16. BÖLÜM "Teşekkür Ederim"

3690 Kelimeler
"Dadın ne zaman seni terketti İlda?" diye sordu hızlıca. Kaşlarım düşünür gibi çatılırken gözlerimi kısarak "Geçen sene..." diye mırıldandım. "Hangi ay olduğunu hatırlayabiliyor musun?" diye sordu ardından. Düşündüm. Havalar henüz yeni yeni ısınıyordu. "Sanırım, Nisan gibi falan.." dedim tereddüt ederek. Aruz'un bakışları iyice kısılırken "Cadı'nın kolyeyi tapınaktan çaldığı zamanlar..." diye mırıldandı. Oda emin değilmiş gibi kaşları düşünceli beri biçimde çatılmıştı. "Evet?" dedi Pamir onu onaylarcasına ama Aruz' un ne demek istediğini anlamamış gibi söylemişti bunu. "Dadısının adı Rana." dedi Aruz bakışları derinleşmiş sesi ise oldukça düz çıkmıştı. Rana, Rabeta, Rafella, Rosen, Rasha ve Rarita Bunlar, altı İris'in altı Muhafızlarıydı. Aruz'un dudaklarından dökülenler herkesi derin bir şaşkınlığa sürüklereken Pamir ortada dönen şeyi kabullenemez gibi başını iki yana salladı. "İsim benzerliği falan olmasın?" dedi kendince bir teori türeterek. "Rana ismi oldukça yaygın günümüzde." Aruz, dalga mı geçiyorsun? Bakışı atmıştı Pamir'in bu sözü üstüne. "Baykuş'u nasıl açıklayacaksın?" diye sorguladı Pamir'i. Pamir elini ensesine götürürken sıkıntıyla nefes verdi. Ortamı saran sessizlik önemli bir vazifenin haberini taşıyormuş gibi herkes kendi sükunetini adeta dikkatle dinledi. Kimse herhangi bir kelamda bulunmamıştı. Pamir'in alaca renklerin sahipliğini yapan, özel göz bebekleri zorsunarak oldukça üşengeç bir hareketle benim buz mavi olan donuk bakışlarıma dokundu. suratımı itina ile incelemeye başlamış olmasının benim açımdan ne kadar tuhaf karşılanacağınının farkındalığında mıydı, emin değildim. "Yok..." dedi başını iki yana sallayarak. Aradığı şeyi yüzümde bulamamıştı sanırım... "İlda, kaç yıldır yaşıyorsun?" dedi Lalin. Pek düşünmeden "Yirmi üç" diye yanıtladım. Pamir "Kesin mi?" diye sorduğunda başımı evet anlamında salladım. Büyük bir rahatlıkla geriye yaslanırken, "Oh..." diye bir nefes dökülmüştü ağzından. Sanırım yaşım, olmamdan korktukları 'şey' olabilmemi engelliyordu. Olmadığım şey neydi ise, olmamı da istemiyorlardı. "Bilemiyorum... Belki de baykuş gerçekten Silva'dır... Ve belki de İris'in soyu, baykuşu, Cadıyı engellesin diye göndermiştir... " dedi Pamir. dudakları emin değilim şeklini alırken ama olabilir şeklinde de bir ifade sahiplenmişti yüzü. "Cadı kolyenin yeminini bozabilecek yegane nesli altın çeşmede çarmıha germişti ne de olsa..." "Parla'nın tapınakta yaptığı büyü İlda'ya işlemedi. Buna bir açıklaman var mı peki?" diye sordu Aruz bunun üzerine. "Ne?" diye tepki verdi Aka. "Nasıl?" diye sorması üzerine Lalin düşünceli bir şekilde gözlerini kısarken Aka'nın sorusunu cevaplayabilecek bilgiye hiçbirimiz sahip değildik. Ama, Lalin'in ifadesine bakılırsa henüz yolda olan bir cevabı vardı. Kısık gözlerini gözlerime dikti. "Aura çarpışması." dedi Lalin tespit yapar gibi. "Cadı'nın aurasıyla İlda'nın ki çarpışmış ve auralar birbirini terslemiş olabilir. Çok nadir, yok denilecek kadar az örnekleri var, ama mümkün." dediğinde ben dahil hepimiz dikkatle onu dinliyorduk. Başını yavaşça aşağı yukarı sallarken düşünür gibi bir ifade hali yüzünün hala bir parçasıydı. "İlda yıllarca ametist madeni üzerine kurulu bir evde yaşadı. Vücudunun enerji oranı oldukça yüksek olmalı. Mor ışıklı auraların bir başkasının büyüsü ile zarar görme olasılıkları çok düşüktür." dedikten sonra kaşları bir şey hatırlamış gibi havalanmıştı. " Üzerine sürahi uçurduğumda! " dedi