Boynuma giren rahtsız edici ağrıyla başımı koyduğum, sandalyenin sırtından yavaşça kaldırdım. Neredeyse tutulayazmış boynumun gergin sinirlerini hareket ettirir ettirmez ağrı hissettiğimde yüz hatlarım istemsizce buruşmuştu. Gözlerimi açmadan başımı sağa ve sola hareket ettirerek boynumdaki rahatsız edici gerginlikten kurtulmaya çalıştım. Sırtımı doğrulttuğum an gelen esneme isteğine karşı koyamayarak, elimin tersini iki seksen açılmak üzere olan ağzıma götürmüştüm. Esnerken istemsizce çıkan o nahoş sese aldırmadan gerildikten sonra göz kapaklarımı yavaşça açmaya çalıştım.
Geçici bir bulanıklık gözümün önünden süzülerek aktığında Aruz'un beni izleyen çakmak çakmak bakışlarıyla buluşmuştum. Uyanmıştı. Dudaklarımda beliren tebessüme engel olmadım.
"Ağrın var mı?" diye sordum sandalyemi ona biraz daha yaklaştırırken. Başını olumsuz anlamda sallarken ifadesi dümdüzdü.
"Ağzında kuruluk? Herhangi bir kasılma..."' Vb,' der gibi cümleyi uzatarak kestiğimde Başını belli belirsiz tekrar olumsuz anlamda salladı.
"Peki sana herhangi bir şey getirmemi ister misin? Su, ağrı kesici, meyve suyu fala-"
"İlda." diye kesti beni. Açık kalan dudaklarımı kapatarak başımla 'efendim' der gibi bir hareket yaptım.
"Odana git. Her yerin tutulacak burada. Dinlen biraz ben iyiyim" dedi zorlukla yutkunurken. Kaşlarım hafifçe çatılmıştı
"Seni rahatsız mı ettim?" diye sordum merakla. Üç gündür onunla bu oda da kalıyordum, ameliyattan sonra gözünü daha dün gece açmıştı ve ilk defa doğru düzgün cümle kuruyordu, onun da, 'odana git' içerikli olmasını beklemiyordum.
"Ayrıca rahatsız ettiysem de, gidemem. Kusura bakma hiç, rahatsız ol azıcık." dedim sitem ederek. "Ölüyordun sen! Yanında kalacağım belki bir ihtiyacın falan olur. Belki şu nabzına bağlı 'dıııt dıııt' diyen şey durur." dediğimde Aruz küçük bir ses çıkararak güldü. Başını iki yana sallayarak sarılarını, mavilerimle birleştirdi.
"Lalin zaten her on dakika da bir gelip ölmüş müyüm, yaşıyor muyum kontrol ediyor" dedi. Sesinde deminki gülüşünden küçük bir parça tını, ve alaycı bir ton kalmıştı. Espri yapılacak bir durum değildi. Kalbini dört santimle ıskalayan ve aort damarına ciddi zarar veren bir hançer yarası almıştı. Hayati riski hala devam ediyordu çünkü damarı dikmek hiç kolay olmamıştı tekrar patlaması olasıydı. Aruz saatlerce süren ameliyatta on ünite kan kaybetmiş, ve on ünite kan takviyesi almıştı. Kalbi tam üç kez durmuş ve doktorlar üç kez tekrar döndürmüştü. Kalbinin durduğu saniyelerde geri dönene kadar beşer dakikalık aralarla beynine oksijen gitmemişti ve sonuncusunda on dakika kadar oksijensiz kalmıştı. Doktorlar uyanacağından bile umutsuzken o şuan karşımda espri yapıyordu. Komikse bile beni güldürmedi.
O gece Aruz'un üç defa kalbi dururken ben kaç defa ölüp, kaç defa dirilmiştim bilmiyorum. Benim yüzümden ölecek diye aklım çıkmıştı. İlla ki ölürdü bir gün, ama eceliyle ölsündü.
Mesela kalp krizinden ölsündü.
Beynine kan sıçrasındı.
Ak ciğerleri su toplasındı.
Beddua eder gibi de olmasındı ancak.. Ne bileyim ölsündü ama benim yüzümden ölmesindi. Kalbinin her duruşunda vicdan azabından ben ölecektim.
"İlda, çok yoruldun." dedi bıkkın bir ifadeyle. "Yeter artık git yat sen, iki gecedir sandalyede uyuyorsun." düşüncesini sevsinlerdi.
"Uyurum ben. Rahat o sandalye." dediğimde bu söylediğime kendimi bari inandırabilmiş miydim? Aruz bıkkın bir nefes verirken sağ eliyle yarasına bastırdığında yüzü buruştu. Sanırım nefes alışverişleri yarası yüzünden rahat değildi. Kapı tıklatıp ardından komut beklemeden açıldığında kapının arasından sızıp içeriye giren kafa Aka'ya aitdi. Sandalyemde geriye yaslanıp Aka ya baktığım sıra Aruz'un bakışları da benimkilerle birlikte kapıya yöneldi.
"Geçmiş olsunlar efendim.. Hoşgeldin teyze oğlu." dedi Aka, bedeni de nihayet kafasıyla birlikte içeri girerken.
"Gelen sensin. Sen hoş geldin" Aruz'un sesinden, hasta yattığı direkt belli oluyordu.
"Yok ondan değil. Sen tahtalı tarafa gittin gittin geldin ya geçen gün, onu diyorum. Eee? bu sefer temelli mi geldin bari, kalıcı mısın kesin? "
Aka'nın bu hallerine alışmıştım artık sanırım. Onda ciddiyet diye bir kavram yoktu. İçinde bulunduğu her durumda zevzekleşiyordu. Aruz'u kan revan içinde getirdiğimizi gördüğünde bile,
'Amanın... Dağ gibi adamın haline bak! Bende bu gün arabasına arkadan vurdurduğumu nasıl söyleyeceğim diye düşünüyordum. Yırttım şükür. Her şerrin bir hayrı oluyor işte' demişti.
