. Aruz'un tek kaşı hafifçe kalkıyor gibi yapmış, fakat beni yanıltarak,  daha fazla gerilmeyip ifadesini çok da değiştirmeyen sorgulayıcı bir görüntüye bürünmüştü. "Nihayet ha?" diye sordu şaşırmış gibi. Başımı onu onaylaylarcasına salladım. "Nihayet Rahat bir uyku çekmene izin vereceğim." deyip göz kırptım. Mimikleri hala son durumunu korduğunda, benim de  harekete geçen tek kaşım yüzümün şeklini değiştirirken, "Ne o sevinmedin mi?" diye sordum bir çift sarı bakışın o uykulu görüntüsünün kimyasını dikkatle incelerken. "Bilmem." dedi dudakları da aynı şekilde mimik alırken. "Alıştım galiba artık. Olsan da olur, olmasan da." diye yanıtladı Aruz beni hissizce. "Şimdi çıkmaz keyfi zaten. Unuttun sen o rahatlığın nasıl bir şey olduğunu. Gece rahat rahat yayıldığında anlayacaksın." dedim gülümseyerek. Aruz'un demin pek ideal yüksekliğinde olan kaşı bu sefer biraz daha yukarıda bir yere kurulduğunda, "Sen öyle mi düşünüyorsun?"diye sormuştu, nedenini bilmediğim bir tavırla. Sonra gözlerini kavrayamadığım bir farkındalıkla yumup başını hafifçe geriye attı. "Rahat değildin tabii ki! Nasıl olabilirsin ki... " dedi sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi. " Yok, ben iyiydim. Zaten evimden ayrıldığımdan beri çok da rahat olamadım hiçbir zaman, ama senlik bir şey değil. Bana ayırdığınız odada da uyusam yadırgayacağım yerimi. " diye açıklamaya çalıştım yanlış anladığını düşünerek. Başından beri beni rahat bırak, git odana diye söylenip duran oydu. Şuan ki tepkisine pek anlam konduramamıştım. Oysa, ben bunu söylediğimde sevineceğini bile umuyordum. Bir süre aynı ifadeyle yüzüme baktıktan sonra gözlerini kaçırıp "Anladım," dedi ve başını hafifçe salladı. Omuzlarımdaki şal'a tutunup biraz daha önüme çektirdim. Yeni uyanan serçelerin tiz sesi doğaya doğan ilk günün doğaçlama melodisini oluşturmaya başlamıştı. Biraz sonra rüzgarda ağaçların minik yapraklarına üfleyerek orkestranın başına geçecekti. Elimi boydan pencerenin kilidine götürürken usulca camın kolunu çevirerek açılması için bir iki adım geriledim benimle birlikte geriye çekilen Aruz da pencerenin diğer kanadına davranıp temiz havanın odaya nüfus etmesini kolaylaştırmıştı. Yağmur kokusundan sonra sevdiğim başka bir şey varsa, o da sabah kokusuydu. Bu farkı, bir tek ben mi ayırt edebiliyordum merak ediyorum ama... Günün ilk saatleri havanın farklı bir kokusu geliyordu sanki burnuma. Bu hiç değişmemişti, buraya gelmeden önceki yaşadığım evrende de şimdi olduğum yerde de sabahın henüz çok az kişinin uyandığı saatlerinde, ayrı bir kokusu vardı.  "Dadının, Merze'ye neden gittiğini sende merak ediyorsun değil mi?" diye sordu içimden geçenleri okumuş gibi. Huzurla yumduğum gözlerimi sıkıntıyla açarken başımı belli belirsiz sallamakla yetinmiştim. "İlda Merze'yi söylemesi için ikna edebiliriz, tahmin ettiğimizden çok fazlasını biliyor. " dediğinde kararsızca ona baktım. "Bilmiyorum.." kafam o kadar doluydu ki neyin daha doğru olacağını kestiremiyordum. "Dadım, kendisini orada görmemi istemiyor olmalıydı. Eğer bir şeylerin üstüne gidersek hepimiz için daha hayırlı olan kurulu bir planı bozabilecek olmaktan korkuyorum. Bizim bilmediğimiz çok şey var Aruz..." dedikten sonra sıkıntıyla nefes verip, öne düşen saçlarımı başımın gerisine doğru toplayarak orada kalması için elimi saçlarımla birlikte hafifçe başıma bastırdım. " Dadımın, benim zarar görmemem için çabaladığından eminim. Eğer bilmemizi istemiyorsa. Bizim bilmediğimiz ama böylesinin hakkımızda daha hayırlısı olduğu başka bir mesele vardır." dedim kendimden emin bir şekilde. Elimi saçlarımdan çektiğimde ağır bir harektle bir kaç beyaz tutamım tekrar önüme dmkülmüştü. "Sen dadına çok güveniyorsun ama, ben neneme hiç güvenmiyorum İlda." bakışlarım tedirgin ifadesinde gezinirken. "Cadıyı Merze'nin de sevmediği belli." dedim yaptığım izlenime dayanarak. Kolyeyi korumak için kendi torununun hayatını değersiz gören bir kadın Cadı'ya itaat edemezdi. "Hiç belli olmaz." diye mırıldadı.  