heyecanlanan sesi. "Yaptığın büyüyü nasıl yaptığını ben bile anlamamıştım fakat su damlaları gül yapraklarına dönmüştü!" Dedi gözleri kocaman büyürken her şeyi çözmüş gibi bir edası vardı. "Sana nasıl yaptığını anlatman için diretmiştim, çünkü, doğuştan gelen büyü yeteneği ile bir elementin formunu değiştiremezsin İlda." Dedi sakince. "Ateş, su, toprak , ve hava. Bunlara büyü ile şekil verebilirsin evet, ancak, dört elementin formunu değiştiremezsin. " Çok kesin bir dille konuştuğunda, benim de bakışlarım derinleşmişti. "Büyü gücümüz buna yetmez, fakat, imkansız değil. Daha güçlü bir elementin enerjisini kullanarak form değiştirebiliriz. Mümkün. Ametist gibi." diye ekledi. "Yani?" diye sordum. Belki de bir şey anlamayan yalnızca bendim. "Yani" dediğinde söz sırası Aruz'a geçmişti. "O değişik evindeki saklı odan, tapınakta senin hayatını kurtarmış olabilir." Lalin, bakışlarıyla Aruz'u onayladı. "İlda ametist bizim için çok değerli bir maden. Yaradılışımız gereği, O taşın enerjisi ile inanılmaz bir uyum içersinde güçleniyoruz. Özellikle biz cadılar. Diğer türlerde bizde gösterdiği kadar büyük bir etkisi görülmüyor, fakat biz ametistin gücünü emerek, hayatımızın geri kalanında yemek yemeden ve su içmeden yaşayabiliriz. Ametist o kadar değerli bir element" diye devam etti. "Ve sen, farkında bile olmadan yirmi üç yıl boyunca ametistin enerjisi ile beslendin auran çok güçlü olmalı İlda." "İşte!" dedi Pamir 'görüyorsunuz anlatmaya gerek yok' der gibi. "İlda, o düşündüğümüz şey olabilmesi için var olan bütün tezlerimizi çürütüyor." diye devam etti. "Bir kere, yalnızca yirmi üç yıldır yaşıyor olması zaten yeter. Eğer O doğduysa bile bir asır önce doğdu!" dedi Pamir teorisini kanıtlama amacı içersinde. Aruz başını belli belirsiz sallamıştı fakat ifadesi ikna olmadığını ele veriyordu. Aka masanın üzerindeki resimi eline alarak yüzüne yaklaştırdı. Bakışları büyük bir ilgiyle, elle çizilmiş başarılı resimde gezindi. "Kesin öyle diye bir yargı yapamayız zaten ama, kesin değil yargısı da yapılmamalı." dedi Aruz düz bir sesle. Sesinden beslenen her hangi bir hissiyat yoktu. Pamir tepkisiz kaldığında "Arıştırmaya devam et." diye emir verdi Aruz, Pamir'e. "Ve İlda'dan hiç kimseye bahsetme. O gün tapınakta olan adamlarada söyle, ağızlarını dahi açmasınlar. Her ihtimale karşı İlda'yı gizleyeceğiz." "Ne?" dedim çatılan kaşlarımın ifademi çirkinleştirdiği şüphesizdi. Mecliste dönen olaydan saf dışı bırakılmış, yan partinin vekili gibi hissediyordum. Söyledikleri hiçbir şeyi anlamıyordum ve birinin bunu farkedip açıklamak gibi bir niyeti olmadığı aşikardı. "Birbirinizle üstü kapalı bir konu paslaşıyorsunuz, söz konusu ise benim ve ben hiçbir pası yakalayamıyorum!" diye sitem ettiğimde Aruz'un çoktan bakışlarımı sahiplenen kehribarları derinleşti. Pamir, "Buyur abiciğim! Açıkla bakalım, daha büyünün ne olduğunu bilmeyen, sözde, İris yavrusu olmaya aday kızımıza neler olduğunu söyle buyur!" dediğinde çatık kaşlarım Pamir'in renkli gözlerini buldu. Yalnızca benim çatık kaşlarımın hedefi değildi Pamir'in alaca gözleri. Bir süre ifadesizce yüzüne baktıktan sonra anlamsız bir kıkırtı döküldü boğazımdan. Başta sığ olan kıkırtım gittikçe daha derinden gelirken neye güldüğümü ben bile bilmiyordum. Derin bir nefes alırken kahkahama kısa bir ara verip hemen ardından aldığım nefesi kahkhaya çevirirek geri verdim. Sanırım attığım kahkahanın alaycı bir tınısı vardı. Çok geçmeden herkesin biçimsizleşen ifadelerine ev sahibi