Hatta ameliyattan yeni çıkmış Aruz'un başına gelip burnunu sıktırmış, parmakları arasında sıktığı Aruz'un burnunu iyice sündürmüş, burun deliklerine peçete falan sokmuştu. 'n'apıyorsun!' diye sorduğumda ise
'çok zevkli! Bak bak izle' deyip, dudaklarını işaret parmağıyla baş parmağı arasına almış ve 'balık ağzı' yapmıştı...
Sadece sıkmakla da kalmadı ve sesini değiştirip; ' Senin esprine tüküreyim Aka, Ağzımı rahat bırak uyanırsam ağzına sıçarım Aka' diyerek Aruz'un ses taklidini bile yapmıştı. Artık ondan her şeyi bekliyordum ama ciddi olmasını; Asla! Tabi Aruz'un bütün bu olanlardan hiçbir zaman haberi olmayacaktı! Gözlerini devirerek bakışlarını Aka'dan aldı ve elindeki poşete indirdi.
"Ne getirdin?" diye sordu Aruz. Aka elindeki poşete bakıp "He, ablam hasta ziyaretine boş gidilmez deyince, bende gelirken bunu aldım" dedi poşeti Aruz'a uzatırken. Aruz poşeti tıpkı, tembel hayvan'ın bambu ağacın bir öbür dalına uzanırkenki ağırlığı gibi ağır ağır açtığı zaman içinden çıkan şeyi gördüğümde aşırı bir tepki vererek Aka'ya baktım.
"Kadın pad'i?" dedi Aruz soru sorar gibi elindeki Pad ambalajına anlamsızca baktı. Sanki biraz daha incelerse ıslak mendil olarak görebilecekmiş gibi evirip çeviriyordu.
"Heaa. " Aka çok normal bir şeymiş gibi cevap verirken oturduğu tekli koltuğa iyice yaslandı
"N'apacağım oğlum bunu ben?" diye sorguladı Aruz haklı olarak. Kadın pad'i ile bir erkeğin yapabileceği şeyler sınırlıydı tabii...
"Ay gününde kullanırsın" dedi Aka muzip bir ifadeyle. Aruz'un yüzünde 'öldürmem ama süründürürüm' ifadesi belirince Aka güldü. "Şaka şaka." derken ki rahatlığı takdire şayandı.
"Yaran kanarsa bastır diye... Paraya kıydım! Emiciliği en kuvvetli olanından aldım bak. Sargı bezlerinden falan daha iyi. Ultra emici!" Aka kadın ped'inden, son teknoloji, çağ harikası bir şeyden bahseder gibi bahsederken Aruz'un boş bakışları hala tepkisizce Aka'nın yüzündeydi. Ciddi ciddi Aka'nın ne anlattığını dinyor gibiydi. Ameliyattan sonra hala kendine gelememiş olmalıydı.
" Ulan öyle bir kan kaybettin ki, eczanelerin bile sargı bezi stoğu tükendi. Gömleklerimi heba ettim senin yüzünden." dedi sitem ederek. "Bu cimriler var ya bu cimriler!" derken eliyle beni işaret etmişti. "Bir tane bile vermediler Ped'lerinden. Yine etrafındaki en vefalı benmişim teyze oğlu! Ama olsun... Senin canın sağolsun, giden gömlek olmuş..." gururla kendisini ifade eden Akaya bakarken istemsizce gözlerim kısıldı. Aka birden yerinden hızla doğrulup, Aruz'un pad'i tutan ellerini tuttu.
"Bundan sonra bunu yanından asla ayırma! Kendime de aldım ha birtane! Devamlı cebimde artık." dedi tembihler gibi. Aruz, Aka'nın ne dediğini anlamıyormuş gibi boş boş bakıyordu.
"Aka..." dedi nihayet. "Vicdanım sızlıyor" derken sesini kaplayan hüzün içtendi. Ama sanırım sızlayan vicdanından ziyade yarası olmalıydı. İkisini birbirine karıştırıyor olması muhtemeldi zira ikisi de aynı yerdeydi.
"Senin kafana çok mu vurdum lan ben!" Aka'nın Aruz'u merakla dinleyen bakışları son cümlesiyle ifadesizleşirken, mimiklerinin hareketi kırılmış gibi bir tavır alarak ellerini Aruz'unkinden çekti ve geriye yaslandı.
"Nankörsün insan oğlu!" dedi sitem ederek. İstemeden gülmüştüm. Bakışlarını farklı bir noktaya çevirmesinden çok geçmemişti ki hızla doğruldu. "Tıbbi bir madde bu tıbbi!" diye salladı işaret parmağını. Çok geçmeden yine Aruz'un ellerini tuttu birden. "Lan iyileş bir önce ya. Patladım sıkıntıdan üç gündür beni kimse dövmüyor" yakınarak söylediği şeye kaşlarım şaşkınlıkla çatılırken, onun ifadeside sesi de oldukça ciddi çıkmıştı. Hatta baya sıkıntılı çıkmıştı. Manyak olduğunu biliyordum ama yine de şaşırmıştım. Aruz başını geriye atarak sabır dilenir gibi nefes verdiğinde "İlda da üç gündür yanından ayrılmıyor zaten. Kıskanıyorum seni gidip bende dürttüreceğim valla kendimi çok sıkıldım" diye söylendi sıkıntıyla. Aruz'un dudaklarından sesli bir 'of' nefesi döküldü
"Dürttür kendini Aka. Dürttür ve bu zahmetten bari kurtar beni" dedi Aruz yakınarak. Sıkıldığı çok belliydi.
"Kalbimi kırıyorsun." demişti ama kırılmaya müsait bir kalbi olduğu söylenemezdi. Hatta nasıl esnek bir yapıya sahipse, her şeyi dalgaya alan bir kişiliği vardı. Sanırım kalbi onu pek umursamıyordu. Yani lafın gelişi söylemişti. Aruz derin bir nefes aldı tekrar bıkkınlıkla.
Aka, "Ya İlda... çay falan yok mu? Dilim damağım kurudu. " dediğinde Aruz doğrularak, "Kalk git, yürü! Hasta ziyareti kısa olur hadi. Çay may yok! Hadi! " dedi nezaketten oldukça uzak bir üslupla. Elinden gelse Aka'yı yaka paça kovacaktı ancak, durumu pek müsait olmdağından ses tonunun sertliği çocukcağızı yerinden kaldırıp ayaklandırmaya yetmişti. Aka boynunu bükerek kapıya doğru giderken bile göz ucuyla Aruz'a bakmaya devam etti. "Ayıp!..." diye söylendi yüzünde kınıyormuş gibi bir ifade belirmişti. Tam dışarı çıkmıştı ki kapıyı açıp tekrar kafasını dar aralıktan içeri soktuğunda başımı yavaşça iki yana sallarken gözlerimi devirdim.
"Pad'ini yanından ayırma bak lazım olur!" dedi muzip bir edayla. Kaşınıyordu. Aruz'un fırlattığı Pad ambalajını görür görmez kafasını kapıyla duvarın arsından hızla çekerek kaçtı. Pad ise kapıya çarpıp yere düşmüştü. Elimde olmadan keyifli bir kahkaha patlattım. Aruz'un çatık kaşlarının odağı ben olduğumun farkında olmama rağmen buna aldırmadım. Yerimden kalkıp yere düşen pad'i alırken bile gülmeye devam ediyordum. Elimdeki pad ambalajına bakıp bakışlarımı Aruz'un kehribarlarıyla buluşturduğumda "N'apayım bunu?" diye sordum. Omuz silkerken ifadesi yumuşamıştı. o
Onun da dudakları kıvrılmamak için kendini zorluyordu.
"Ne bileyim al koy dolabına lazım olur." dedi ciddi tutmaya çalıştığı sesiyle.
"Aaa, yok olmaz! " dedim, pad'i göstererek. "Bu senin birinden hediye aldığın ilk pad!" derken sesimin çatallaşıp kahkahaya dönüşmesine engel olamamıştım. "Mutlaka saklamalısın ömür boyu" diye ekledim kahkahamın aralarına sıkıştırdığım kelimelerle. Yüz ifadesi daha fazla dayanamayıp sırıttığında başını iki yana sallayarak gözlerini benden kaçırdı. Dişlerinin mükemmel sıralamsı bir kez daha boy gösterdi podyumlarda. Gülmek yakışıyordu... Gülmek ona çok yakışıyordu ama, ne kadar da az gülüyordu.
"Pad getirmiş adam ya!" dedi gülerken. İşaret parmağını bir anda bana doğrultup yüz ifadesi ciddileştiğinde "Bundan hiç kimseye bahsetmeyeceksin!" dedi tehditkar bir tınıyla. Dayanamayıp daha fazla gülmem kaşlarını daha fazla çatmasına sebep oldu.
"İlda!" dedi sesinda uyarı barınıyordu. 'bilmem' der gibi bir mimik yaparken onu iyice sinirlendirdiğimin farkındaydım. Bundan kesinlikle zevk alıyordum.
"Seni öldürürüm!"
"Derken bile ölüme benden daha yakınsın." dedim biraz daha sakinleşerek. Aruz'un bakışları yatağa uzanan bedenini süzdü ve sıkıntıyla ofladı.
"O zaman kendimi öldürürüm" dedi ciddiyetle. Söylediği şey karşısında ifadem düzleşirken onun kehribar bakışları mavilerime tırmandı.
"Ben ölmeyim diye kendini intihara sürükledin sonuçta resmen." muzipleşen ifadesi karşısında ezildiğimi hissetmiştim. Bakışlarımı ondan kaçırıp odadaki herhangi bir noktaya sabitledim.
"İlda, bir daha böyle bir şeye kalkışma." dedi muziplikten arınmış ciddiyet kokan sesi.
"Benim yüzümden ölecektin."
"Sana bir şey olabilirdi!" dedi sertçe.
"Bana olmadı, sana oldu." keşke bana olsaydı da ağrısından, gülmekte bile zorlandığı yarasının vicdan azabını yaşamasaydım.
"Ne olursa olsun." dedi söylediğimi dikkate almadan. "Bir daha öldüğümü görsen, kendini tehlikeye atmayacaksın." Ciddiyetle söylemiş olsa da yüzümde manidar bir tebessüm belirdiğinde kaşları çatıldı.
"Dedi, beni defalarca öldürmekle tehdit eden ve çok cesur öldürme eylemlerinde bulunan adam. " samimiyetsiz tebessümüm yüzümde genişlemişti. Kuru bir yutkuyla adem elması hareketlendiğinde bakışları ifadesizleşmiş ve gözlerindeki ışık matlaşmıştı. "Evet.." diye mırıldandı.
"Seni yalnızca ben öldürebilirim. Bir gün ölmen gerekirse, canını alan kişi ne Parla, ne de bir başkası olabilir." dedi ifadesiz sesiyle.
"Cadı'yı öldürdüğün gibi mi?" diye sorduğumda yüzüme çevrilen bakışları donmuştu. Gülümsedim. Geçtiğim konunun bir öncekiyle olan alakası ne kadar da beyhude idi.
"Cadı Parlanın öldüğü gün, benim doğduğum gün bugün demişti hatırlıyor musun?" diye sordum sesim düzdü, ne bir ima, ne de iğneleyici bir tını kullanmamıştım.
"Cadı. Kendisini senin öldürdüğünü söylemişti. Düşündümde... Ölüm denen şey yalnızca fiziki olmuyor gerçekten... Cadının söyeliği tek anlamlı şey bu. " kaşları çatılırken ifadesi ne dediğimi anlamaya çalışıyor gibiydi
"İnsanların bazen sadece ruhları ölür. Bazen bir ölüden tek farkın... Nefes alabiliyor olmandır." diye mırıldadım. " Cadıyla sevgiliymişsiniz." dedim birden. Konudan konuya geçmekte üstüme yoktu. Kehribarları hala ifadesizken belli belirsin başını salladı. Sanırım söylediklerimle aralarında bir bağlantı kuracağımı bekliyordu. Ne yazık ki o soruyu dudaklarım benden izinsiz sormuştu, o yüzden hayır, burdan biyere bağlamayacaktım. Adem elması oynadığında yutkunduğunu anlamıştım.
"Parla öldü." dedi sessizce. "Hem bende, hem kendinde." dediğinde beni bu zahmetten kurtararak deminki sorduğum soruyu bir önceki cümlelerime kendisi bağlayıvermişti. Söylediği şeyin altında yatan anlam ise çok büyüktü. Deminki söylediğimin Aruz'un lügatındaki tercümesi bu oluyordu.
İnsanların bazen sadece ruhları ölür.
Parla da artık onun için ölü bir ruh olmalıydı.
Geçmişte belki sevgilisydi, sevdiğiydi, aşık olduğu kadındı... Ama şimdi mazisine bile yakışmıyordu. Aruz onu mazisine bile yakıştıramıyordu. Çünkü, o Parla değildi, artık değildi. Aynı bedendeki başka bir ruhtu; Leydiydi...
Parla ölmüştü, hem Aruzda, hem kendinde.
"Onu senin öldürdüğünü söylemesindeki sebep ne?" diye sordum öylesine sorar gibi. Omuz silkti.
"Kendi yarattığı enkazına suçlu arıyor. " dedikten sonra bakışlarını yavaşça bana çevirdi. Ve kehribarlarının rengi karamele boyandı. "Olduğun kişi için birilerini suçlayabiliyorsan. Dönüştüğün şeyden sende memnun değilsindir." dedi hislenerek. Bir şair gibi konuşmuştu.
"Yani Cadı yaşadığı hayattan memnun değil mi? Aslında herkese hükmetmek istemiyor mu." diye sorduğumda gülümsedi. Gerçek değildi gülümsemesi. Gamzesi bile gelmek istememişti bu gülümseyişine.
"Parla hırsına yenik düştü. Artık neye sahip olursa olsun onu hiçbir şey mutlu etmeyecek." dedi düz bir sesle.
"Kolyeye sahip olabilmek için seni hançerledi Aruz. O kolyeye sahip olduğunda bile, sence mutlu olmaz mı?" diye çıkışmıştım adeta onun düşüncesini yalanlamak ister gibi. Derin bir nefes alırken kaşları birleşmişti. Yarası tam göğsünde olduğu için nefes alırken bile canı yanıyordu. Acı bir ifadeyle yutkundu.
" Bana su doldurur musun. " dediğinde ricası üstüne başımı sallayıp komidinin üzerindeki sürahiyle bardağın yarısına gelecek kadar su doldurdum ve içmesine yardım ederek Aruz'un ağzına götürdüm. Parmaklarıyla benim parmaklarımın üzerinden bardağı tutarken bardağı ona bırakmamı için herhangi bir tepkide bulunmamıştı. Su dan biraz içip bardağı hafifçe ittiğinde doyduğunu anlayarak geri çekildim ve bardağı tekrar komidin'in üzerine koydum. Kapıyı çalmadan içeri girenin kim olduğunu, o tarafı göremesemde,
"İlda, gel bir şeyler ye ben dururum burda" demesiyle gelenin Lalin olduğunu anlamıştım. Henüz ben bir şey söylemeden,
"Sende durma. Gidin ikinizde beni rahat bırakın! Öleceksemde rahat rahat öleyim bari ya!" diyen Aruz'a gözlerimi devirip Lalin'e baktım.
"Aruz'unkini hazırladın mı?"
"Hazır hazır. İlaç saatinden hemen önce getireceğim" demesiyle başımı salladım.
"Sen kal gitme sakın. Git diye yalvarsın gerekirse. Hatta yalvart bence çok eğlenceli oluyor." deyip Laline göz kırpmamla Aruz sıkıntılı bir nefes vermişti. Adımlarımı kapıya yöneltip, gülümseyerek odadan çıkarken kapıyı nazikçe kapatmıştım. Yemek kokusu evi sarmıştı resmen kokunun çizdiği hayali çizgide süzülerek mutfağı bulduğumda Aka ile göz göze gelmiştim. Aruz'un odasından kovulmuştu ancak, demek ki hala gitmemişti.
"Naber?" dedim göz kırparak. Elinde sandvich tarzı ekmek arası bir şey vardı. Büyük bir ısırık aldıktan sonra
"uyu, sundun?" dediğinde kaşlarım onu anlamadığını belli ederek kısılmıştı. Sanırım 'iyi, senden?' demek istemişti ancak ağzındaki lokmadan dolayı konuşamamıştı. Güldüm.
"Önce ağzındakini bitir!" dedim azarlar gibi yaparak. Omuz silkip kocaman bir lokma daha ısırdı.
"Pamir nerede?" diye sordum etrafıma bakınıp görememiştim. Aka 'bilmem' der gibi bir mikik yapıp "Lalin'e sormak lazım." dedi huzursuz bir ifadeyle. Onun bu tavrı doğum günü gecesinde de dikkatimi çekmişti fakat sorma fırsatı bulamamıştım tahmin edersiniz ki... Kaşlarım şüpheyle çatılırken, "Pamirle aranda bir sorun mu var?" diye sordum. Bunu beklemiyor olacaktı ki afallayarak ağzındaki lokmayı çiğnemeyi bıraktı. Masanın üzerindeki su bardağına uzanıp ağzına götürdü bir kaç yudum aldıktan sonra başını olumsuz anlamda sallayarak "Yo.." dedi. "Neden olsun?"
'Bilmem...' der gibi dudak kıvırıp "Bana pek hoşlanmıyormuşsun gibi geldi de." dedim hemen sağ çaprazındaki sandalyeyi çekip otururken.
"Hoşlandığımı söyleyemem" diye mırıldandı ifadesizce. Sandvich'inden aldığı lokmaları küçülmüştü.
"Neden hoşlanmıyorsun?" diye sorduğumda omuz silkti ve ekmeği masaya bırakarak dirseklerini masanın üzerinden çekti.
"Kaşları biçimsiz..." dedi alakasızca. Tekrar mimikleri 'bilemiyorum' ifadesi aldıktan sonra "Sırık..." diye devam etti. "Sevimsiz işte. Hoşlanmıyorum." dedi hızlıca, ve ekmeğine uzanıp tekrar büyük bir lokma ısırdı.
"Anladım" dedim başımı bunu belli edercesine sallayarak.
"Ne Anladın!" diye hızlıca aorduğu soruyla telaşa kapılmış ifadesini gizleyemeyerek kocaman gözleriyle gözlerime baktığında kaşlarım yavaşça kısıldı. "Sevimli bulmadığını..." diye yanıtladım tereddüt eder gibi bir tınıyla. Yavaşça başını sallayıp gözlerini benden kaçırdı ve ekmeğini yemeye devam etti. Saydığı sebeplerin hepsi de asıl neden olmayacak kadar saçmaydı. Özellikle sebep diye sunduğu 'kaşları biçimsiz' cümlesi kadar saçma hiçbir şey duymamıştım. Aralarında her ne vardıysa Lalin'le ilgili olduğu aşikardı. Üvey de olsa kuzeniydi Lalin, belki de onun Pamir yüzünde üzülmesi canını sıkıyor olabilirdi.
"Afiyet olsun." dedi Lalin. Elinde sürahi ile mutfağa girerken ikimizde ona döndük. Tam da aklımdan o geçerken gelmesi çok manidardı. İyi insan lafın üstüne gelir diyecektim ama nasıl iyi bir insandıysa düşüncemin üstüne gelmişti.
"Her şey olur, ama 'afiyet' biraz zor." dedi Aka yüzünü ekşiterek. Lalin'in bu sözle aniden kısılan kaşları sözün bizzat sahibi olan Aka'ya çevrildiğinde, Aka elindeki sanvich'e iğrenerek baktı.
"Ne var bunun içinde? Kesin beni zehirlemeye çalışıyorsun!" Lalin'in sinirlenen ifadesi doğrudan kendine Aka'yı muhattap almış ve tehlike çanları mutfağı sallarken, Aka Lalin'in yüzüne bile bakmamıştı.
"İldaya dedim ben onu zaten. Sana zehir zıkkım olsun Aka!" dedi öfkeyle. Aka Lalin'e yayvan bir mimik yaptıktan sonra sandcvih den büyük bir ısırık daha aldı. Lalin onun bu hareketine daha da sinirlenmiş olacak ki bir hışımla yanımıza kadar gelip Aka'nın ağzına götürdüğü ekmeği sertçe çekti ve." Yok sana sandvich! Bok ye! Zehirlenirsin mehirlenirsin üstüme kalırsın sonra!" diyerek elindeki sanvichle beraber Sürahiyi koyduğu tezgahtan alarak çeşmeden su doldurdu ve mutfaktan çıkarken Aka'ya göz ucuyla bir bakış attı. Aka'nın afallamış bakışları yavaşça düzleşirken sıkıntıyla nefes verdi "Çirkin cadı..." diye mırıldandı. Şu ifadesine gülmemek için yanaklarımı ısırmıştım çünkü çok tatlı görünüyordu.
"Ne diye uğraştın kızla durup dururken lob lob götürüyordun sandvich'i gayet de." dedim yumaşak bir sesle. Gözlerini büyüterek bana baktı "Aç olduğum için yedim! Tadı çok kötüydü!" diye tamamen yalan söyleyerek çıkıştığında başımı iki yana sallayarak güldüm.
"Kendini kandırıyorsun." dedim gülerek. "Beni değil." diye ekledim ardından. Akanın kaşları yavaşça düşerken, "saçmalama." diye mırıldandı ve sandelyeden usulca kalkarak açık olan bahçe kapısından verandaya doğru çıktı. Masanın üstündeki meyve suyu sürahisini elime alıp iki bardak meyve suyu doldurdum ve Aka'nın ardından bende bahçeye çıktım. Bahçe salıncağına oturmuş usul usul salıncağı sallarken beni görmesiyle sallanan koltuğu yavaşça durdu ve oturmam için müsade etti. Salıncağa utururken Meyve suyunun birini iki elinin arasına koydum.
"Pamir'i sevmemenin, Lalinle bir bağlatısı olabilir mi?" diye sorduğumda, "Tabiki de hayır!" diye yanıtladı beni tepkili bir şekilde. Şuan küçük bir oğlan çocuğu görüyordum sanki karşımda. Kızlara sataşan ve onların saçlarını yolan yaramaz bir oğlan çocuğu gibi bakıyordu Aka. Tek kaşımı 'Hadi ama...' der gibi kaldırarak ona baktığımda başını iki yana salladı.
"Lalin, Pamir'e aşık ve bunu çok belli ediyor" diye mırıldandığımda tepki vermemişti. "Onun Pamir yüzünden üzüldüğünü düşünerek Pamir'e ısınamıyor olabilir misin?" diye sordum daha çok soru değilde teşhis koymuş gibi söylemiştim. Bir süre yanıtsız kaldıktan sonra pes edercesine 'bilmem' der gibi mimik yaptı.
"Ona neden kötü davranıyorsun Aka?" bu kez merakla sorduğumda, Aka sıkıntıyla nefes verdi. "O da bana kötü davranıyor." dedi küçük bir çocuk savunması yaparak.
"Aka..." dedim 'yapma' der gibi. "Sen istesen gayet kibar ve nazik olabilirsin ona karşı. Bana olduğun gibi..." derken bir elimle omzuna dokunmuştum. Omzu sıcacıktı.
"İnsanlar iyi davranınca iyi ki varsın deyip gidiyorlar İlda." diye mırıldandığında, bir anda içimde bir parça keskin bir şeye çarpıp zedelenmişti sanki... Ses tonunun ilk kez bu denli ona ait olduğunu hissetmiştim.
"Acısını paylaşmadığım hiç kimse bir gün gitme tercihinde bulunmadı. İnsanlar umursadıkları insanlardan vazgeçiyorlar İlda... Umursamadıklarının ise yanlarında olup olamamsını bile umursamıyorlar zaten. Umrunda olmamak bazen güzel oluyor." dedikten sonra bıkkınlıkla başını geriye doğru atıp, benimkinin aksine daha koyu olan mavilerini yıldızlara bahşetti.
"Karşındakiler seni hem umursadıklarını söyleyip hem canını acıttıklarında asıl daha kötü oluyor... Hani güvenini kıranlar acıtır ya seni bir tek. Güvenmediğim zaman acımıyorum bende. İyi davranmadığım zaman üzülmüyorum artık, iyi davrandığım zamanlar kadar... Umursamadıklarımda daha rahat hissediyorum, umursadıklarımdan ziyade. " sıkıntıyla bir nefes daha aldı. Ne diyeceğimi bilememiş afallamış bir vaziyette onu izliyordum. Şaşkınlığım Aka'nın gerçek olmamasıydı. Aka içinde başka birini saklıyor, dışanda başka birini gösteriyordu. Bi' an utanmıştım onun hakkında türettiğim teorilerden. Elimdeki meyve suyunu küçük sehbanın üzerine koydum ve kollarımı açarak Aka'nın başını göğsüme doğru çektikten sonra iki elimi de öbür omzunda birleştirdim. Saç dipleri nar çiçeği ve limon gibi kokuyordu. Dudaklarımı Aka'nın başına bastırdm ve yumuşacık bir kokusu olan saç diplerine yanağımı yasladım.
"Şöyle bir cümle okumuştum." dedim kaşlarım düşünür gibi çatılırken, onunda bakışlarının kısıldığını hissetmiştim. "Kalbiniz ne kadar temiz olursa olsun. Karşınızdakinin düşüncelerine göre yargılanacaksınız." dediğimde başını hafifçe sallamıştı. "Evet" diye bir fısıltı döküldü dudaklarından.
"Ama beni böyle yargılamasını ben istedim" hemen arkasından söylediği şeyle kaşlarım yavaşça çatıldı. " Hem.. Bazen hoşumada gidiyor... " dediğinde ses tonun arasına karışan küçücğk bir neşe kırıntısını seçebilmiştim. Kollarımı daha çok sıktım. "Çok eğlenceli onun ifadesinin şekilden şekle girdiğini izlemek." dedikten sonra güldü. Kısa bi süre duraksadıktan sonra bende ona eşlik ederek gülmeye başladım. "Aşırı komik değil mi ama?" diye sordu gülerken. "Bilmem, dikkat etmedim hiç. Yani... Hiç öyle bakmadım açıkçası" dediğimde başını iki yana salladı "Gözleri kocaman oluyor, ve kaşları birleşiyor böyle iyice" deyip gülmeye devam etti.
"Nedir bu kadar komik olan?" sesiyle rden çatılan kaşlarımla sesin geldiği yöne doğru dönerken kollarımı Aka'nın bedeninden ayırdım.
"Sesiniz ta yukarıya kadar geliyor. Ne sizi bu kadar neşelendiren şey?"
"Senin ne işin var burada!" diye çemkirdim karşımda göğsünü tutarak verandaya çıkan Aruz'a. Bakışlarımı Aruz dan çekip Laline çevirdiğimde "Engel olamadım dinlemedi beni" dedi Lalin mahçubiyetle. Elinde serum direğiyle bahçe koltuğuna oturan Aruz'a dönüp kötü bakışlarımı kehribarlarına çıkarttım.
"Eğer o damarın patlarsa seni öldürürüm Aruz!" demele Aruz yüzüne alaycı bir sırıtış yerleştirerek kehribarlarını mavilerimle birleştirdi.
"Eğer damarım patlarsa, söz veriyorum sen öldürene kadar ölmüş olacağım." dedi dalga geçer gibi.
"Lalin! sana güvenip indim ben!" bütün sinirimi ondan çıkarırcasına Lalin'i sorgulamıştım. Lalin bakışlarımın altında ezilirken gözlerini benden kaçırdı. "Haklısın... Özür dilerim." diye fısıldadı ben hala ona bakarken.
"Kızma kardeşime. Ben kalktım o da bana zarar vermekten korktuğu için durduramadı. Durdurmasına da izin vermedim zaten."
"İyi halt yedin!" diye tersledim bu seferde Aruz'a dönerek. Aruz umursamazca masanın üzerindeki meyve suyuma uzandı ve yüzünü buruşturarak tekrar arkasına yaslandı. Sinirle salıncağa tekrar otururken dizlerimi de kendime çekerek ayaklarımı salıncağa yerleştirdim.
" Burası rahat değil..." dedi Aruz sırtını dikleştirirken Aka'ya döndü. Aka elindeki meyvesuyunun pipetiyle oynarken hiçbir tepki vermiyordu. Aruz kalkmış bahçeye gelmiş meyve suyumu almış, hiç umrunda değildi. Benim ise hepsi ayrı ayrı çok umrumdaydı. Özellikle meyve suyum... Ben içerdim onu daha...
"Şşş" dedi Aruz. "Kalk oraya ben oturacağım" Aka başını yavaşça kaldırarak Aruz'a baktığında 'hayır' anlamında omuz silkmişti. Bu hareketiyle Aruz'un kaşları birbirine yaklaşırken "Lan kalksana rahat edemedim diyorum." dedi sessizce ama sertçe. Aka bakışlarını tekrar Aruza çevirip " Git yat ozaman yatağına abicim! ben mi dedim kalk gel diye?" diye terslediğinde Aruz'un kaşları halay pozisyonu alarak çatılmanın her pozisyonuna şöyle bir girip çıkmıştu.
" Lan ben seni kovmadım mı? Ne işin var daha senin benim evimde?" diye sordu Aruz sertçe. Aka bugün en çok yaptığı şeyi yaparak tekrardan omuz silkti.
"İlda burada. Gidemiyorum." dedi ve hemen ardından başını omzuma yaslayıp saçını kedi gibi koluma sürtmüştü. Bunun üzerine kırmızı görmüş boğaya dönen Aruz yarasına aldırış etmeden sertçe yerinden kalkarak Aka'nın kolundan tuttu ve hızla ayağa kaldırdı. Aruz, Aka'yı tekli koltuğa sertçe yerleştirdikten sonra sallanan koltukta yanımda oturarak geriye yaslandı ve "Oh be! Rahatladım valla" dedi keyifle. Aka, bakışlarını Aruz' dan çekip söylene söylene geriye yaslandı ve meyve suyundan birkaç yudum daha içti.
Mutfağa açılan kapıdan içeriye Pamir girdiğinde onunda gözleri Aruz'u bulur bulmaz kaşları biçimli bi şekilde çatıldı.
"Bunun ne işi var burada lan?" dedi sertçe. Bakışları hepimizin üzerinde hesap sorarcasına bir tur gezindiğinde, "Engel olamadım... Bahçeye çıkacağım diye tutturdu." diyen Lalin'de durdu gözleri.
"Ne demek engel olamadım Lalin! Gerekirsen büyü yap ben mi vereyim sana aklı!" diye sertçe kızdığında Lalin'in bakışları suçlulukla yere düşmüştü.
"Şifacılar, büyünün vücuduna kötü sonuçlar doğurabilecek etkileri olabileceğini söyleyince-"
Pamir Lalin'in sözünü keserek ateş saçan bakışlarıyla "Böyle burada oturuyor olması daha mı az kötü sonuçlu etkilere sebep olur Lalin! Biraz akıllı ol ya!" diye sesini yükselttiğinde,
Aka, "Bağırıp durma kıza! Adama laf geçirebildiğimiz mi var! Kız ne yapsın? Aşağı tükürse sakal yukarı tükürse bıyık. Her türlü canına susamış gibi davranıyor bu manyak" dedi çenesiyle Aruz'u göstererek. Lalin'in bakışlarına şaşkınlık misafir olurken başını yavaşça kaldırıp kendisini savunan akaya kocaman baktı. Aka Lalin'e bakmıyordu muhattabı Pamir'in biri mavi diğeri kahve olan renkli gözleriydi. İfadesini ise görmeniz gerekirdi.
"Hakkımda yorum yapmayı keser misiniz! Canım nasıl isterse öyle yaparım. Yaptığım şeyler, beni öldürecekse de, ölecek olan benim! Ot gibi yatıyorum günlerdir. Rahat bırakın beni artık! Bunaldım!" dedi Aruz bıkkınlıkla. Bakışlarımız ona çevrilmişti.
"Geber!" dedim sinirle ve yerimden kalkıp mutfağa açılan kapıya yöneldim. Zaten meyve suyumuda o içmişti. Kendime ve Lalinle, Pamir'e de bir bardak daha çıkarttım ve herkese meyve suyu doldurdum. Bir tepsi bulup meyve sularını tepsiye aldıktan sonra veranda ya tekrardan çıkıp tepsiyi küçük sehbanın üzerine bıraktım. Alan alsındı. Servis yapamayacaktım birde.
Tekrar sallanan salıncağa ani bir oturuş yaptığımda Aruz elini göğsüne gütürerek ağzından küçük bir inilti fırlatmıştı. Ona baktığımda bu yaptığıma pişman olmuştum ancak ifademi bozmadım.
"Oh olsun!" dedim sinirle. Dudakları kıvrılıp pis pis güldüğünde bakışlarımı ondan ayırıp önüme çevirdim.
"Sen neden geldin?" dedi Aruz Pamir'e bakarak. Pamir'in bakışları yavaşça beni buldu.
"Baykuş olayı kafamı çok kurcaladı.." dedi pamir şüphekar bir sesle. Boş bakışlarıma maruz kalan bakışları benden ayrılıp Aruz'a çevrildi.
"Onu araştırdım. Ve birde, onu dağın eteğinde arabada bırakmıştım. Ama oraya gittiğimizde bizden önce Tapınaktaydı." dediğinde çatık kaşlarının karşısına tekrar beni almıştı. Aruz'un da düşünceli bi şekilde birbirine yaklaşan biçimli kaşları beni bulurken başımı yavaşça iki yana salladım.
" İnanın hiçbir fikrim yok. "dedim düz bir sesle. Ardından açıklamak için dudaklarımı araladım.
" Ben, arabadan dışarı çıkmıştım. Hava alıyordum arabanın hemen önünde. Sonra güçlü bir rüzgar ve çok yakın gelen bir kanat sesi duydum. Çok geçmeden bembeyaz bir baykuş uçmaya başladı üstümde. Daireler çizerek etrafımda uçuşuyordu. Çizdiği daireler bir süre sonra rüzgarı etkisi altına alarak kasırga meydana getirdi. Aynı tapınaktaki gibi! " dedim kanıtlama çabasıyla. " Beni içine aldı ve metrelerce savurdu kasırgadan fırladığımda tapınağın önündeydim. " dedim yaşadıklarımı hatırladığımda benimde ifademi tekrardan bir şaşkınlık kaplamıştı.
" İçeri girdim. Altı kadın heykeli olan bir havuz gördüm. " dediğimde" Altın çeşme. " Diye mırıldandı Aruz. Çeşmenin adı neden Altın çeymeydi bilmiyorum ama tamamen taşdan yapılmıştı.
" Bir süre sonra cadı ile Aruz girdi içeri. Konuştular biraz ve sonra..." Pamire bakıp omuz silkerek".... Biliyorsun. " diye eklediği de Pamir hafif başını salladı. Lalin ve Aka bizi merakla dinliyorlardı çünkü, bizi evimize kadar bırakan kasırganın sırrını onlarda oldukça merak ediyorlardı.
"Altın çeşmenin adı neden Altın Çeşme? Bir anlamı var mı?" diye sordum yeri değildi belki fakat, o kadar anlamlı şeyin içinde çeşmenin ismi çok anlamsız gelmişti.
"Aslında adı Altın çeşme değil." dedi Aruz beni nazikçe yanıtlayarak. "Altı Çeşme' dir doğrusu." dediğinde kaşlarım düşünceli bir biçinde çatılmıştı. Aruz tepkimi gördüğünde gülümsedi. Ona gülümsemek yakışıyor demiş miydim?
"Muhafız heykellerinin her biri farklı bir çeşmedir. Altı muhafız heykelinin tuttuğu tasların her birinden de havuza su boşalır. Boşalan su'dan altı kase içenin tuttuğunun altın olacağına inanılır. Ancak çeşme bir inanç çeşmesi. Yalnızca gerçekten ve sorgusuz sualsiz inanan kişi için kutsal olan bir su olacağı söylenilir. İnanmayana ise sefalet getirip ömür boyu yoksullukla yaşayacağı düşünülür " dedi Aruz tane tane açıklayarak. Sonra güldü " İnsanlar kendine o kadar güvenmiyor ki, daha o su dan bir damla içen olmadı. " dedi. Gülümseyerek. " Yani çeşmenin asıl ismi Altı Çeşmedir ama, altınla bir bağlantısı olduğu için midir, yoksa dil sürşmesi midir... Çeşmenin adı ağızdan ağıza günümüze Altın Çeşme diye gelmiş. " Çok anlamlıydı.
" Sorun şu," dedi Pamir hepimizin dikkatini çekerek. " Bir baykuşumuz var... Ve, işin tuhafı..." diye konuşmalarının nefes arasını uzun tutarak dikkatimizi çekmeyi oldukça iyi başırıyordu.
"Esfanede de geçen bir baykuş var. Silva. Izac'in Marlie için yarattığı evcil bir kuş. Ancak Marlie Baykuş'a Ormanın hükümdarı, yani Silva ismini veriyor. Kitaplardaki çoğu efsaneye göre kuş Marlie' nin soyu kuruyana kadar yaşayacak." dedi Pamir. Ceketinin iç cebine uzanarak dört defa katlanmış bir kağıt çıkardı . Kağıt eskiydi ancak üzerine çizilmiş bir resim vardı.
Elle çizilmiş bir eser gibi duran resmi gördüğümde gözlerim büyülenircesine bakışlarım resime aktı. Baykuş baykuşa tabii ki de benzerdi ancak, bu baykuş resimdekine gerçekten çok benziyordu. Marlie olduğunu düşündüğüm kadının benimkiler gibi uzun beyaz saçları vardı. Gözlerim boynundaki kolyeye kaydığında o meşhur tılsımın bu şekilde göründüğünü düşünmüştüm.
"Ancak kitaplar Marlie'nin öldüğünü düşündükleri için Baykuşunda onun ölümüyle birlikte yok olduğuna inanıyorlar."
"Buradaki baykuşlar normalde böyle şeyler yapabilir mi?" diye sordum Aruz'a dönerek. İfadesi düşünceliydi ama başını kesin bir şekilde iki yana salladı. "O halde Marlie'nin soyu devam ediyor demektir bu?" dedim sorar gibi. Bu kez Pamir'e bakmıştım . Keskin bakışları buz mavilerime çok dikkatli bakıyordu.
"İlda, benim merak ettiğim daha çok; baykuş neden senin karşına çıktı?" diye sordu. Bilmiyordum.. Dudaklarım bunu belli edercesine bir mimik yapmıştı. Aruz Pamir'in bu sorusuyla birden kolumdan tutup beni kendine doğru çevirdiğinde gözleri anlamadığım bir sebepten ötürü kocaman olmuştu.
"Dadın ne zaman seni terketti İlda?" diye sordu hızlıca. Kaşlarım düşünür gibi çatılırken gözlerimi kısarak "Geçen sene..." diye mırıldandım. "Hangi ay olduğunu hatırlayabiliyor musun?" diye sordu ardından. Düşündüm. Havalar henüz yeni yeni ısınıyordu.
"Sanırım, Nisan gibi falan.." dedim tereddüt ederek. Aruz'un bakışları iyice kısılırken "Cadı'nın kolyeyi tapınaktan çaldığı zamanlar..." diye mırıldandı. Oda emin değilmiş gibi kaşları düşünceli beri biçimde çatılmıştı. "Evet?" dedi Pamir onu onaylarcasına ama Aruz' un ne demek istediğini anlamamış gibi söylemişti bunu.
"Dadısının adı Rana." dedi Aruz bakışları derinleşmiş sesi ise oldukça düz çıkmıştı.
Rana, Rabeta, Rafella, Rosen, Rasha ve Rarita
Bunlar altı İris'in altı Muhafızlarıydı.
BÖLÜM SONU
İNSTAGRAM=@irisliler