Bir süre aramıza giren sessizlik aklıma başka sorular getirirken, zihnimde yine ve yeniden peyda olan sorulardan birini beyan edip etmemek konusunda kararsız kalarak, yavaşça bakışlarımı tekrar gözlerine çıkardım. "Aruz..." diye mırıldadığımda gözlerini kısarak devam etmemi bekledi. "Benim... O, olduğumu düşünüyor musun?" diye sordum üstü kapalı bir şekilde. Neyi kastettiğim zaten ortadaydı. Cevapsız bakışları mavilerimde gereğinden falza oyalandınınca, gözlerimi ondan çekip tekrar açık olan pencereden dışarıya çevirdim. "Ama Lalin'in söyledikleri... Yaşım-" "İlda zamanı durdurabiliyorsun." dedi sessizce ve herhangi bir imadan uzak olan sesiyle. "Onlar bunu bilmiyor ve bilmemelerinde de fayda var." karışmış bir aklın konakladığı mavilerim Aruz'un bakışlarında sebepsizce asılı kalırken bir elini nazikçe omzuma koydu. "Her ne olursan ol ama bana güven. Seni senden bile korurum." dediğinde kaşlarım alayla çatılırken göz bebeklerim hafifçe büyümüştü. "Öldürmekten vazgeçtin herhalde?" diye sordum şaşkınlık ve alayın en uyumlu tonuyla. "Seni öldüreceğime inanmış olman..."  ciddi bir ifadeyle kurup, bitirmediği fakat bitirmesine de lüzum olmayan cümle karşısında daha çok şaşırmıştım... İnanmıştım tabii ki! Beni nefessiz bırakmıştı bu adam! Tabii ki de öldüreceğine inanırdım. "Öldürecektin!" dedim kendimden emin bir şekilde. "Aruz sen beni orada  hastalığımı kullanarak ölüme sürükledin! Nefessiz kalıp bayıldım ben!" diye çıkıştım sanki bunları yaptığını hatırlamıyormuş gibi bir hali vardı. "Panik olduğun için bayıldın İlda. Bilncin kapandığında nefes alışverişin düzene girmişti. Yine de emin olmak için sen bayılır bayılmaz spreyini sıktım. Niyetim öldürmek falan değildi. Korkup söylemeni istedim. Ama sen panikle birlikte astım krizi geçirdiğin zaman öleceğini düşünmüş olmana rağmen bir şey bilmediğini söylediğinde, sana inandım. Yalnızca son demine kadar garanti olsun istedim, o kadar. " dedi düz bir şekilde. Söylediklerini şaşkınlıkla dinlemiştim. "İki gün önce bile ölmem gerekirse Cadı'ya veya bir başkasına bırakmayıp bunu kendin yapacağını söyledin! " dedim inkar eder gibi. Başını beni onaylarcasına salladığında gözlerim iyice kısılmıştı. "Bunu daha da uzatırdım aslında. Çünkü başta seni korumak gibi bir niyetim yoktu. İlda sen çok Cesur bir kızsın. Sen, seni öldürmemden korktuğun halde bana kafa tuttun. Benden korkmadığını, kaybedecek bir şeyinin olmadığını söyledin." dedikten sonra hafifçe kıvrıldı dudakları" İtiraf ediyorum senden biraz tırsmıştım. " dedi ben kıvrılan dudaklarında bakışlarımı kaybederken. Gözlerimi dudaklarından hemen çekip tekrar yüzüne çıkardım. "Şimdi ne değişti?" diye sorduğumda hilal şeklini alan dudakları hafifçe düzleşti. Anlamadığını belli eden bir ifadeyle kaşlarının arasındaki mesafe yakınlaşmıştı. "Başta beni korumak gibi bir niyetin yoktu ya hani." diyerek bir hatırlatma yaptığımda askıda kalan dudakları eski halini tekrar alarak genişledi. "Artık sana bir can borcum var." dedi ne dediğinin farkında değilmiş gibi!Büyüyen göz bebeklerimle yanlış duymuş olabileceğimi düşünerek, az önce dökülen kelimelerin kaynağı olan dudaklarına kısa bir bakıp bakışlarımı hızla tekrardan gözlerine çıkardım. Bunu söylememeliydi. Zira bu boyutta bazı sözler yemindi! Ve o az önce şuan bakışlarımın odağı olan iki dudağından yemin yerine geçmiş bir cümlenin dökülmesine izinvermişti! "Aruz!" dedim telaşla. O ise benim aksime bir kez daha can alır gibi gülümsedi. Tam bir şey söyleyecekken dudaklarıma dokunan parmağıyla susmuştum. "O yemin zaten benim damarlarıma mühürlü İlda." diye mırıldadı sessizce. "Hani bana, senin O olabileceğin konusunda ne düşündüğümü sordun ya.  Eğer O değilsen bile, bu sözüm sana yemin olsun. Ne olursan ol, seni canım pahasına koruyacağım."                                ❄️ Muazzam bir doğa bahçesinde yeşilliklerin üzerine kurulmuştuk. Kimimiz sebepsizce çimlerin arasındaki çiçekli otları yolarken kimimiz bağdaş kurmuş kahvesini yudumluyor kimimiz de, yani Aruz gibilerimiz de sülalesi rahat bir şekilde uzanmış, yüzüne kapattığı kitap ile ona tepeden bakan güneşin, göz kapaklarını rahatsız etmesini önlüyordu. Abisinden kalır yanı olmayan Lalin'de benim dizime uzanmış telefonuyla oynarken gözlerinin yorulduğunu bahane ederek sözde gözlerimi dinlendireyim derken kendini tatlı bir şekerlemenin kollarına bırakmıştı. Kendi de, benim dizlerimedeki Lalin'i kıskanan kardeşini kendi dizlerine yatırmış yumaşacık bir tebessüm ile kardeşinin saçlarıyla oynuyordu. Dışarıya çıkma fikri Pamir'den gelmişti fakat tek tabanca takılarak bir yandan kucağındaki kitapları okuyor bir yandanda kahvesini yudumluyordu. Yine de dışarıya çıkıp temiz hava almak bana aşırı iyi gelmişti. "Şimdi ne yapacağız?" dedi Pamir kahvesini örtünün üzerine bırakırken.  