olmuştum. Karşımdaki yüzlerin her birinde bakışlarımı gezdire gezdire kahkaha attım. "İris yavrusu! " dedim durduramadığım kahkahama karışmıştı sorum. İşaret parmağımla kendimi göstermeyi de atlamamıştım. Dudaklarım "Ben?" kelimesiyle oynarken kaşlarımda soruma uygun bir şekil almıştı. Bastıramadığım kahkaham gittikçe artarken gülmekten ilk defa zevk almıyordum. Evet komikti, ama benimle dalga geçiyor olmalıydılar. "İyiymiş..." dedim kahkaham tekrar kıkırtı seviyesine dönerken meyve suyuma uzanıp bir kaç yudum aldım ve nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Pamir'in bakışları Aruz'a 'al işte' der gibi baktığında, bastırdığım gülüşümden geriye kalan küçük bir kıkırtı daha fırladı dudaklarımdan. "Ulan ne güzel dünya be!" dedim sahte bir keyifle. "Valla, çok sevdim ben burayı." gülümsemeye devam ettim. Bakışlarıma yerleşen acı alay Aruz'un adem elmasını hafif yerinden oynatmıştı. Yutkunuşunun ardında bir kez gözlerini kırptı ve ifadesizce yüzüme bakmaya devam etti. Bakışları her zamanki gibi perdeliydi ama küçük bir ifade ben burdayım diyordu. Vereceğim tepkiyi merakla izliyordu Aruz. "Boyut değiştirdim, kabul... İki tane balığımız var, ama balık değil, muhafız! İnanılmaz zekiler ve çok bilginler..." başımı 'o da olur' der gibi biraz eğmiştim. "Saçma sapan yeteneklerim varmış, muzu fareye falan dönüştürebiliyor muşum.... O da tamam. Bir, İris'in veledi çıkmadığım kalmıştı zaten, onunda teorileri atılmaya başladı." güldüm. "Bu şey gibi... " derken yüzümdeki alaycı ifade hala baskındı. "Siz bilmezsiniz bir müge ablamız vardır öbür tarafta. Böyle bunun gibi esrarengiz olayları şıp diye çözüyor valla. Bir daha ki gittiğimde ben de bir katılırım programına hatta, belki bakarsın bizim işi de çözer." dediğimde kimsenin garipleşen ifadesini umursamamıştım. " Her neyse... Bir gün, bir kız katıldı; Annem öldü, ölümü tuhaftı diye. Araştırıyor müge abla işte, sonra buluyor ki, aslında o kadın annesi değilmiş. Hatta kadında değil erkekmiş! Yıllarca kız bile annesinin bir erkek olduğunu anlamamış biliyor musunuz! Adam bunu doğduğunda kızın kendi anasının kucağından almış bambaşka bir şehire kaçırmış yıllarca da kadın kılığında annelik yapmış." dedim konuyu hatırladığım kadarıyla anlatarak. " Şimdi bana bir tek, senin dadın aslında erkek demediğiniz kaldı! " hayatımı aynı konu ile kıyasladığımda çok da farklı bir şey yaşamadığımı fark etmiştim. O kızı izlediğimde yok artık demiştim, hiç mi farkememiş? Şuan anlıyorum ki, hiçbir şeye imkansız gözüyle bakmamak lazımmış. Belki bana dadın aslında erkekmiş. Dememişlerdi fakat, dadın muhafız olabilir İması da bir o kadar döndürüyordu insanın nevrini. Tabi şaşırdım mı? Evet biraz. Ama dadımdan da artık her haltı bekliyordum. Kendini balık yapan muhafızlar vardı burada. Dadım erkek bile çıkabilirdi hakikaten hiç şaşıramam lazımdı. Aruz'un bana bakışlarından işkillendiğimde, "Ne?" dedim yavaşça. Dudaklarım aralanmıştı... "Muhafızların cinsiyeti yok İlda..." dediğinde gözlerim bu kez faltaşı gibi açılmıştı. 'şom' neydi? Nasıl olunurdu? Şaşırmamam lazımdı ama insan şaşırıyordu işte! "Onlar Muhafız. Üreme dengesiyle yaratılmadılar, Muhafız olmak için yaratıldılar. Fıtratlarında ölüm yok, üremeleri gerekmiyor. O yüzden onlar ne kadın ne erkek. Merhameti ve saflığı temsil ettiği için İlk çağ boyunca İrisler ile ilgili olan vazifelerini Kadın silueti formunda yaptılar. " Ağzım şimdi daha da açık kalmıştı. Transa girmiş bakışlarım Aruz'u endişelendirir gibi olduğunda gözlerimim kırpıştırıp "Oldu o zaman..." dedim, avuç içlerimi dizlerimin biraz üzerine vurarak. "Ben yukarı çıkıyorum. Dinleneceğim biraz. Siz de burayı böyle bırakmayın. Toplayında gidin." dedim. Sanane İlda? Hakikaten, Bana neydi? Ben mi topluyordum sanki? Neyse Laline de kalmazdı hiç değilse... Son anda Aruz'a dönerek. "Ölmeyi çok istiyor gibi bir halin var. Serumunda bitmiş kan çekiyor hortum. On dakikaya yatağına gitmezsen dilediğin gibi ölebilirsin. Yoksa geldiğinde ben öldüreceğim. Sıkıldım senden." dedim düz bir sesle. Aruz'un bakışlarında şaşkınlık kırılırken dudakları açık kalmıştı. Normal adımlarla veranda dan ayrıldım ve Aruz'un odasına çıktım. Tekli koltuk çok hafif geriye yatıyordu orada dinlenebilirdim. Kendime lazım olan rahat alanı hazırladıktan sonra Aruz'un dolabından ince bir battaniye almıştım. Tam olarak açılmayan koltuğa uzanarak, battaniyeyi de üzerime çektiğim sıra kapının açılmasıyla bakışlarımı odaya giren Aruz'a diktim. Kehribarları bana kısa bir değip geçerek yatağına çevrilmişti. Serumun iğnesini kolundan çoktan çıkarmıştı Elindeki boş serum direğini yatağının yanına koydu. O serum'un yenisini takmayı da düşünüyordu herhalde? Yatağa gelişi güzel uzandığında "Hop hop hop!" diye durdurdum onu telaşla. Tepkimi anlamayan bakışlarıyla birlikte kaşlarının şekli değişirken, " Öyle yatamazsın!" diye uyardım. Koltuktan kalkarak Aruz'un başına gelmiştim. "Düz yatacaksın! Öyle istediğin gibi yatabileceğini mi sanıyorsun? Hele böyle soluna hiç yatamazsın!" diye azarlarken bir yandanda pozisyonunu değiştirmeye çalışıyordum. Aruz sıkıntılı bir nefes vererek gözlerini sıkıca yumdu. "Bıraksaydınız da geberip gitseydim ozaman! Tabut da nasıl istiyorsanız öyle, dümdüz yatardım valla!" dedi sitem ederek. Söylenmesini umursamadan vücudunu olması gereken pozisyona getirdikten sonra mini dolaptan yeni bir serum çıkartıp demir kola astım. Zatan açık olan damar yoluna serumu zorlanmadan taktığımda Aruz'un yüzü ifadesizdi ancak ne kadar sıkıldığını tahmin edebiliyordum. "Dördüncü günü atlattıktan sonra serum takviyesini kesebileceğimizi söylediler." dedim düz bir sesle. "Yani yarın sabah iğneyi çıkarabiliriz artık." ifadesi memnun olmuş gibi durmasa da içinden şükürettiğini tahmin edebiliyordum. İnce battaniyryi yavaşça üzerine örttüm ve koltuğuma doğru döndüm. Tam adım atacakken Aruz'un bileğimi tutan eliyle duraksadığımda bunun sebebini anlayamadığım bir ifadeyle Aruz'a baktım. "Rahat edemezsin orada, odana git. Lütfen." dedi. Aruz'u tanımasam bunu yalvarır gibi dediğini söylerdim. "Ben odadayken sende rahat edemiyorsun, biliyorum." dedim başımı onu anladığımı belli ederek hafif salladığımda Aruz, "Hayır." dedi beni şaşırtarak. "Bak istersen Lalin'i çağıtırım, ama sen çok yoruldun İlda. Bu gece bari rahat uyu." dediğinde düşünceli tavrı gözlerimi kamaştırmıştı. Hala bileğimde olan eline baktım. "Lalin mi? Sence bir daha seni ona emanet edermiyim. En son onun sorumluluğu altındayken bahçeye çıkmış olmanın üzerinden yirmi dakika geçti!" dediğimde Aruz sanki hiç suçlu değilmiş gibi küçük bir ses çıkararak güldü. Bileğindeki elini nazikçe tutup parmaklarını tenimden ayırdım. Sanki sert davransam kolu kırılacakmış gibi bir edayla elini yavaşça gövdesine yerleştirirken oldukça naif davranıyordum. Yatağın etrafını dolaşarak, yatağın öbür ucundaki tekli koltuğuma yerleştim ve ince battaniyemi yavaşça üzerime çektim. Battaniyeye sinen portakal ve kahve kokusu genzimin okşuyordu. Aruz'un eşyalarının herhangi biri bile olsa, eşya kendisinin Aruz'a ait olduğunu hiç saklamıyordu. Sırtım rahatsız olunca dar koltukta diğer tarafıma döndüm. Kısa bir süre böyle daha rahat olduğumu hissetsem de sağ kolumun üstüne binen huzursuz edici bir ağrıyla kolumun konumunu değiştirmek zorunda kaldım. Derin bir nefes alıp tekrar gözlerimi yumdum. Çok geçmemişti ki kıvrılan belim tam olarak yatmayan koltuğun pozisyonunda şekil alamamamış ve soğuk bir ağrının hakimiyeti altına giren belimi kalçamı çok fazla kıpırdatmadan hareket ettirmeye çalışmıştım. Belime rahat bir pozisyon ayarladığımda, bu kez kendime doğru çektiğim bacaklarım 'beni rahat bırak' diye bağırmışlardı. Derin bir nefes Alarak koltukta doğrulduğum. Aruz'un karanlık oda da zor seçilen kehribarları bu tepkimi bekliyormuş gibi yavaşça kısılmıştı. Dudakları kusursuzca kıvrıldığında bakışlarımı ondan çekerek sıkıntıyla gözlerimi devirdim. "İlda... " sesi cümlesinin devamının geleceğini belli edecek şekilde açık bir kapı bırakmıştı. "Yatağa gel." diye tamaladığında faltaşı gibi açılan gözlerime bakarak sessizce güldü. "Hayır!" dedim kesin bir dille. Dalga geçiyordu sanırım. "Ciddiyim. Gel hadi." dedi yumuşacık sesiyle. Kaşlarım yavaşça çatıldığında Derin bir nefes verdi ve gözlerini ağır çekimde kırptı. Yapma. Der gibi yapılandı ifadesi "Sanki daha önce hiç benimle beraber yatmadın. " dedi sessizce. Ciddiydi... Başımı iki yana sallayarak, "Daha önce benimle aynı yatağa yatan sendin! Ben uyandıktan sonra yere yatmıştım. Sonra nasıl olduysa geri yanına yatmışım, ama bilmiyordum, yani bilinç dışı yapmışım ben-" "Ben yatırdım seni geri." diye sözümü kestiğinde kaşlarım şaşkınlıkla biçimsizleşmişti. "Ne?" diye tepki verdiğimde ses tonum olması gerekenden yüksek çıkmıştı. 'Öyle işte' der gibi Omuz silkti. "Neden? " diye sorguladım bu kez. Şaşkınlık hala hem ifademin hem sesimin bir parçasıydı. "Yatağa yatarsan anlatırım." dedi muzip bir ifadeyle. Açık kalan ağzım kapanırken gözlerimi asabi bir tavırla kısmıştım. Bu fırsatçılık değildi de neydi? Bakışlarını sıkıntıyla devirdi. "İlda, kocaman yatak! Dağ evindekinden daha büyük. Eğer illaki burada kalacağım diyorsan koltukta uyumana izin vermeyeceğim! " dedi kesin bir dille. Ses tonu sertleşmişti. Bakışları mavilerime ruhumu emer gibi bakarken yutkundum. Başımı yavaşça salladım ve usulca doğrulup Aruz'un yatağına oturdum. Hipnoz olmuş İnce battaniyeyi çekip bacaklarımı uzatırken çekinmiştim. " Rahat ol... "dedi Aruz sessizce. Nezaket barındıran ses tonu yumuşacık çıkmıştı. Kendiside yatağın birazcık sağına doğru çekilirken daha rahat olmam için bana yer açmak istediğini anlamıştım. Başımı yastığa koyarken yüzümü Aruz'a doğru dönmüştüm fakat aramızdaki mesafeden bir tiren geçerdi. Dikkatle Aruz'a baktığımda kaşları ifadesizce kısıldı başını 'ne' anlamında hareketlendiğinde, " Dağ evi diyordun..." diye bir hatırlatma yapmıştım. Bakışları anladığını belli eden bir edayla kırpılırken "yatak diyordun, ben yatırdım diyordun.." diye eklemeye devam ederek ona baskı yaptım. Sağ kolunu başının altına dopru götürürken anlatmaya hazırlandığını belli eden bir nefes çekti ciğerlerine doğru. Nefes alışının bile kusursuz bir sesi vardı. "Dağ evi soğuktu." diye başladı sessizce. "Orası yazın bile kar görür...." dedikten sonra dudakları bilemiyorum der gibi bir şekil aldı. Kusursuz dudak çizgisi tekrar eski halini alırken bakışlarımı doygun renkli dudaklarından çekememiştim. "Yerde yatıp üşütmeni istemedim." dedi şefkat dolu bir sesle. İçimi eriten sesinin yumuşaklığı mıydı yoksa beni düşünmüş olmasının farkındalığı mıyd, bilmiyorum fakat ince bir sıvı göğsümden akarak midemi ısıtmıştı. Göremediğim mavilerimin parıldadığına yemin edebilirdim. Neyseki başını çevirmediği için o da göremiyordu. Kimin kendisinin sağlığını düşünen bir celladı olurdu ki... Odanın loş aydınlığında ay ışığı kusursuz çehresine gün gibi doğmuş ve bu gece tüm Aşağı Evreni es geçip, yalnızca Aruz'un muazzam güzellikteki kemikli yüzünü aydınlatmayı vazife edinmiş gibiydi. Gece ayın bembeyaz ve eşsiz ışığından nasibini alamayaşının feryadını ederken, Aruz nasıl şanslı olduğunun farkında bile değildi belki de. "Bakma öyle." dediğinde sessizliğe fazla alışmış olmam nedeniyle birden sıçramıştım. "N-nasıl bakmayayım? Nasıl bakıyorum ki?" diye sordum merakla. "Yiyecek gibi." dedi öyle dümdüz. Sanki kaçlarımın çatıldığını hissetmiş gibi gülmüştü sonra. "Yapma kaşını öyle," dedi gülümserken. Bakışları odasının tavanında gezinirken beni nasıl görüyordu? "Nasıl yapıyorum ki?" diye sordum yine. "Dövecek gibi." dedi. Ardından dudakları birleşerek gerilmiş bir yay gibi kıvrılmıştı. "Bakmıyorum da yapmıyorum da öyle. Hem görüyor musun sanki..." dedim sitem eder gibi. Başı yavşça bana dönerken bakışları bakışlarımda buluştu. Kehribarları gecenin ay sarısı tonundaydı. Bakışlarım tatlı tebessümüne mıknatıs gibi çekilirken buna mani olamadığım için mi bilmem, tebessümü biraz daha genişlemişti. Gülüşü... Size hiç gülüşünün güzelliğinden bahsetmiş miydim? Evet İlda, tam on üç kez! Eşsizdi. Hiçbir zaman çirkin gülmemişti. Gözüme en çirkin göründüğü ve ondan nefret ettiğim zamanlar bile sadece güldüğü zaman güzeldi. Siyahın içindeki beyaz gibi, acının eşiğinde minicik bir umut gibi, gecenin karanlığına doğan ay gibi... Ama bu sefer öyle içten gülmüştü ki, sanırım içini kıskanmıştım. "Gülme öyle..." dedim ifadesiz bir sesle bakışlarım dudaklarına çivilenmişti. "Nasıl gülüyorum ki?" diye mırıldadığında dudakları çok açılmadan usulca oynadı ama hala gülümsüyordu. 'Sevecek gibi...' "Sapık gibi!" dememle silenen tebessümünde bir parça pişmanlık bırakmıştım. Olsundu... İfadesi çatılırken bana daha fazla döndü. "Cadıya da böyle güldüysen ondan terketmiştir seni!" derken sesim asabiydi ama, Aruz'un çatılan ifadesinin neden yavaşça yumuşadığını anlamamıştım. Dudakları ağır çekimde tekrar kıvrıldı. "Onun terkettiğini nereden çıkarttın ki?" diye sordu sesindeki kışkırtıcılığın içimdeki çirkefliği dışarıya çıkartmaya yönelik bir çalışma başlattığından haberi bile yoktu. ifademi sakin tutmaya çalışmıştım. Nefes alış verişlerim dışında... O çoktan kontrolümden çıkmıştı. "Parlayı seviyordum evet..." dediğinde ifademin çıtılmaması adına kaşlarıma engel olmak için çok geçti! İsmiyle anınca Cadı olmuyor muydu, cadoloz karı! Neyse, sakin... Yanak içlerimi göremiyordu en azından. "... Ama beni terkeden o değildi." Ağır biçimde yutkundum. "O beni gerçekten çok seviyordu." diye eklediğinde artık sinirlenmeye başlamıştım. Bir elini çenesinin altına koyarak başını yastıktan ayırdı. "Ama... Onu ben terketmiş olsam da, biz severek ayrılanlardanık." Tutmayındı beni!! Yataktan hızla doğrulduğumda Aruz'un ifadesi aniden değişmişti. "Belli, pek seviyormuşsunuz birbirinizi! Tabi ben sevmediğim için kimseyi, anlamam öyle aşktan sevdadan, ama doğruymuş! Oysa herkes öldürürmüş sevdiğini!" diye bağırdım Aruz'a sebepsiz sebepsiz.. Niyeydi bu serzenişim bende bilmiyordum ama acayip haklı hissediyordum şuan. Aruz şaşkın şaşkın yüzüme bakarken doğrulttuğum sırtımı yatak başlığına yaslayıp kollarımı birbirine bağlamış ve bakışlarımı Aruz'dan çekmiştim. "Cadoloz karı, Böğrüne kafam kadar hançeri sokup çıkardı, gelmiş 'çik sivdik biz birbirimizi' diyor bana." diye hayıflandım sesimden arınamayan sitem eşliğinde. "Aptal mısın oğlum sen! Ederler öyle aşkın ızdırabına! Unut koçum o kadını!" diye azarladım Aruz'u "Tamam ayrıldın falan eyvalla, bi' adım attın. Yeni bir yol çizdin kendine... Neyine güvenerek geliyorsun lan sen o kadının burnunun dibine? Bu kadar mı çok güvendin ona? Seni sevdiğine, sana zarar vermeyeceğine..." gövdemi tamamen ona döndürüp bağladığım kollarımı çözerek bir elimi Aruz'un omzuna koydum. İfadem yumuşarken bakışlarım acırcasına gözlerine baktı. " O kadından sana fayda gelmez." dedim nasihat verir gibi. Derin bir iç geçirip yarası hala taze olan göğsüne kaydı bakışlarım. "Sil kalbinden bu Aşkı Aruz." dedim yumuşacık bir sesle. "Valla senin iyiliğin için diyorum." dediğimde, Aruz tutmuş tutmuşta daha fazla bastıramamış gibi bir kahkaha patlattığında kaşlarım çatıldı. Göğsünü tutarak yüzünü kırıştırmasına rağmen kahkahası devam ederken damarının patlayabileceği düşüncesi beni oldukça telaşlandırmıştı. "Aruz! Gülme!" dediğimde yüzüme bir saniye bakıp geceyi şenlendiren, ancak sağlığına zararlı olan kahkahasını kesmedi "Gülmekten öleceksin şimdi sus!" diye bağırdım korkuyla. Aruz bu söylediğimle daha fazla gülerken, ne yapacağımı bilememenin acizliği ile elim ayağıma dolaşmıştı. Yatakta bir ileri bir geri gidip ellerimi nereye koyacağımı bile kestirememiştim. "Düşünsene..." dedi gülerken. "Gülmekten ölen ilk insan olduğumu." diye ekledi ve boğazına sıkışan bir kahkahayı daha azat etti fütursuzca. Korkudan şimdi benim kalbim duracaktı. "Aruz sakinleş nolur! Damarın patlayacak şimdi!" gözlerini mavilerime dikip telaşımı umursamıyormuş gibi gülmeye devam etti. Neydi bu kadar komik olan. Güzel gülüyor dedim diye gülmekten ölsün istememiştim! Sen değil miydin, daha sabah kalp krizi geçirsinde ölsün, Ciğerleri su toplasında ölsün, Aman efendim beynine kan sıçrasında ölsün... Deyip duran İlda! Gülmekten ölmesimi koyacak sana! Bu farklı! Ne dediysem adam öyle gülüyor ki ölecek şimdi benim yüzümden. Benim yüzümden ölmesin diye ben şey et- Şey etme sen İlda. Aruz'un eli kolumu kavrayıp birden beni yaralı olan göğsünün biraz altına çektiğinde neye uğradığımı şaşırmış ve hareket edememiştim. Gülüşü yavaş yavaş sakinleşirken aniden beni çekmesiyle çarpma etkisi yarattığı ruhumun yanı sıra beynimin içinde tepişen keçilere mukâyet olmaya çalışmaya çalıştım. Sebepsiz yere hiç bir yere değmeyen ellerim, havada öylece asılı kalmıştı ve ben nereye koyacağımı bilemeyerek Aruz'un gövdesine yerleştirmiştim. Sonra bunun ne kadar saçma olduğunu farkedip, hemen geri çektim. Aruz bu hareketime de güldü. Delirmişti galiba bugün A desem gülecekti sanırım "İlda..." dediğinde cümlesinin devamı yoldaydı. Tam ağzını açmış konuşacaktı ki aceleci bir kıkırtı daha beklenmeyen bir anda kendini özgürlüğe bıraktı verdiği nefesine karışarak. "Hiç bu kadar gülmemiştim." dediğinde ifadem çatılmıştı. "Gülmedin gülmedin yaralanmayı mı bekledin ölesiye gülmek için!" diye kızdım ve bilin bakalım sonra ne oldu! "Aruz sus bak, benim yüreğime inecek sen gülerken!" oldukça endişe barındıran sesimden sonra Aruz'un kıkırtıları nihayet yavaşça kesildiğinde içimden tanrıya şükretmiştim. Göğsü düzenli alıp verdiği nefesiyle birlikte inip kalkarken Aruz'un göğsünde ne yaptığımı sorgulamak için aklım başıma yeni gelmişti. Birden kendimi geri çekmeye yeltendiğim sıra Aruz bunu yapcağımı anlamış gibi omzuma daha çok bastırdığında biçimsizleşen ifademle ona sorgulayıcı bir bakış attım fakat attığım bakış güme gitmişti zira kapalı olan gözleri bu bakışı görmemişti. "Aruz..." dedim sessizce, 'hı' mırıltısı döküldü boğazından. "Ben senin kolunun altında napıyorum?" diye sorduğumda derin bir nefes aldı ve "Kolumun altında değil, göğsümün altındasın İlda. " demesiyle bir yandan gözlerimi devirirken diğer yandan da "Yani?" diye sordum. "Kalbimin sesini oradan daha iyi duyarsın." dedi beni dumur ederek. Göğsüne saplanan hançer şüphesiz şimdi de benimkine saplanmıştı, zira kesilen nefesimin başka bir açıklaması olamazdı... Nefesi saç diplerimi okşarken, "Bütün gece kalkamazsın oradan! Madem hayatımdan endişe ediyorsun odana gitmemekte inat ediyorsun, sabaha kadar dinle o zaman kalbimi, öldüm mü kaldım mı takip et." dedi. Boğazımdan geçen yutku lünapark trenine binmiş bir çocuk gibi çığlık atarak yemek borumdan aşağı buyurmuştu. Çünkü o yutkunun boğazımdan akıp mideme düşerken çıkardığı sesi Aruz'un da duyduğundan emindim. "Parlaya aşık değilim ben." diye itiraf etti ama bu itirafını neye borçluyduk bilmiyorum. Öyle ki o konudan çıktığımızı bile unutmuştum ben. Sen Aruz'un son dediğinden öncesini hatırlıyor musun ki İlda? 'Evet!' Diye sırıttım iç sesime Kalbimi dinle. Dedi... O dediğinden öncesini diyorum zaten... Düşündüm... Hayır. ☑️☑️ İç sesimden yediğim görüldü ile An'a geri dönüp, "Sevindim." dedim Aruz'a sonra yanlış anlaşılacağını düşünerek hemen "Yani senin adına!" diye ekledim. Dudaklarını saçlarıma bastırdığında, Öptüğü yerden başlayıp bütün vücudumu ele geçiren uyuşma hissine tıpda ne diyorlardı bilmiyorum fakat, sanırım halk ağzıyla tabiri caiz ise üstüme inme inmişti! "Güya seni oradan ben çıkaracaktım... Kafam öyle karıştı ki, elim ayağıma dolaştı İlda, Ne yaptığımı düşünmedim bile. İlk defa kendimi çaresiz hissettim." derken sesi fısıltıyı andıracak kadar sessizdi. Sıkıntıyla kocaman bir nefes verdi "Aklımda tek bir şey vardı o da; Senin oradan sağ çıkman." yutkundu. "Teşekkür ederim." dediğinde omuz silktim. "Ben bir şey yapmadım." diye mırıldadım. Gerçekten de öyleydi. Onu oradan çıkarmam mucizeydi. Cadı'nın bana herhangi bir zarar verememiş olması ve Aruz ölmeden onu tapınaktan çıkartabilmiş olmam ve baykuş... Hepsi mucizeydi. "Yaşadın." dedi Aruz. Kaskatı kesildiğimde teşekkürü onu kurtardığım için etmediğini anlayarak bakışlarımı hızla Aruz'a çıkardım. Göz kapakları kafamı ona doğru kaldırmamla açılırken kehribarları mavilerime tatlı bir selam verdi. Kaşlarım iyice çatıldığında gülümsedi ve iki kaşımın ortasına dudaklarını bastırdı. Oraya yumuşacık bir buse bahşedip geri çektiğinde minik öpücüğünün nasibinden alnımda eksik kalmamış ve Aruz'un sıcacık dudaklarının altındaki tenim çaresizce erimişti. Aruz'un haberi yoktu belki ama, dudakları dokunduğu yerden ruhumu emiyordu. Ruhum dudaklarına mazhar olma arzusuyla kıvranmıştı. Adem elmasını hareket ettiren sıvının sebep olduğu ses ile ağırca kırptığım gözlerimin ardından "Teşekkür ederim." diye fısıldadı tekrar. Sıcak nefesi alnıma çarpmıştı. Gözlerimi sıkıca yumduğumda güçlü bir şekilde yutkundum. Nefesimi tutarsam kalbimden gelen sesi duyar mıydı? Portakal suyuna kahve dökülmüş... Solunum yollarımda çiçek açtı herhâlde... İNSTAGRAM=@irisliler
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE