14. BÖLÜM "Baykuş"
İNSTAGRAM=@irisliler
"Hayır..." diye mırıldandım duyduklarımı idrak etmekte zorlanıyordum. Kollarımdaki eller beni odadan dışarıya sürüklerken gözlerimin odağı Aruz du.
"Eğer o kızın kılına zarar gelirse. Yemin ederim çok pişman olursun Parla!" dedi Aruz sertçe. Cadı'nın dudaklarında iğrenç bir sırıtış peyda oldu.
"Bebeğim... Bana altın yumurtlamış bir tavuğu kesmek, bende istemem." dedi dudaklarını büzerek. "Ama tavuğum, horozumu ayartıyor."
Bakışlarımı Balgard' a çevirdiğimde zift rengi bakışlarıyla buluşmuştum. Göz bebeklerinden katran akıyordu. Akıttığı zehir doğruca bakışlarıma ulaşırken, o katranın kimyasında ne gizliydi, kapkara gözleri hangi bilmediğim dilde konuşuyordu... Çözemiyordum. Kollarımdaki eller beni odadan tamamen çıkarttığında gözlerimin son durağı Balgard'ın kara gözleri olmuştu. Bilmediğim bir lehçesi olan kara gözleri...
Atlı Asker, asırlar önce bir yemin etmişti. Bu yemin öyle bir yemin di ki. Bir Asr'ı, zaptedilmez, arsız cadıların gazabından koruyabilmiş büyük bir semboldü. Marlie'nin en güvenilir hizmetkarı, tılsıma sadakat yemini etmiş ve tılsımı mühürlemişti. Kolye yalnızca Askerin sadakat duyduğu kan'a itaat ediyordu. Sadık kan Marlie'nin kanına hürmet ettiği için, kolye yalnızca Marlie'nin kanını taşıyan kişiye sadık olabilirdi. İşte cadının karın ağrısı da buydu. O bir melezdi, hiç bir zaman ne tam bir İris, ne de tam bir insan değildi. Mutlak güç kalitesiz kanına karışmıştı ve fıtratı gereği bir yumruk darbesiyle bile ölebilecekken, kanına karışan asalet sayesinde kolyeyi taşıyabiliyordu. Ancak, gücüne sahip olamayacak olmanın onu çıldırttığı tahmin edilebilir bir gerçekti.
Atlı Asker kanını isteyene dek kolyenin gücü mühürlü kalacaktı. Bu bir çeşit ritüel, koruma kalkanı gibi bir şeyin yerine geçmesi için yapılmış basit ama güçlü bir ritüeldi. Asker İris'i korumakla yükümlü yegane kişi olduğu için elbette en sadık kan onunkisi olmalıydı. Taş da bu sadakatten beslenecek ve Mutlak gücü sonsuza dek saklayacaktı. Atlı Asker'in kendisi de, soyu da, İris'i korumak ve ona itaat etmek için yaşayacaklardı.
Kutsal taş, Askerin damarlarında süzülen asil kanı artık hiç bir zaman sıradan olmayacak şekilde damgalamıştı. Tılsım bu yemine şahitlik etmiş ve mührü kabullenmişti.
Gel gelelim ki, Süvari' nin asil kanı, nasıl yemin etmişse asırlar önce Çeşmenin altında, şimdi de, Tılsımda ki yemini Altın Çeşme'nin altında o asil kanıyla yıkayacaktı ve yemin ancak bu şekilde bozulabilecekti.
Bunları Aruz'la kütüphaneye gittiğimiz gün herhangi bir kitabın rasgele bir sayfasını açtığımda okumuştum. Marlie'nin en güvenilir askeri bir Süvariydi. Bunun anlamı; Atlı askerlerin Lideri demekti. Kitabı her kim yazdıysa yemini bozacak nesilden için Kanı bozuk demeyi tercih etmişti çünkü kan kutsaldı. Yeminde öyle.
Aruz'un Süvari olduğunu kendisinden öğrendiğimde tüm bunlar arasında bir bağdaş kuramamıştım ancak şimdi her şey çok netti, ve her şey için çok geçti... Her saniye, adımlarım bilinçsizce uzaklaşırken, Aruz asırlar öncesinde atasının ettiği yemini bozmaya adım adım yaklaşıyordu. Tüm bunlar benim yüzümden miydi? Cadı 'bir çağı kapatıp yeni bir çağ yaratabilecek güç' e' sayemde mi ulaşacaktı?
Başımı demir bir yüzeye yerleştirdiklerinde ruhsuzca rasgele bir noktaya bakıyordum. Boynuma değen keskin ve soğuk metalin bile ne olduğunu düşünecek bilince sahip değildim.
"Dur!" dedi Balgard'ın tanıdık sesi. Buz mavilerim sesini takip ederek, Balgard'ın yüzünü buldu. Zift karası bakışlarının muhattabı bendim.
"Efendim, Leydim öldürmemi emretti." dedi, yüzünü merak edipte hiç bakmadığım adam. Onu yalnızca parmaklarının kolumda bıraktığı iziyle hatırlayabilirdim.
"Öldürmeyeceksin!" Sanırım bu şerefe Balgard kendisi nail olmak istemişti.