Bilmem der gibi bir omuz silkip diğerlerine baktım bende. Kendi, "Kupayı bulmak istiyor muyuz istemiyormuyuz?" diye sorduğunda, "Kupanın saklandığı yerde kalması hakkımızda en hayırlısı bence" diyerek fikrimi beyan ettim. Pamir düşünceli bakışlarını bakışlarımla birleştirdikten hemen sonra, "Haklısın, ama Cadı'nın bunu öğrenebileceği başka kaynaklar var mı, yok mu bilmiyoruz, eğer Cadı kupanın varlığından haberdar olursa kupanın yerini bilmiyor olmak bize dezavantaj sağlar." haklıydı. Bunu böyle düşünmemiştim. "Kupayı kendi korumamız altına almalıyız." dediğinda başımı iki yana salladım. "Yerinden haberdar olalım evet, ama eğer şuan kupayı dadım saklıyorsa onun işine karışmamamızı tavsiye ederim. Bizden daha iyi koruyacağına eminim çünkü. Beni yıllarca bilmediğim bir sebepten ötürü de olsa, çok farklı bir boyutta yetiştirmişken böylesine kıymetli bir şeyi çok daha ehemmiyet göstererek koruyor olduğuna kefilim" dediğimde Kendi ve Pamir düşününce haklı olabileceğim kanısına varmış olacaklar ki, beni onaylarcasına başlarını sallamışlardı. O an aklıma gelen şeyle aniden yerimden fırladım. "Olabilir! " diye bağırdım birden. Kucağıma yatan Lalin'i hesaba bile katmamıştım. Ani tepkime karşın şaşıran Pamir ve Kendi'nin gözleri yüzümü bulurken Aka ve Lalin de yerlerinden doğrulup şaşkınlıkla yüzüme baktılar. "Çok dahice olur." dedim tekrar neyin dahice olacağını söyleme tenezzülünde bulunmadan. Pamir şaşkınlıkla çenesini kaşıyarak, "Bizi de mi aydınlatsan ne yapsan?" diye sordu. Hareketlerime anlam veremeyen bir ifadeyle. Aruz, yüzündeki kitabı çekerek yavaşça doğrulduğunda kısık gözlerini gözlerime çevirdi. "Kupa başından beri bende olabilir." dedim. Ciddi olan ifadem bundan eminmiş gibi bir izlenim verse de, kurduğum cümle olasılık taşıyordu. "Evinde." diye ekledi ardından Aruz. Bu doğruydu. Dadım benim orada daha güvende olacağımı düşünmüşse kupayı saklayacağı yer şüphesiz köşk olabilirdi. Aruz'un dudakları keyifle kıvrılırken mavilerime yerleşen bakışlarına okuyamadığım bir ifade oturmuştu. "Seninle tesadüfen karşılaşmasak bu evrende ne dadından haberimiz olurdu, ne senden, ne de evinden..." diye mırıldandı Pamir düşünceli bir şekilde. "Eğer bu doğruysa kupayı gerçekten kimse bulamaz!" Kendi'nin ifadesini hayranlık kaplarken Lalin ve Aka sadece bizi dinliyordu. "Kesinlikle!" dedim kendimden emin bir sesle. "Ancak kupa köşkte bile olsa,  Onu kolayca bulabileceğimizi hiç sanmıyorum." neticesinde Ametist madeninden yirmi üç yıl haberim olmamıştı. Köşkte hiç bilmediğim, daha bir çok gizli oda olabilirdi. "İyi de oraya tekrar nasıl gideceğiz?" diye sordu Lalin. "Neden gidemez miyiz? "sorgulayıcı bakışlarımın muhattabı Aruz'du fakat ifadesinden anlaşılacağı üzere cevabı pekte olumlu değildi. Sanırım boyutlar arası hatları yok İlda... "Aramızda portal açabilecek biri yok, bu çok zor bir büyü... " Lalin'in sıkıntılı ifadesi içimdeki umudu öldürmüştü. Beni en son oraya Cadı göndermişti ve o bile bunun hiç kolay olmadığını söylerken ilk boyuta geçit açabilecek güvenilir insanları nereden bulacağımızın cevabı asla bende değildi. "Aslında... Kendi,  önceden içimizde bunu yapabilen tek kişiydi ama..." Cümlesinin devamını getirememişti Lalin. Zira Kendi'nin bakışları Lalin'in devam etmesini gerek görmüyordu zaten. Bunu asla yapamazdı ve yapmayacaktı. O şuan güçlerini kesinlikle kullanamıyorken daha önce portal açabildiğini anımsatmak biraz acımasızca olmuştu. Bu konuda Lalin'e bende kızmıştım.  Pamir, "Rasha ve Rarita? " diye sorduğunda Aruz anında başıyla bu fikri reddetmişti. "Sebebini onlardan asla saklayamayız kesinlikle bilirler ve başka bir alternatifle boyut değiştirmemize  bile engel olurlar. Muhafızlara bulaşmayacağız." dedi kesin bir dille.  Kendi sıkıntılı bir nefes vererek. "Kusura bakmayın ama geriye Merze'den başka kimse kalmadı." dediğinde, Aruz bu fikri başında beri olumsuz buluyormuş gibi başını geriye atarak derin bir nefes aldıktan sonra kafasını iki yana salladı. "Olmaz" dedi yüzüne kapattığı elleri nedeniyle sesi hafif boğuk çıkmıştı. "Daha iyi bir seçeneğin var mı kardeşim?" diye sordu Pamir. Oysa sorusundan belliydi başka bir seçeniğin olmadığı. Aruz'un Pamire tırmanan bakışları tereddütün esiriydi... Yüzündeki elini  kafasına doğru çıkarıp, parmaklarını saçlarına geçirdi. Dudaklarının arasından zorlukla, "Ayna?" kelimesi döküldüğünde, sesi bunu sanki yanlışlıkla söylemiş gibi çatallamıştı. "Saçmalıyorsun!" Kendi'nin sert bir dille karşı çıkışının ardından Aka hızla ayaklandı. "Böyle bir şeye izin vermem! En son o aynayı kullandığımızda neler oldu unuttun herhalde sen!" diye bağırdı Aka Aruz'a.  "Hatırlatayım mı ben Aruz!" Aruz'un çenesi gerilmişti. Yüksek ihtimalle zaten çok iyi hatırlıyor olmalıydı fakat,  en son ne olduysa, o sebepten ötürü bu fikri zaten isteyerek ortaya atmadığı da hal-i vaziyetinden açıktı. "Bu seçenek nasıl olur da Merze'den bile olası gelir sana abi?" Lalin diğerlerine kıyasla daha sakindi. Fakat ciddi anlamda sorgulayıcı çıkmıştı sesi. "Sen daha dün İlda için canını Parla'nın eline vermedin mi? Onu nasıl Ayna'ya gönderebileceğini düşünürsün?" Aruz sıkıntıyla elini çenesine götürdü ve sertçe sakallarını sıvazladı. "İlda değil!" dedi dişlerinin arasından. "Ben gideceğim!" Lalin Aruz'un bu sözüyle dumura dönerken benim  ifadem de ondan daha farklı değildi. Bir süre sonra Lalin'in ifadesine hayal kırıklığı yerleşmişti. Ayna'nın ne olduğunu bilmiyordum fakat anladığım kadarıyla Aruz yine kardeşini  arkasında bırakma kararını çok rahat almış olmalıydı. Bu duruma kayıtsız kalamazdım. "Eğer söz hakkım varsa, ben Merze'ye gidelim derim." diye girdim lafa. Lalin'in bakışları sanki beni duymamış gibi, hala aynı ifade ile abisinin gözlerine tutunurken Aruz'un dudakları hafifçe oynayarak  "Ona güvenmiyorum." şeklinde bir mırıltı çıkardı. "Fakat anladığım kadarıyla ayna dediğiniz şeye de güvenmiyorsunuz."dedim cünlem her ne kadar yargı niteliği taşısa da sesimde soru tınısı vardı. Haklı olmalıydım ki bir süre kimseden başka bir ses çıkmamıştı. "Aruz, Merze'ye gideceğiz." dedim bu defa komut verir gibi. Tavrım onu şaşırtmıştı çatık kaşları bir anda beni buldu. Sorgulayıcı bir tavırla yüzüme bakarken gayet ciddi olduğumu belirten bir ifadeyle bakışlarına karşılık verdim. Pamir," O halde oylamaya sunuyoruz," diyerek el kaldırdı. "Kâhin diyenler?" diye sorduğunda, Kendi hafifçe kendisini belli ederek elini yukarı kaldırdı ve hemen ardından Aka'da ona uyum sağlamıştı. Lalin cevap vermesine gerek yokmuş gibi bir süre tepkisiz beklese de, en sonunda o da bileğini hafifçe kaldırarak kendini belli etmişti. Fikirse zaten bana aitti. Çoktan elimi kaldırmıştım ben. Aruz  sıkıntıyla  iki kaşının ortasındaki kemeri sıvazlayıp  başını isteksizce sallarken. "Öyle olsun" diye mırıldadı. "O halde, temiz hava ve doğa keyfi burada bitmiştir." dedim ayaklanarak. "Erken kalkan yol alır, kalkın." Aruz bana şaşkınla bakarak "Şimdi mi?" diye sorduğunda kaşlarımı çattım. "Evet. N'oldu ki?" dudakları bilmem der gibi kıvrılırken gözleri etrafı turlayıp tekrar gözlerime çıktı. "Şimdi olmak zorunda mı?" diye sordu isteksizce. "Ne zaman olmasını istersin?" diye sordum fakat gereksiz bir muhabbet yapıyorduk. "Bekleyip ne yapacağız? Gitsin baksın İlda işte. İstediği zaman işaret verir geçiti tekrar açarız." dedi Pamir. "Bende onunla giderim." dedi Aruz kesin bir dille. Tam "Gerek yok" diyecektim ki, "Aklım kalır İlda Merze'ye güvenmiyorum seni gönderdiği yerden emin olmam lazım." dediğinde bir şey diyememiştim çünkü öyle bir dille söylemişti ki üstüne bir şey söylememe açık kapı bırakmamıştı. Hem, zaten madeni de o bulmuştu. Köşkte kupanın saklanabileceği noktaları benden daha çabuk düşünebilirdi. Herkes ayaklandığında eşyalarımızı da toparlayıp yola koyulmuştuk bu kez iki araba şeklinde gidiyorduk. Aruz, ben ve Lalin aynı arabada, Kendi Aka ve Pamir farklı araçla ormana doğru yol alıyorduk. Sanırım Lalin abisine hala tepkiliydi öyle ki, yol boyunca hala tek kelime etmemiş arabada yokmuş gibi arka koltukta öylece oturuyordu.  