"Lord'um. Emrinize karşı gelmek gibi olmasın, ancak, infaz emrini Leydim verdi. Bağışlayın." boyunmun ısısına alışan soğuk metal tenimden kalktığında, yüzünü merak etmediğim adam 'kesik ve hızlı' bir nefes almıştı. Nefesinin sesine karışan bir başka ses ise; yayından fırlayan bir ok'un havayı delip geçerken sebep olduğu o ince ve tiz çıkan 'fırlama' sesiydi. Ok'un bir yüzeye saplandığında oluşturduğu tok sesi ise çok geçmeden seçebilmiştim. Ancak sonrasında yere düşen bir ağırlığın çıkarttığı gürültü, neyin sesiydi... İşte onu bilmiyordum. Balgard'ı, elindeki yayı fırlatıp bana doğru koşarken gördüğümde, kaşlarım çatıldı. Başımı hızlı bir tepkiyle, yüzünü hiç merak etmediğim adamın, biraz önce olması gerektiği yere doğru çevirdim. İri cüssesi baktığım yerde değildi ancak, gördüğüm bir yerdeydi.
Toprağa öylece uzanmış napıyordu hiç bir fikrim yoktu.
Balgard yanıma ulaştığında başımı koymaya davam ettiğim metal yüzeyden kaldırarak avuçları arasına aldı. Ciddi bir ifadeyle yüzümü inceledikten sonra etrafına bakındı. Gözleri araziyi iyice tarayıp tekrar buz mavilerimi bulduğunda,
"Şimdi seninle anlaşalım." dedi kendinden emin bir sesle. "Bana bir can borcun var." Keskin bakışları bakışlarıma uyarı ateşi etti.
❄️
Arazi'nin dışına kadar soluksuz koşarken elbisemin eteği dikenlere takılıp zedeleniyordu. Şuan bunu umursayacak psikolojim yoktu yaşadıklarımın keşmekeşi zaten başlı başına psikoloji düşmanıyken bundan sonraki yaşantıma normal bir insan gibi devam edemeyeceğimden de emindim. Yolun sonundaki arka arkaya park edilmiş iki arabayı görmemle derin bir nefes alıp çok kısa nir süre soluklandım. Hemen sonra daha hızlı koşarak arabaların önüne geçtiğimde bacaklarımın son gücünü tüketmişcesine dizlerim ıslak toprakla buluşmuştu. Beni gören adamların ikisi de anlamsız bir ifadeyle birbirlerine baktıktan sonra tereddüt ederek bana yaklaşma eyleminde bulundular.
"İyi misiniz." dedi aralarından biri.
"Aruz'u çıkarın" diyebildim. Ard arda hızlı alıp verdiğim nefesimin arasından. Anlaşılmayacak derecede kesik çıkmıştı kelimelerim "Aruz'u içerden çıkarın!" diye tekrarladım. Bu kez deminkinden biraz daha anlaşılırdı cümlem. Kendi aralarındaki bakışmaya son verdiklerinde biri bana daha çok yaklaşıp koluma destek vererek ayağa kalkmama yardımcı oldu. Elindeki telefonda hızlıca bir kaç parmak hareketi yaptıktan sonra kulağına götürdü. Telefonun ucundaki ses duyulana kadar adamı genel bir inceleme fırsatım doğmuştu. Klasik tip takım elbisesiyle sıradan bir koruma imajına sahipti. Bunu çok saçma bulmuştum çünkü, takım elbiseler bu tarz bir operasyona katılmak için oldukça rahatsız kıyafetlerdi. Koruma olmanın kurallarını falan öğrenmişlerdi herhalde. Hiç profesyonel görünmüyorlardı.
"Erez abi. Kız çıktı." dediğinde, nihayet çalan telefona cevap verildiğini anlamıştım. Bir süre karşı tarafın konuşmasını dinledi takım elbiseli adam. "Abi, Aruz bey içerdeymiş. Kız Aruz'u çıkartın diye geldi ama... Bize planda bundan bahsedilmedi. N'apalım abi?" dedi kararsızca.
Sanırım, Aruz'un akıbetini telefonun öbür ucundaki ses belirleyecekti...
Bir süre konuşmadı kolumdaki adam sonra kısa bir baş hareketi yaptı diğer adama. Diğer adam arabanın kapısını açarken kolumdaki adamın sesi," Tamam abi. Araziyi terkediyoruz." dediğinde, kapıyı açan adamın kısa süreliğine duraksadığı gözümden kaçmamıştı. Adam bana bakmadan,
"Aruz bey siz çıktıktan sonra kesinlikle içeriye girmememiz konusunda emir vermiş. Arabaya binin araziden çıkıyoruz. " diye komut verdi mekanik, düz bir sesle. Kaşlarım çatılmıştı.
"Ne demek emir vermiş? O plan her neydi ise, bozuldu! Aruz'u öldürecekler içerde! Çıkartmak zorundayız onu!" diye bağırdım. Güvendiğim dağlar saniyeler içinde yerle bir olmuştu. Aruz'u orada bırakamazdım. Adamın ifadesi değişmemişti.
"Aruz bey içerde kalacağını biliyordu. Plan yalnızca sizi çıkartmak için kuruldu. Bundan sonrası bizde değil malesef..." dediğinde ona inanamayarak baktım. Gözlerindeki mahcubiyete tükürmek istiyordum.
"Plan falan kalmadı seni aptal! İçeri girip herkesi taramanız gerekiyor! Öldürecekler Aruz bey'ini!" diye bağırdım boğazımı yırtılırcasına. Adamın bakışları yere düşmüştü. Bana bakmadan arabanın kapısını açtı ve koluma baskı uygulayarak beni zorlanmadan içeri oturttu. Adamları da en az onun kadar SALAK'tı işte. Aruz'da tam bir salaktı. Beni çıkarmak için kendini teslim etmişti salak. Gerçi, kendini teslim ettiği kişi kimdi ki...
" Birde sevgilisiymiş... " diye fısıldadım yeni yeni idrak eder gibi. Bin değil, on bin parçalı bir yapbozu tamamlamaya çalışıyor gibiydim ve parçaların hepsi birbiriyle aynıydı sanki...
Ama, sevgili olsalardı Aruz'u niye yakalamaya çalışsındı ki... Mantıken zaten avcunun içinde olmaz mıydı?...
Ozaman niye Leydi müsveddesi CADI, Aruz salağına 'Sevgilim' diyordu, İlda!
Beynim bulamaç gibiydi. Her şey öyle saçmaydı ki, dadımın olduğu rüyalardan birinde gibiydim. Resmen aklıma tecavüz edilmiş gibi hissediyordum. Uyuşmuştu beynim. Tıkanmıştı algılarım.
"Durdur arabayı." diye mırıldadım. Sesim düşündüğümden daha kısık çıkmıştı. Adam ayağını gazdan çekmeksizin dikiz aynasından çatık ifadesiyle yüzüme baktı.
"Durdur " dedim, dikiz aynasındaki bakışlarıyla konuşarak. Ne yapacaktım? Eve gidip Aruz'u mu bekleyecektim?
Adamın dikiz aynasında ki gözleri benden ayrılıp tekrar yola döndüğünde anlamıştım ki, arabayı durdurmayacaktı. Rica edende kabahatdi! Arka tarafı ön tarafa bağlayan boşluktan faydalanarak ön koltuğa geçtiğimde, adamın bakışları şaşkınlıkla bana çevrildi. Ne yapacağımı az çok tahmin eden ifadesi oldukça çatılmış bir şekildeyken, bakışları yüzümle, yol arasında gidip geliyordu. Önüme düşen dağılmış saçlarımı özenmeden kulağımın arkasına sıkıştırdıktan sonra, bir deli cesaretiyle direksiyona uzanmıştım. Zaten beklediği hamlem karşısında nasıl bir tepki vereceğini bilememiş. "Hanımefendi napıyorsunuz kaza yapacağız!" diye bağırmıştı adam. Oysa ben bu olasılığı nasılda düşünememiştim!
"Durdur dediğimde durdursaydın, kaza yapma ihtimallerin yüzdelik üzerinde eksikere düşerdi." Adamın, yol ile benim aramda gidip gelen kara bakışlarına korku yerleştiğinde direksiyonun hakimiyeti biraz daha bana geçmişti. Bu gece ben, ben değildim. Zaten ben kim'dim? Onu da bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı, o da; direksiyon çevirmeyi bile beceremeyecek kadar, araba kullanmayı bilmediğimdi...
Adamın transa girmiş bakışlarının, arabayı düz yoldan çıkardığımı idrak etmesi biraz gecikse de, fark ettiği an frene basmasıyla, cinsinin ne olduğunu bilmediğim ama irice bir gövdesi olduğunu çok iyi bildiğim, koca ağaca toslamamızı engellemişti. Üzerine yaslanmam nedeniyle, el frenini güçlükle çekti ve dehşete kapılan bakışları yüzüme sabitlendi. İfadesinin aldığı hal gayet normaldi. Neticede demin az daha ölüyordu... Öne atılan gövdemi yavaşça geriye yaslayarak ellerimi direksiyondan ayırdım.
Nefes nefese kalmıştım, kalmıştık! Bunun nedeni demin yaşadığımız ultra üst safha adrenalin ve son derece ileri düzey panik'ti. Adam hiçbir şey söylemeden yalnızca boş boş yüzüme bakıyordu. Tüm bunların sebebi sanki ben değil mişim gibi, hiç oralı olmadan kesik kesik aldığım nefeslerimi düzene sokmaya çalışıyordum. Durdurmasını söylediğimde durduracaktı. Hiç öyle bakmasındı... Beni bağlamıyordu! Aruz'u sağ salim çıkarttığımızda ondan da özür dilerdim ama, bu gece ben, ben değildim. Bana karşı gelmesindi!
Kapımın beklemediğim bir anda birden açılmasıyla sıçrayarak, öfkeli nefes alış veriş seslerinin, kısa sürede arabayı dolduran sahibine döndüm. Kolumdan tuttuğu gibi beni arabadan çıkarmıştı ve kapıyı kapatıp sırtımı kapıya yasladı.
"Napıyorsun kızım sen! Öldürtecek misin kendinizi!" diye bağırdı. Yüksek desibelde ki ses dalgaları sertçe yüzüme çarpmış ve öylece bakakalmama sebep olmuştu.
"Ben..." diyebilmiştim yalnızca. Gerisi yoktu. Gelmemişti. Adamın burnundan aldığı nefesleri saymaya başlamıştım. Oldukça hızlı nefes alıp veriyordu. Solunumu hiç düzenli değildi insan sağlığına doğrudan tehlike oluşturabilirdi. Doğrusunu yapmak istiyorsa; Kesik değil, derin nefes alarak ağzından vermeliydi...
"Derdin ne? Ne diye intihara sürüklüyorsun kendi? Üstelik yanında benim adamımla birlikte?" diye kükredi. Sahi bu adam da nerden çıkmıştı? Demin yoktu. Herhangi bir cevap vermediğimde adam yasladığı ellerini arabadan çekerek küfreder gibi bir nefes vermişti.
"Delireceğim anasını satayım ya! Sıyıracağım ya!" diye söylendi arkasını dönerken. Bedeni daha ileri savrulmuştu.
"Batur!" dedi tanıdığım bir ses. Sesi bir kaç adım uzaktı. Bağırmıştı. "Noluyor burda. Niye burada durdunuz?" dedi sorgulayıcı bir tınıyla. Her bir kelimesinde sesi birer adım daha yaklaşmıştı. Beni arabadan çıkaran adam histerik bir kahkaha attı. Gülüşü bile sinirliydi.
"Hava güzel. Yengeyi de aldık, Dedik çekelim sağa oturur piknik yaparız! Rüzgarda tatlı tatlı esiyor böyle... Gel sende Pamir! kadeh tokuştururuz manzaraya karşı, çok güzel." dedi eliyle etrafı göstererek. Bilhassa alaycı bir sesle, sitem eder gibiydi. Pamir adamın söylediklerine aldırmadan, yanıma doğru gelip omzuma dokunduğunda Bakışlarımı usulca yüzüne kaldırdım.
"İyi misin? " diye sordu tereddüt ederek. Başımı ağır biçimde aşağı yukarı sallarken bakışlarım yalanımı itiraf eder gibi sulanmıştı. Omzumdaki eliyle beni kendine doğru çektiğinde yüzüm göğsüne kapanmıştı. Neden böyle yaptığını anlamamıştım ancak vücudumun kaskatı kesildiğini kollarıyla bedenimi sardığında fark etmiştim.
"Geçti..." dedi yumuşacık bir sesle. Fakat, neyin geçtiğini ikimizde bilmiyorduk. Göz pınarlarıma tırmanmak için çabalayan bir kaç damlaya fırsat doğmuştu ve kendilerini pınarlarımdan aşağı doğru çekinmeden bırakmışlardı. Burnumda sızlamıştı yüzsüz gibi. Mavilerim yaşarmıştı ya, o eksik kalırdı sızlamasaydı. Azıcıkta o akacaktı, sırasıydı çünkü... Geri çekildiğimde Pamir'in mahçubiyet kırıntıları olan ifadesine bakıp yutkundum. Burnumun akmasına izin vermeyerek içime çekmiştim. "Aruz kaldı." dedim titreyen sesimle. "Benim yüzümden." diye hıçkırmıştım.
"Çıkaralım onu oradan Pamir! Kimsenin kanı benim yüzümden dökülmesin! Altın Çeşme dediler. Çarmıha asacaklar onu Pamir! Çıkartalım onu ordan. Ölmesin benim yüzümden! Beni bıraksınlar diye geldi o-"
"İlda tamam. " diye kesti beni yumuşak sesiyle. Telaşımı mı görmüyordu yoksa kendisi mi fazla rahatdı? Her şeyi söyleyememiş miydim yoksa? Ne kadarını anlatmıştım? Neden benim kadar paniklememişti?
" Çarmıha asacaklar Aruz'u." diye tekrarladım telaşla.
" Kanını dökeceklermiş, Altın Çeşmede! Dayanamayacak olursa Cadı seve seve acısına son verecekmiş. " Ses tonum çaresizliğin hangi tınısıydı tarif edemiyordum. Pamir ifadesizdi. Yalnızca başını sallamkla yetinmişti. Tepkisiz bakışlarında cevap bulabilmek için mıh gibi bakıyordum gözlerine. Bakışlarım bir çift göz bebeğinde gidip geliyordu ama, ne, mavi ve kahverengi'den farklı bir renk, ne de boşluktan farklı bir ifade seçemiyordum biçimli yüzünde.
Derince bir nefes aldı. Biri mavi diğeri kahverengi olan gözlerinin kapağı ağır çekimde kapandı. Tekrar açılması bir kaç saniye sürmüştü. Bakışlarını bana değirmeden biraz önceki adama yönlendirdi.
"Adamları al. Alfrod dağına gidiyoruz." dedi emir kokan sesi. Batur, diye seslendiği adamın göz bebekleri afallayarak bir saniyeden fazla bakakalmıştı Pamir'in artık kendisine bakmayan bakışlarına.
"Plana sadık kalmazsak Aruz bizi Öldürür!" dedi Batur itiraz ederek.
"Eğer ölmezse, öldürsün kardeşim!" Pamir'in sesi keskin çıkmıştı. Sesiyle görünmez bir nokta koymuştu ve sanki kimse aksi bir fikrini sunamazdı artık. Havayı buz gibi kesen sessizlikten anladığım kadarıyla bu defa emirler Pamir'den geliyordu ve Aruz'un akıbeti artık Pamir'in dudakları arasına geçmişti. Biri mavi diğeri kahverengi olan bakışları bana döndüğünde belli belirsiz gülümsedim.
"Gel" dedi bir elini omzuma koyarak bana yön vermişti. "Pamir!" dedim aklıma gelen şeyle. Sesim tekrar telaşa kapılmıştı. Pamir'in çatılan ifadesi bakışlarıma indi. "Aruz orada kaldı neden dağ'a gidiyoruz?" binmem için kapıyı açarken çatılan ifadesi de yavaşça düzleşmişti.
"Altın Çeşme demedin mi sen? " diye sordu beni nazikçe arabaya oturturken.
"E-evet..."
"Altın Çeşme Tapınakta İlda. Aruz'u Alfrod Dağ'ına götürüyorlar." dedi ve bir çocukmuşum gibi emniyet kemerimi kendisi bağlayıp kapıyı kapatmıştı.
❄️
Gece... Güneşin Dünya ile yaptığı anlaşmanın her gün son bulduğu noktaydı. Güneşin paydos verdiği yerden vardiyasını Ay' ın devraldığı ve aydınlatmak konusunda güneşten daha becereksizce sergilediği faliyetin son bulacağı şafak vakti yakındı. Yaklaşık bir iki saattir çıkmaya çalıştığımız Alfrod Dağ'nın zirvesi. Ay'ı en yakın görebileceğimiz tek konumdu. Dolunay geceyi üşenerek aydınlatırken, dipsiz okyanusun dalgaları ay'ın ışığını ayna misali dağıtıyordu. Zirveye yaklaştıkça Ay'ın paha biçilmez görüntüsü daha da büyüleyici bir hal alırken, manzaranın tadını çıkartamayacak kadar endişeliydim.
Göz kapaklarım, hakları varmış gibi ağırlaşıyordu. Engebeli yokuşun sarsıntılı geçen yollarını aşmak, beni iyice mayıştırmış, göz kapaklarımla verdiğim savaşa yenik düşmenin eşiğinde bırakmıştı. Buz mavilerim mağlubiyeti kabullenircesine perdelerini kapatırken, kendimi uykunun tatlı kollarına yüzsüzce bırakışım irademin şimdiye kadar ki, en sabırsız vazgeçişiydi. Uykuyla aramdaki üç günlük küslük sona ermiş, kısa süreliğine de olsa dünkü gibi mecburiyeten barışmıştık.
İçinde bulunduğum araç'ın hareketi kesildiğinde, sallanan beşiği durmuş bir bebeğin uyanışı gibi açmıştım gözlerimi... Sanki hiç uyumamış da, zaten her şeyin farkındaymış gibi.
"İlda. Seni eve bıraksaydım zaman kaybederdim. O yüzden senden şunu isteyeceğim." dedi dikiz aynasını kullanarak bakışlarını benimkilerle birleştiren Pamir. "Arabada kal." Ciddiyeti iki kaşının arasındaki çizgi kadar keskindi. Kalmazdım. Tahmin edebiliyordu ama yinede bir şansını denemişti. Ona alay dolu bir ifadeyle baktığımda gözlerini devirdi.
"Bak, sen akıllı kızsın. Arabadan çıkman sadece bizi endişelendirip hata yapmamıza sebep olur. Panik yaparız. " dedi ve bakışları daha da derinleşti. "Arabada kal!" Sesinde ikna edici hipnozik bir ton vardı. Oyle ki, cümlesiyle iradem dışında başımı sallamıştım. Bir saniye daha baktıktan sonra. Bakışları dikiz aynasından ayrılmış ve kapıyı açarak arabadan çıkmıştı. Nezamandır orada beklediğini bilmediğim bir adamın, kapının kapanmasıyla
"Abi, Cadı ile nasıl baş ederiz? Bizi hisettiği an hepimizin tek saniye de nefesini keser!" dediğini duymuştum. Sesinde ki telaş kendisini gizlemiyordu.
"Valmörsün koçum sen! Korkma bu kadar. Bende bilmiyorum napacağız, ama düşüneceğim bir şeyler. " Pamir'in sesiyle kaşlarımı çatmıştım. Kapının önünden ne ara ayrılmışlardı bilmiyorum ama kafamı camdan çevirdiğimde görünürde kimse yoktu. Görünürde her hangi bir tapınakta yoktu. Usulca arabadan inip temiz havanın ciğerlerimi şenlendirmesine izin verdim. Ağaçların doldurduğu ormanı uyanık tutan baykuşların gür sesiydi. Bu sesler Ay' ın burunduruğu altındaki gecenin, başka hayatların yeni başlayan gün'ü olduğunu kanıtlıyordu
Bir gölge uçtu, ağaçların sakin yapraklarını rüzgara satmıştı. Tozu dumana katan kanat çırpışlarının sesi gittikçe yaklaşırken bilinmezliğin verdiği boş bakışlarım sesin görüşüme girmesini bekler gibi etrafı gezindiği sıra gökten bembeyaz bir tüy salına salına avcuma düştü. Ardından sağır edici bir baykuş çığlığı kulaklarımı delerken iki elimle kulaklarımı kapatıp sesin yarattığı etkiyi bastırmaya çalışıyordum.
"Sus!" diye bağırdım. Kanat sesleri iyice yaklaştığında kafamı kaldırıp yukarıya bakmıştım. Tam başımın üstünde uçan bembeyaz bir baykuş etrafımda daire çizerek süzülürken, rüzgarı yön vererek girdap oluşturmaya başlamıştı.
"Napıyorsun?" diye mırıldadım... Kanat çırpışları ormanın sesini bastırırken girdap büyümüş ve elbisemin etekleri oluşan rüzgara karşı koymaksızın uçuştu. Yüzüme çarpan saçlarımın rüzgarın etkisiyla hareketi kesilmezken ben öylece olduğum yerde kalakalmıştım. Savunmasız bedenimi girdap'a kaptırdığımda ayaklarımın yerden kesilmesiyle neye uğradığımı şaşırmıştım ancak şaşırmak için de, tepki vermek için de oldukça geçti. Küçücük bir baykuşun kanat çırpışı devasa bir kasırga oluşturmuş ve kasırga yalnızca beni yutmuştu. Keskin bir toprak kokusu genzime yapışırken, yüzüme her çarpışında jilet kesiği etkisi yaratan saçlarım biraz sonra kasırganın kuvvetine daha fazla dayanamayıp benden ayrılacak gibiydi.
Kasırganın daireler cizdiği hayali çizgide savunmasızca savrulurken, midemin ağzımdan çıkarak beni terk etmesi an meselesiydi. Devasa hortum'un gücü karşısında zayıf kalan ağaç kökleri topraktan çaresizce ayrıldılar. Baykuşun kanatları kasırgaya hükmediyor, rüzgarın yönününe yön veriyordu. Kar topu misali büyüyen hortum gücünün zirvesine ulaştığında, baykuşun kanat çırpışları yavaşlayarak rüzgarın hızını temkinli bir şeklide düşürümeye başlamıştı. Nihayetinde kuvvetinden düşen kasırganın taşıyamadığı bedenim sertçe toprağa çarparken vücudumda oluşan derin çizik ve sıyrıkları umursamadan kendimi toparlayıp hışımla ayağa kalktım.
Baykuşun kanatları rüzgarı keserek havada süzüldü ve gövdesi tam karşımdaki ağacın dalında kendine yer buldu. Bakışlarımla hızla etrafı taradığımda, çok da uzakta olmayan antik bir yapıtın önünde olduğumu farkettim

Hava karanlığı sebebiyle silindir şeklindeki sütunların ardında bir kapı olduğunu zar zor seçebilmiştim. Nasıl ve neden olduğuğunu anlamadığım kasırga yüzünden yara alan tenimdeki sıyrıkların, üzeri toz ve ince toprakla kaplı olduğundan emin olduğum bacaklarımı ağır adımlara hareket ettirmeye başladığımda antik yapıtın tapınak olabileceğini düşündüm. Ağır adamlarım devasa kapının önüne geldiğinde var gücümle kapıyı iterken, tamamen taştan olan ağır kapıyı yalınızca birkaç santim açabildiğime bile şükretmiştim. Açılan aralıktan bedenimi güçlükle geçirdim. Odayı aydınlatan; dolunay ışığının içeri girmesini sağlayan koca bit tavan ayrığıydı. Bilerek ve özenle oyulmuş ayrık Ay'ın ışığını doğrudan tapınağa davet ederek, gece bile olsa göz gözü görebilecek kadar aydınlanmayı sağlıyordu. Tapınağın ortasındaki oldukça büyük olan su havuzu ise, ışığı yaymakta birebir rol oynuyordu. Daha da aşağı inen milattan kalma merdivenler gözüme çarptığında sızlayan dizlerimi biraz daha zorladım.
Zaman geçtikçe iyice aşınmış ve oluşan çatlakların arasından filizlenerek peyda olan yosunları çiğniyor olmamı umursamadan acı dolu geçen merdiven basamaklarının sonuna geldim. Göz alıcı güzellikteki büyük bir havuzun başında altı heykel, havuza küçük bir tas ile su döküyordu. Ay ışığı en çok havuzun üstüne tüm ihtişamıyla doğarken büyüleyici manzaranın karşısında ağzım açık kalmıştı.

Altı heykelin altısıda kadın figürü şeklinde inşa edilmiş nefes kesici bir görüntü sunuyordu. Bu bir çeşmeydi. Havuzun başındaki kadın heykellerinin elindeki tastan dökülen su ile dolacak bir havuzun çeşmesiydi. Zannediyordum ki bu altı kafın figürü; altı muhafızı temsil ediyor olmalıydı. Tapınağın içinde yankılanan ayak sesleriyle stünların birine yaslanarak oldukça eski olan iri gövdesinin beni saklamasını umut etmiştim. Adım sesleri yanı başımdan gelmeye başladığında nefesimin düzenini kontrol etmeye çalıştım.
"Resto pro bena!" dedi Cadı'nın sesi. Söylediği şey her neydi ise. Çeşmeye doğru çıkan bir köprü oluşmasını sağlamıştı. Boğazıma biriken sıvıyı güçlükle yutkundum.
"gel benimle sevgilim" dedi itici sesi. Aruz' u tutan iki adam onu köprüden resmen sürükleyerek geçiriyorlardı çünkü Aruz elinden geldiğince direniyordu. Balgard'ın yüz ifadesi büyük bir ciddiyetle Leydisini izliyordu.
"Çarmıhı getirin!" Cadının gür çıkan sesiyle içeriye sonradan giren adamlar oldukça ağır görünen mermer sütunu güçlükle taşıyarak, cadının büyüyle oluşturduğu köprüden yürütüp havuzun başına dikmişlerdi. 'Çarmıh' dediği şey artı şeklindeki koca bir mermeridi! Aruz'un kollarını mermerin yatay sütununa gerdiklerini gören gözlerim dehşetle büyürken cadı belindeki bir hançerin kapçasını tutup çıkardığında, hançerin sivri ucunun parıltısını Aruz'un kehribar rengi gözlerinde görebiliyordum. Bıçağın keskin ucuyla Aruz'un sol göğsüne dokunduğu sıra öyle iğrenç güldü ki. Gülüşünü gören herkesin ömrü kısalmıştı.
" Bu benim şimdiye kadar ki en güzel doğum günüm aşkım!" dedi Cadı neşeyle. Aruz'un tenine batan bıçağın ucuna bir damla kan bulaşmıştı. Cadı hançerin ucundaki kanı parmağıyla sıyırarak dudaklarına götürdü. Büyük bir zevkle parmağına bulaşan minnacık damlayı emerken gözlerini kapatarak metalik tadı ağzının içine iştahla yaydı. Aruz'un hançere bulaşan mercimek tanesi kadar kırmızı sıvısı Cadıyı doyurmamış ve pembe dili Aruz'un sol göğsünde yavaşça kaymıştı. Bir kaç damla kızıl bir şerbetten temizlenen göğsüne tutku dolu bir öpücük kondurdu. Bakışları ağır biçimde Aruz'un güzel yüzünü inceledi.
"Seni çok sevmiştim." diye fısıldadı. "Bir daha hiç kimseyi senin gibi sevemedim." derken sahte bir hüzün yerleşmişti sesine. "Ama biliyor musun?" dedi her hangi bir tepki vermesini bekler gibi Aruz'un sapsarı olan gözlerine baktı. "Ben en çok senin beni sevişini sevmiştim." gülümsemesinde acı bir alay vardı. Belki de her alayın altında bir gerçeklik payı yatıyordu... O söz farklıydı evet. Ama Cadıdaki tabiri böyle olabilirdi. Öyle ciddi bir iması vardı ki... Demek ki, Aruz Leydi'yi gerçekten sevmişti. Belki de hala seviyordu... Ancak, Leydi tüm bu sevgi kelimeleriyle artık yalnızca dalga geçiyordu. Cadı bakışlarını Aruz' un gözlerine çıkardığında samimi bir kahkaha attı.
"Ne o? Maziyi hatırlayınca üzüldün mü yoksa sevgilim?" dedi kahkahaların arasına yerleştirdiği kelimelerle. Kahkahası ilk kez bu kadar içtendi belki de
"Ben seni maziye bile yakıştıramıyorum." havaya karışarak, içime dokunan bu ses Aruz'dan çıkmıştı. Leydi nin neşesi yüzünden silinirken ifadesi ciddiyete bürünmüş ve Aruz'a bakışları kararmıştı.
"Benim mazim bile yok çünkü Aşkım!" dedi tane tane. "Leydi'nin Sipahi ile bir mazisi yok ki." gözleri Aruz'un yarısı çıplak olan gövdesine kaydı. "Ben Leydi'yim. Ve karşımda sınıf kıyaslaması bile yapamayacağım bir asker var. Benden emir alması gereken birisin sen. Ben senin ne mazinde ne de istikbalinde olabilirim. Senin hayatında yalnızca itaat edebileceğim biriyim ben." dedi sakince. Ardında bu sakinliğe tezat bir şekilde "İtaat et!" diye bağırmıştı. .
"Parla-"
"Leydim!" diye bağırarak Aruz'u kesti Cadı. "Parla öldü!" derken dudakları Aruzun yüzüne tehdit edercesine yaklaşmıştı. "Parlayı öldürdün sen sevgilim." buruk bir tebessüm peyda oldu yüzünde.
"Bu dolunay, on yıl önce, Parla'nın ölümüne, Leydi'nin doğuşuna şahit oldu." hançeri Aruz'un göğsünde gezdirerek bir sembol çizmişti.
"Bugün Parla'nın öldüğü gün." dedi dişlerinin öfkeli gıcırdayışı kelimelerine eşlik etti.
"Leydi'nin doğum günü bugün!" diye bağırdı Cadı. Sesi tapınağın her bir kolonuna çarparak yankılanmıştı.
"İyi ki, doğdum sevgilim!" boğazımdan çıkan kesik hıçkırık, Aruzun acılı inleyişine karışırken göğsüne saplanan hançer Cadı'nın pis ellerinin arasından ayrılmıştı. Artık Aruz' un bedenine tutunan hançere dehşetle baktım. Tapınakta yankılanan bir başka sesin sahibi Pamir'di. Ama ne söylediğini duymuyordum. Yayından fırlayan ok'un hedefi cadıyken, Cadı kendisine saplanmak üzere havada hızla süzülen ok'u hiç bakmadan tek eliyle yakalımştı. Küçümseyerek havada yakaladığı ok'a göz ucuyla bir bakış attı cadı. Ok'u parmakları arasında iki parçaya ayırıp ellerinden kayarak yere düşmesine izin verdi. Cadı'nın minik bir parmak hareketi Pamir' in Aruz'a koşan bedenini yere sererken, Balgard'ın belinden çekip çıkardığı uzun kılıcının aynamsı, pürüssüz yüzeyi gözlerimi almıştı. Ayın ışığı kılıca düşmüş, ışık kılıcın metal yüzeyinde kırlarak gözlerimi bulmuştu. Buz mavi gözlerimin artık buzun en açık tonu olan kırık beyaz rengini aldığından emindim. Kılıcın tertemiz yüzeyinin yarısı kızıl bir boya ile boyandığında uzun süredir açık olan güzelerim ürkekçe kırpıldı. Beni saklayan kolon'u arkamda bırakarak salonun ortasına doğru yürüdüm. Bakışlarım boştu. Herhangi bir amacım yoktu. Yüksek voltajlı elektro şok etkisine maruz kalmış gibi yavaş adımlarla salonun ortasında durup Cadı'nın inşa ettiği köprüye baktım. Leydi' nin bakışları yerde hareketsizce yatan Pami'rden ayrılarak beni bulduğunda gözlerinin içi sinsice gülümsemişti. Keyifle kıvrılan dudakları genişleyerek dişlerini meydana sererken bol paçalı bluzunun gizlediği eli yavaşça havalandı. Köprüye ilk adımı attığımda başını hafif eğdi ve tek kaşı çatıldı. İfadesi hala yüzündeyken dudaklarının arasından bir kahkaha döküldü.
"Tavuğum çok cesur Lord." dedi gülerken. Bir adım daha atmıştım ama vücudumun hareketini kontrol eden ben değildim. Leydi'nin kahkahaları tapınağı sararrken benim adımlarım ona biraz daha yaklaşıyordu. En sonunda parmakları belli belirsiz hareket ederek dudakları anlamsız bir kelime haykırmıştı. "ES PELAVİNTO!" büyük bir keyifle haykırdığı kelimenin ardından gözleri beklentiyle yüzüme sabitlenmişti.
Ah... Bu kelimeler çok saçmaydı. Söylemesi gerekiyorduysa içinden söylesindi. Dışından söyleyince gülesim geliyordu..
Cadı'ya yaklaşan bir adım daha attığımda yüzünden silinen gülüşü görülmeye değerdi ancak sebebi manidardı. Cadı' nın kaşları çatılırken Balgard' ın yere düşen kılıcı tapınakta ince, metalik bir sesin yankılanmasına sebep olmuştu.
"Nasıl..." dedi cadının şaşkınlıkla aralanan dudakları. Pamir bilincine tekrar kavuşmasıyla yere serilen gövdesini toparlarken yüzünde ekşi bir ifade vardı. Bakışları cadınınkinden ziyade merak içeriyordu, belki bir parça şaşkınlık, belki biraz boşluk... Aruz'un bilinci hala yerindeydi fakat kan kaybından her an bayılabilirdi. Cadı şansını bir kez daha denemeye yeltenmişti ancak sonuç değişmemişti. Adımlarım Aruz'un çarmıha asılan bedenin önünde durduğunda boş bakışlarımın ilk hedefi bembeyaz bedenine tutunmuş hançerin kırmızıya boyanan yüzeyiydi.
Ortalığı kan kokusu sarmıştı.
Parmaklarım hançerin el işlemesiyle süslenmiş sapını sardığında Aruzun bir kez daha acıyla inleyişi kulaklarımı çınlatmıştı. Kan kokan bıçakla yatay sütuna gerilerek bağlanmış kollarını sıkıca saran kalın ipi kolayca kestiğimde Aruz'un ağır bedeninin üzerime düşeceğini hesaplayamamıştım.
Bilinci açıktı ancak, vücudunu taşıyabilecek direnci yoktu.
Hançeri göğsünden çıkartmamla kanaması artmıştı ve ben bunuda hesaba katmamıştım.
Vücudumu taşıyabilecek direncim vardı ancak, bilincim kapalıydı...
Tapınağın kolonlarında yaknılanan tiz baykuş sesi, Büyük salona doğru yaklaşırken, Pamirin bize doğru yaklaştığını görmüştüm. Baykuşun karbeyaz kanatlarının sergilediği becerikli hareketinin serinliği yüzüme çarptı. Benimde gözlerim yavaşça kapanırken şuğurumun sessizliğine çekilmemek için kendimle sükunet içinde bir savaş vermeye başlamıştım. Aruz'un nefesi boynuma çarparken göğsüme boca olan kızıl sıvısının sıcaklığına elimi kapattım. Parmaklarımın ucunda hissettiğim küçük kıpırtıya nabız deniyordu. Nefesinin şuanki çarptığı yerde de benim nabzım atıyordu. Avuç içimi var gücümle nabzına bastırarak kan kokusunun daha fazla yayılmasına engel olmaya çalıştım.
Kasırga kimini yutarken, kimini kusarak girdabına bizide çektiğinde kollarım Aruz'un dirençsiz bedenine sıkıca sarıldı.
BÖLÜM SONU
İNSTAGRAM=@irisliler
EVEET Nasıl buldunuz?