Aruz'un bakışları ara ara dikiz aynasından Lalin'e gidip gelse de, onun da ağzını bıçak açmamıştı. Sanırım benim de bir şey söylememem en hayırlısı olurdu. Nihayet geldiğimizde, Aruz ormana çok fazla girmeyip  arabayı Merze'nin evinin yakınlarında durdurdu. Çok geçmemişti ki, Pamir'in kullandığı araba da hemen arkamızda durduğunda hepimiz araçtan tek tek indik ve Aruz'dan bir tepki gelene kadar sebepsizce birbirimizle bakıştık. İlk adımı atıp Merze'nin evine doğru yürüdüğünde biz de peşin sıra arkasından yürüyerek onu takip ettik. Ev görüş açımıza girdiği sıra Merze çoktan kapıyı açmış bizi bekliyordu. Bunun üzerine o gün ki söylediklerini hatırlayarak Aka'ya baktım. Hiç şaşırmamıştı çünkü beklediği manzara zaten buydu. "Neden İlk boyuta geçmek istiyorsunuz?" diye sordu Merze şaşkınlıkla. Daha tam olarak evinin önüne gelmemizi bile beklememişti. Bu sorusuyla bir an gülmek istedim. "Çok kötü değilmi öyle ya?" diye sorduğumda Kâhin anlamayarak çatık kaşlarıyla yüzüme baktı. "Bildirimler yarım yamalak düşüyor, hız internet explorer seviyesinde. Google bile senden daha fazla şey biliyor emekliliğini iste bence artık. " diye alay etmiştim ve söylediklerime gülen tek kişi Aka olmuştu. "Öteki tarafta medyumluğun modası falanda geçti yani. Herkes internette valla siz burada iyi tutunmuşsunuz bu kadar. " Merze bir süre yüzüme boş boş baktıktan sonra gülümsedi. "Zamane gençliğin lauballiliği sana da bulaşmış güzel kız. Oysa ben yüz yıl önce doğmanı o kadar çok isterdim ki." derken sesindeki garip kederi çözmememiştim. Resmen bir imada bulunmuştu fakat bulunduğu ima yalnızca kendineydi sanki. "Merze bizi oraya göndermen gerek!" diye araya giren Aruz ile bakışlarını benden çeken yaşlı kadın Aruz'un kehribar rengi gözlerinde bir süre oyalandı. "Ne yapacaksınız orada evlat?" diye sordu içini okumaya çalışır gibi. "Sorma." dedi Aruz sessizce. "Gönder." diye emir verdi yaşlı kadına. Kâhin sıkıntıyla başını iki yana sallarken bakışları bir bana birde Aruz'a gidip geliyordu. "Tılsımını ver." dedi nihayet Aruz'a bakarak. Aruz tereddüt etmeden boynundaki tılsımını çıkartıp Kâhine uzattığında Kâhin iki avcuna aldığı tılsımı göğsüne doğru çekerken gözlerini kapatıp bir şeyler fısıldadı. Avuç içini yavaşça açtığında parmaklarının arasında parıldayan tılsıma baktım. Etrafında oluşan mor hareler dans ederken parıl parıl parıldayan ametist taşı, yavaşça etrafındaki ışığı  içine çekerek tekrar eski haline döndüğünde, Kâhin usul bir hareketle gözlerini açtı ve tılsımı Aruz'un boynundan geçirerek ona geri teslim etti. Destek aldığı asasının üzerine bütün gücünü verirken bir kolunu sol tarafına hızlıca savurup daireler çizmeye başladı. Hava, çizdiği dairelerin şekliyle savrularak bir birbirine girdi ve önce küçük bir girdap oluşturarak büyüdü. Sonra ise savrulan hava şekil değiştirdi ve zamanı küçük bir dairenin içinde parçalara böldü. Kara bir deliği anımsatan geçit tıpkı Cadı'nın açtığı portal gibi, etrafındaki cisimleri kendi yönüne doğru çekerek hafif çaplı bir vakum etkisi yaratırken Aruz'a baktım. Bana nazikçe elini uzattığında tereddüt etmeden uzattığı elinin bileğini kavradım. Aruz, göz ucuyla geride bırakacaklarımıza bakıp  portalın davetine icabet ederken beni de kendisiyle birlikte içeri çekmişti. Kendimi, ikimizi de alıp götüren bu doğa üstü gücün ellerine bırakıp gözlerimi sımsıkı yummuştum. Bu esnada Aruz'un vücudumu saran kolları, çoktan beni kendisine kenetlemiş ve daha güvende hissetmemi sağlamıştı.                                ❄️ Nihayet evime geldiğimizde vakit gece idi. Buradaki zaman ile orası çok farklı kavramlarda kalabiliyordu. Geçitten düştüğümüz an il sınırları içersinde bir yere inmiştik fakat o kadar alakasız bir noktadan seyir gelmiştik ki benim evim ile düştüğüm yer koca şehrin birbirine tamamen zıt iki noktasıydı. Yolumu bulmakta oldukça zorlansam da, bir şekilde köşkümün de içinde bulunduğu ormana çıkmıştık. Aruz daha önce söylediklerinden ötürü çok haklıydı. Bu boyuttakiler tılsımı üzerinde değilken Aruz'u görmüyor, duymuyor, hatta hissetmiyorlardı. Fakat beni tılsımlı da tılsımsızda herkes görüyor, duyuyor ve gayet farkediliyordum. Bunun sebebinin enerjisiyle beslendiğime kanaat getirdiğimiz ametist olduğunu düşünmüştük. Evimin etrafındaki hayvanlar her gece olduğu gibi yine köşkün etrafını tavaf ediyorlardı. Aruz'un bu manzara ile gerildiğini hissedebiliyordum, fakat ifadesinden kesinlikle ödün vermiyordu. Daha önce onlarla çarpıştığını ve eve bir şekilde girmeyi başardığını düşününce dudaklarıma yerleşen gülme isteğini geri tepemedim. Elini tutarak  köşkün eski kapısına doğru yürüyüp, çoğunun cinsini bile bilmediğim, bir çok hayvanın içinden geçerek büyük demir kapıya çıkmayı başarmıştık. Yırtıcı dişliler benimle birlikte evime giren Aruz'a kararsızlıkla bakıyor gibi bir halde alsalar da, hiç biri her hangi bir atakta bulunmamıştı. Kapının hemen yanında duvara asılı olan küçük kandil lambasının içinde devamlı bir anahtar bulundururdum. Şuan yanımda anahtarımın olmaması ile böyle bir 'b' planını daha önceden akıl edip yapmış olmam karşısında kendimi takdir etmiştim. Kandil lambasının içindeki anahtarımı zorlukla da olsa bir an önce çıkarıp, hızla kapıyı açtım ve vakit kaybetmeden içeriye girdik. Uzun zaman sonra evimde olmak bana oldukça tuhaf hissettiriyordu, buraya misafir gibi gelir gider olduğum düşüncesi, içimin burukulmasına sebep olmuştu. "Nereden başlayalım?" Aruz'un sesiyle konstantre olmam gerektiğini hatırlayarak elimle aşağı inen merdivenleri işaret ettim. Kütüphanede saklanan yalnızca ametist madeni olmayabilirdi. Aruz işaretimle birlikte bir şey demeden  merdivenlere ilerlerleyince bende sanki mülk ona aitmiş gibi peşinden takip etmiştim. Kütüphanenin kapısı daha önce bıraktığım gibi hala açıktı. Kapıyı usulca biraz daha aralayarak bedeninin geçebileceği bir mesafe açan Aruz, kütüphaneye girdiğinde adımlarını yavaşlatmıştı. Her bir hareketi oldukça temkinli bir hal alırken parmaklarını antika eşyaların üzerinde dikkatlice gezdirdi. Adeta bir gizemi çözmeye çalışan dedektif edasıyla etrafını incelemeye başladığında, ona hayranlıkla bakmaktan başka bir şey yapmadığımın farkındalıyla, zamansızca ani bir tepki vererek elimi mücevher kutusuna atmıştım. Çıkarttığım gürültü Aruz'un dikkatini dağıtmış olacak ki, dişlerinin arasından 'şşşşş..' tonunda bir ses dökülmüştü. Uyarısıyla birlikte hareketlerimi ağırlaştırdım ve kutuyu açıp sebepsizce kurcalamaya başladım. Oysa kupanın buraya sığma ihtimali bile yoktu. Bunu Aruz da farketmeden önce kutuyu kapatıp yerine yerleştirdim. Aruz kitap raflarının arasında fazladan bir boşluk olup olmadığını kontrol etmek için bir kaç kitabı raftan çıkararak arkasına bakmıştı. Fakat raflarda ekstra bir boşluk yoktu. Hepsinin ebatı aynıydı. Zaten dadım da kupayı böylesine çocuk işi gibi saklamazdı. Bir an gözüme madene açılan kütüphane rafı çarptığında aklıma son geldiğimde o gizli bölmeyi kapatmadığım gelmişti. Ametist kristali öyle ağırdı ki ben, madenden çıkarken rafı tekrar yerine yerleştirememiştim... "Aruz." diye seslendim usulca. Sesli bir cevap vermese de bakışları bana çevrildi. "Cadı, beni bu boyuta gönderdiğinde, evden çıkarken, madene açılan kapıyı açık bırakmıştım..." dediğimde Aruz'un kaşları biçimsiz bir şekilde çatıldı.  "Parla seni buraya neden gönderdi?" Ah!... Bir de o mesele vardı! Ben daha bunu anlatmamıştım... Gözlerimi bir suç işlemiş gibi hızla yumarken yönümü usulca Aruz'a çevirdim. "Beni serbest bırakmak karşılığında sizden seni isteyeceğini söyledi, ama eğer ona bu boyuttan ametist bulup götürürsem seni almayacağına söz vermişti."  Aruz sinirle dişlerini gıcırdattığında gerilmiştim. "Sende kabul mü ettin İlda!" diye sordu sessizce ama sertçe. "Sözüne güvendiğimden değil ama, ya tutarsa dedim..." oysa göl maya tutmazdı bende biliyordum yine de bir olasılık... Ucunda Aruz'un benim yüzümden zarar görmeme ihtimaliyle arasında bir seçim yapmam gerekince, mecburen bunu tercih etmiştim.  "Ama şuan odaklanmamız gereken başka bir konu var, ben bu rafı açık bıraktığıma yemin bile edebilirim" Aruz'un bakışları düşünceli bir şekilde rafa yerleşirken kehribarları rafın sıradan detaylarını dikkatle inceledi. Eli kitaplığın en sonunda tamda madene açılan menteşesine dokunduğunda oraya bir miktar kuvvet uygulayarak usulca kitap rafının geriye doğru açılmasını sağladı. Ametistlerin yaydığı mor ışık yansıması görüş alanımıza girdiğinde, görünürde hiç bir değişikliğin olmaması bizi çok da şaşırtmamıştı. Yalnızca tedbir amaçlı etrafı kolaçan edip bakışlarımızı madenin duvarlarında dikkatlice gezdirdik. İkimizde herhangi bir farklılık görememiştik. Bir sorun olmadığını anlatan ifadeyle birbirimize bakıp madenden çıkarak tekrar kütüphaneye girdik. "Dadım gelmiş sanırım..." dedim huzursuzca, bu bir çok şey demek olabilirdi. "Kupa buradaydı ise bile bizden önce gelip almış olabilir." bunun gibi.. Huzursuzca söylediği şey ile istemesemde onu onaylar şekilde başımı sallamıştım. İkimizi de basan sıkıntıyla kütüphaneden çıkıp, merdivenlere yöneldik ve giriş kata geldiğimizde kararsızca salona açılan kapıya, mutfağın, ve bir kaç boş odanın daha olduğu koridora, ardından da yukarı çıkan merdivenlere bakındık. Köşk üç katlıydı ve kocamandı. Burada ben saklansam, ben bile, beni bulamazdım. Bir kupayı nerede bulabilirdik hiçbir fikrim yoktu. Hele ki gizli bölmelerle dolu olabileceği ihtimali olan bir köşkte, küçük bir kupayı bulmak samanlıkta iğne aramaktan daha meşakatliydi. "Nereyi aramamızı tavsiye edersin?" diye sordu Aruz onun da kafası oldukça karışmış olmalıydı. "Fikir sunmak gerekirse her yerden başlayabiliriz. Fakat o gün madeni bulduğunda, ne düşünerek bulduysan, aynı fikirden yararlanabileceğimizi düşünüyorum." dediğimde Aruz güldü. "O gün, orayı tamamen yanlışlıkla keşfettim" dedi bir itiraf yapar gibi. "Kütüphane kilitliydi, ve ben senin ormandaki bu garip evinde tılsımsız bi şekilde, gereğinden çok fazla süre hayatta kalmıştım. Senin beni görüyor olman da cabasıydı." dedi sarı rengin en koyu tonu mavilerime ciddiyetle bakarken kendimi bakışlarının etkisine bırakarak onu dinledim. Yavaşça bana yaklaşıp" Ben Süvariyim İlda. " dediğinde sanki biri duyacakmış gibi fısıldamıştı. Bakışları dudaklarıma inip çok az bir süre orada oyalandıktan hemen sonra gözlerime çıktı. "Hislerim çok güçlüdür..." derken ses tonunda içimi iğneyelen bir tını oluşmuştu. Hemen ardından bakışlarına yayılan o tını bakışlarımı esir alırken, "Hissettiğim şeyler kadar." diye fısıldadı. Vücudumu ele geçiren kitlenme hissine karşı koyabilmek adına geri adım atarak merdivenlerden bir basamak yukarı çıktım. Mavilerimde eriyen sarıları, bakışlarımda kaygan bir his oluştururken iradesizce iki adet çukura hapsolmuş kehribarlarında gidip gelmeye başladım. Aruz'un parmakları merdiven korkuluğunun üstüne tutunan elime dokunduğunda sanki kıyafetimin içinden bir buz kalıbı sokup tenime değdirmişler gibi irkilmiştim. "Belki de hissettiklerin kadar..." diye fısıldarken nefesinin değip geçtiği tenimden kızgın bir demire damlayan su damlasının sesi gelebilirdi. Gözlerinin kehribar tonu, yerine alevin sarı ve turuncu tonlarını davet ettiğinde, artık rengi yangın sarısı olan bakışları kaygan bir hareketle dudaklarıma indi. Isıyı çoktan homojen bir şekilde bütün yüzüme dağıtan ensem her ne kadar ilk yanan yer olsa da, şuan yanaklarım ve boynum da ensemde başlayan yangından kendi nasiplerini almıştı. Merdivenin diğer bir basamağına geri adım atarak çıktığımda korkuluğun üzerindeki elimi Aruz'un parmaklarından birkaç milim kaçırdım. Attığım her adımın yerini dolduruyor ve zaten uzun olan boyu ondan bir üst basamakta olmama rağmen tam da boyumun hizasında dengeleniyordu. Gözleri gözlerimde gereğinden fazla vakit kaybediyorken damağımın kuruduğunu farkederek dilimi yavaşça dudaklarımda gezdirdim. Kuru bir yutkuyu boğazımdan geçirmekte zorlanmıştım, Aruz'un bakışarı demin dudağımda kısa bir tur atan dilimin ardından tarif edemediğim bir ifadeyle dudaklarımda sabitlendi. Daha önce onda hiç görmediğim benzersiz bir ifadenin hakimeytine girmiş yüz hatları, midemin uğradığı karınca istilasının sebeplerinden biriydi. Alt dudağımı dişlerimin arasında gizlemek istediğimde telaşlanan bakışları hızla gözlerime çıkıp tekrar dudaklarıma indi. Titrek bir nefesi çokta uzağında olmayan dudaklarımın üzerine sertçe bırakırken usulca gözlerimi yumdum. Büyük ve ince parmakları belimi bulmadan hemen önce, merdivende bir adım daha yukarı çıktım. Sanki ondan kaçmayı istiyor muşum gibi... Çıktığım yeri görememek ilk defa bu kadar umrumda değildi. Portakal kokusu bedenime daha da yaklaştığında burnum arsızca kokunun kaynağını solurken yanaklarım kızarmamıştı bile. Zira yüzüm çoktan yangın yeriydi. Aruz aldığım nefesi iştimiş gibi, çatılan biçimli kaşlarını odağıma yerleştirdiğinde, sorgulayıcı bakışlarına gizlenen tutku nefesimi tutmam için en geçerli sebepti. Yukarı çıkan bir diğer adımın merdivenin son basamağıydı. Aruz'un adımları da bu basamaktan geçtiği o kaçınılmaz an, artık benimkilerden bir karış yüksekte kalan bakışlarından bakışlarımı ayıramadığımdan kafamı hafifçe kaldırmak zorunda kalmıştım. Diğer eli de belimi kavrayıp beni sertçe kendisine çektiğinde keskip bir nefes dudaklarımdan kaçarak onun dudaklarına sığındı. Adımları birden hızlandı ve sırtım Lorien Cablus'un çizilen ilk tablosunun asılı olduğu duvara sertçe yaslandığında, kalbim hayatının son dakikalarını yaşıyormuşcasına atağa geçerek göğsümü yumruklamaya başlamıştı.  Duvarla beklenmedik çarpışmamızın etkisiyle, Aruz'un yüzü yüzüme daha fazla yaklaştığında, hızlı solunumunun israfı olan nefesi havaya karışmadan,  bir kısmını ciğerlerimde muhafaza edebilmek üzre sabırsızlıkla içime çektim. Başı hafifçe eğildi ve boynuma yaklaşan dudakları nefesiyle yumuşak bir hissiyat bırakarak tenimi yıkamaya başladığında, boğazıma doğru telaşla tırmanan duygu yoğunluğunu bastırabilecekmiş gibi sertçe yutkundum. Bacaklarımı hissedemeyip yere yıkılmama ramak kalmıştı. Karıncalanan bedenim irademi sınır dışı ederken sürgüne boyun eğen hislerimin mahkumuydum. Yangın, nefesinin değdiği yerlerde harmanlanıyordy sanki. Dudakları tenimle verdiği birleşmeme kavgasında bana eziyet etmeye meyilliydi. Dudaklarımın kontrol edemediği titrek nefesimle "Aruz" diye seslendim. Sebebini asla bilmiyordum. Bir şey söylemeyi düşünmemiştim. Yalnızca ismini zikretmek gelmişti bilincimin yerinde yeller esen şuğurumdan. Dudakları şah damarımın üzerine sertçe serildiğinde elimi bilinçsizce biryerlere savurmuştum. Yere düşen abajur'un çıkarttığı gürltüye, birden boğazımdan kopan çığlığımda eklenmişti. Dayandığım duvarın Sırtımın altından  çekilmesi nasıl gerçekleşmişti bilmiyorum, fakat sırtım artık çok daha engebeli bir cisme çarparken sanıyorum daha önce orada olmadığına yemin edebileceğim bir merdivenden yuvarlanıyorduk. Gözlerimi kör eden Zifiri karanlıkta nihayet sona eren, yokuş aşağı, acılı yolculuğumuzun ardından şuan üzerinde olduğumu tahmin ettiğim Aruz'un sarı gözlerini aradım. Göz gözü görmeyen karnalıkta görülebilecek tek göz rengi onunki olmalıydı. Yangın sarısı... Canım pek fazla acımızken yalnızca bileğimi burktuğumu düşünerek hafif sızlayan ayak bileğime yüklenmeden Aruz'un üzerinden yavaşça kalktım. "İyi misin?" diye sordum endişeyle, onu görememek beni daha çok telaşlandırmıştı. Dudaklarından, doğrulurken zorlandığını belirten küçük mırıltılar dökülürken elimle gövdesini bulup, doğrulurken ona yardım etmeye çalıştım. "İyiyim." dedi hafif kasıntılı çıkan sesiyle. Küçük bir kıvılcım yüzünü aydınlattığında ışığın kaynağı olan parmak uçlarına çok az bir süre bakıp, gözlerimi kibrit ateşi kadar cılız yanan ışığın güçlükle aydınlattığı bakışlarına yerleştirdim. Aruz'un bakışları mavilerimden ayrılıp yavaşça etrafı taradı. Var ettiği ateşin ışığını yeterli bulmamış olacak ki, parmak ucundaki kıvılcım biraz daha büyüyüp yanlışlıkla keşfettiğimiz odayı daha iyi aydınlattığında artık herşey çok rahat seçilebilir bir hal almıştı. Fakat oda da seçilebilecek pek bir obje yoktu, büyükçe bir cam fanusun içine yerleştirilmiş eski bir kolye dışında.  Var ettiği ateşin verimli olan aydınlığında Aruz'un çatılan kaşlarını ve ifadesinin aldığı şaşkınlığı çok rahat görebilmiştim.  Zaten yakın olan fanus ile arasındaki mesafeyi büyükçe attığı iki adımla kapatarak hemen önünde durup parmağında yanan ateşi cama iyice yaklaştırdı. Işığın altında şimdi daha net görünen kolye, ortada mavi bir safiri ve iki kuvars taşını saran bakır tellerle ustaca tasarlanmış gibi görünüyordu. Yapıldığı zaman için göz alıcı güzellikte bir ziynet olduğu kesindi. Dudakları güçlükle açılır gibi olup, "Marlie'nin Tılsımı." Diye mırıldadı Aruz. Sarı'nın en açık tonunu alan gözleri büyük bir şaşkınlıkla cam fanus'un içindeki kolyeye transa girmiş gibi bakıyordu.  BÖLÜM SONU Bunu daha önce hiç yapmamıştım, ancak bu defa yeni bölüm için oy sınırı koyuyorum. Fazlayız, fakat aramızda kendini belli etmeden okuyup geçen okuyucularımız var ve bu beni çok üzüyor... Yeni bölüm için toplamda bu bölüme 80 oy' bekliyorum. Saygı gösterin n'olur. Mutlu edin beni...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE