Merhaba benim Tatlı Cadılar'ım
Bilmenizi istediğim bir nokta var :)
Kitapta İrisler ve Muhafızlar dışında yabancı isimler yoktur, buna deyinmek istiyorum. Karakterlerimizin isimlerini Eski Türkçe isimlerden kullandım. Farklı ama bizden olsun istedim günümüzde de 'avrupai' yani aslında yabancı, ama marjinallik gereği Türkçeleştirilmiş isimler kullanarak marjinallik yapmak istemedim. Duymadığınız yada bilmediğiniz isimlerle karşılaşmaya devam edeceğiz, ama ben bilin istiyorum ki, O isimler eğer şu anki karakterlerimizse, o isimler ÖZ Türkçedir.
Önceki Bölüm Hatırlatması
..........
"Çok şanslısın İlda, Leydimizi görmek herkese nasip olmaz" demesiyle Balgard'ın 'yalaka' yüzüyle de an itibariyle tanışmıştım. İkinci yüzüne hayali bir selam verip, iğneleyici bakışlarımı ondan ayırdım.
"Tabi ki tanışmalıydık Lord Balgard," dedi yapmacık bir samimiyetle.
"O, bizim altın yumurtlayan tavuğumuz."
.......
13. BÖLÜM. "Altın Çeşme"
"Kastettiğiniz şey nedir?" diye sordum. Altın yumurtlayan tavuk olmak sebep gerektirirdi. Cadı sinsice gülümsedi.
"Tatlım... Seninle bir anlaşma yapalım." dedi sırıtışı yüzünde derinleşirken. Onu herhangi bir şekilde yanıtlamadan konuşmasına devam etmesini bekledim.
"Lord Balgard, uzun zamandır bir araştırmanın peşinde. Bizimle iş birliği yaparsan biz de kabileler arası karşılıklı bir anlaşma yaparız."dedi kaşlarının çatılmasının sebebi tepkimi kestirmeye çalışmasaydı. Kabileler arası yapacağı anlaşmadan kastı neydi bilmiyorum ama tanıdığım insanlarla bağlantısı olduğu kesindi. Ya da sadece beni avutuyorlardı.
"Daha açık konuşmak gerekirse; Senden İlk Boyutla ilgili yardımını almamız gerekiyor. Uzun bir süre orada yaşamış gibi görünüyorsun." dedi sinsi bir ifadeyle.
"Ne istiyorsunuz?" derken sorgulayıcı bir tını hakimdi sesime.
"Ametist" diye yanıtladı beni Balgard. Balgard yüzüme sabitlediği bakışlarını ciddileştirerek konuşmaya başladı.
"Ametist'e ihtiyacımız var. Biliyorsun ki, tek kaynağı yukarı evren. Bizim içimizde tecrübe sahibi kimse yok. Yukarı evrene oldukça yabancıyız. Oraya kendimiz gitsek bile nerede bulacağımızı bilmiyoruz."
Almanya'dan gelirken çikolata getir, buralarda bulamıyoruz. Diyor sanki. Evimin altında bir ametist madeni olmasa şimdi ne yapacağımı bilmeyerek ağlamaya başlamış olabilirdim herhalde. Neyseki,
Bir madenim vardı....
"Size neden güveneyim? " Cadı samimiyetsizce gülümsedi.
"Pazarlık yapmıyoruz tatlım. Başka bir seçeneğin var mı? Lord Balgard ile düşünüyoruz da... Aruz kendi ayaklarıyla bize asla gelmez. O, bir kertenkele gibi! Son anda kuyruğuna bassak, kuyruğunu bırakıp gidebiliyor. Kafeslemesi zor."dedikten sonra histerik bir kahkaha attı.
" Ya, bize Ametist'i getireceksin, ya da, Aruz'u Seçim yap. " dedi keskin bir ifadeyle. Balgard'ın bakışları farkında olmadan yumruk yaptığım elime kaymıştı. Parmaklarım gevşerken, seğiren şakağıma aldırmadan ona baktım. Bakışlarını ifadesizce yüzümde tuttu. Ne demek istiyordu okuyamıyordum ama, kara gözleri kendi kendine konuşyor gibiydi.
Gözlerimi Balgard'dan ayırmadan,
"Ne kadar istiyorsun? " diye sordum Cadıya, 'Nihayet' der gibi güldü Cadı.
"Altı metre küp boyutlarında bir kristal?" dedi, pek emin değilmiş gibi bir mimik yaptığında, Fal taşı gibi açılan gözlerimi cadıya yönelttim.
"Çüş!"
Alaycı bir kahkahası odayı doldururken, dalga geçtiğini farzetmek istiyordum. Çatılan ifademin muhattabı Balgard olduğunda ifadesiz bakışlarını oda bana çevirmişti. 'ben bilmem' der gibi bir mimik yaptıktan sonra,
" Ordunun tamamı için gerekiyor. Kristali herkese yetecek kadar parçalara ayırıp işleriz. O boyutlardaki bir kristal bizim işimizi görecektir" dedi. Beş kilo peynir istiyorlardı sanki!
"Ben nereden bulacağım o kadar büyük kristali!" diye sesimi yükselttiğim de Cadı'nın kaşları çatıldı.
"İlda. Bu sorunun cevabını biliyor olsak seni göndermezdik öyle değil mi?" Sustum.
"Aruz da olur bizim için. Hiç fark etmez." dedi hemen ardından umursamıyormuş gibi bir tavırla.
"Aruz beni kendisiyle değişmez" dedim kendimden emin bir şekilde. Gülümsedi.
"Köstebeğimiz hiç öyle demiyordu bize ama Balgard. Ben yanlış mı duydum? Aruz senin için bir Valmör'ü pestile çevirmiş diye geldi kulağıma." dedi şaşkın şaşkın. Yapmacıktı.
"Ama benim, bu dedikodunun en sevdiğim yeri. Gecenin romantik bir dansla biten kısmıydı. Sanırım bizim çocuklar orada bir ayıp etmiş. Dansınızın arasına girmişler, bunun için senden, onlar adına özür diliyorum tatlım. " dedi dudağını büzerek. Büzülen dudaklarını tutup lastik tokatla bağlayasım gelmişti.
" Aruz benim için gelmez! "dedim tekrardan ve daha vurgulu biçimde. Gözlerini kıstı. Sanırım gelmezdi. Niye gelsindi ki? Nasılsa bir bela değil miydim? Hatta kurtuldum diye sevinrdi belki. Bence gelmeyecekti. Zaten gelmesindi de, başına yalnızca daha büyük dert alırdı. Aruzun buraya gelmesinin pek hayırlı bir iş olmayacağı belliydi, ki, Cadı da onu kafesleyebilmek için fırsat kolluyorum diye bağırıyordu zaten. Şuan dediğini yapmam bile mantıksız bir hareketti çünkü Balgard'ın dediği gibi istedikleri zaten Aruz'du. Ben onlara piyangodan çıkan bir tuzaktım.
Öyle ya da böyle, görünen köy diyordu ki; Aruz'un kendi ayaklarıyla gelmesi için beni kullanacaklardı.
" Şansımızı denememizde bir sakınca görmüyorum. " dedi samimiyetsizce gülümseyerek. Görmezdi tabi, altın yumurtlayan bir tavuğu vardı. Ona hem ametsiti, hemde Aruz'u getirebilirdim. Hatta biri olmazsa birini mecburen getirecektim çünkü başımı seviyordum... Elleriyle, hızla ve bakmadan Balgard'ın hemen yanına bir işaret yaptığında hava hızla birbirine karışarak girdap oluşturmuş ve moleküllerini ayrılarak resmen zamanı bölmüştü. Boşluğa açılan bir kapı misali meydana gelen portal, güçlü bir çekim kuvvetiyle saçlarımı kendi yönüne doğru uçuşturuyordu. Cadı yüzüme bakarken tek kaşını kaldırdı.
"Karar vermek için on saniyen var."dediğinde karasızca yüzüne baktım.
"Yedi..." dedi. Büyük bir ciddiyetle. Tepki vermiyordum. Düşünmek için hala altı saniyem vardı.
"İlda. Portal açmak kolay bir iş değil. Beş saniyen kaldı ve her an bir daha açmamak üzere kapatabilirim. Bu seçeneği de sonsuza kadar eleriz!" dediğinde sözünü bitirir bitirmez kendimi girdabın çekimine bırakmıştım,
çünkü kalan dört saniyeyi onu dinlemek için harcamıştım...
❄
Aruz'dan..
"Hallettin mi Bamsı?" diye sordum. Hata yapma lüksüm yoktu. Ellerinde bir kadın vardı ve ne halde olduğunu dahi bilmiyordum.
"Aruz Bey, buradan yana canınız sıkılmasın. Her şey istediğiniz gibi. Haber bekliyor olacağız." dedi. görmeyecek olsa da onu başımla onaylayıp telefonu kapatmıştım. Emin değildim. Hiçbir şeyden emin değildim. İlk defa kurduğum bir plan da bu kadar temkinli ve garantici olmama rağmen, bu kadar kararsızdım. Emin değildim...
"Aruz, yapma n'olur. Başka bir yolunu buluruz. Güvenme onlara. Balgard'ın İlda'yı sağ tuttuğuna bile güvenemeyiz." Lalin telaşla beni caydırmaya çalışırken onu yalnızca kulaklarımın işitme kabileyeti olabildiği için dinliyordum. Yüzüne bile bakmadan arabama ilerledim. Kapıyı kapatıp gaza bastığımda, hala kapının önünde arkamdan izlediğini biliyordum.
Karargaha geldiğim anda kapımı açmak için gelen çocuk takım elbisesinin ceketini koluyla sabitlerken aynı zamanda da beni selamladı. Arabadan inip binaya doğru ilerledim. Binaya dopru yürürken, arkama dizilerek bana eşlik eden adamların sayısını bilmiyordum. Çok tu. Göz göze geldiğimde, Ela'nın en açık tonunu gizleyen gözlüğü yavaşça çıkardı Erez. Anlamıştım ki bakışlarındaki tedirginliği, çıkarmadan önce gözlüğü bir nebze gizliyordu.
"Seni buralarda görmek için bir nüsubet olmasını mı bekleyeceğiz?" Diye sordu. Adımları benimle birlikte binadan içeri girmişti. Uzun zamandır hesap soramıyor oluşu onu bayağı doldurmuş olmalıydı ancak, ben hiç hesap verme havamda değildim.
"Konsey ne diyor?"
"Kendi başına bir işe kalkışmamanı tabii ki!" Dedi ima dolu bir sesle.
"İşte bende bildiğim şeyleri duyacağımı bildiğim için karargaha gelmiyorum." Bana inanamıyormuş gibi baktığında bakışlarımı açılan asansörün kapısına çevirdim. İlk defa asansörü beklemeyecek olmak bile beni mutlu etmemişti.
"Kaçırılan kız kim? Kimliğine dair her hangi bir kayıt bulamadık." Hiç şaşırmamıştım. O kızın gizemi ben çözmeye çalıştıkça daha da artıyordu resmen. Benden cevap alamayınca sıkıntıyla nefes verdi.
"Aruz, kim bu kız? Balgard ve örgütü kızı niye kaçırdı?" Dalga geçer gibi kurduğu cümleye rağmen büyük bir ciddiyete hakimdi ifadesi.
"Bu zekayla seni Karargaha nasıl aldılar? Angarya da kalmalıydın. " dediğimde, gözlerini devirdi.
"Kızı biz bile tanımıyoruz!" Gerizekalı değildi ama zeki de sayılmazdı.
"Tanıdıkları için kaçırmadılar zaten Erez. Yanımızdan olduğu için kaçırdılar. Yanımızda olan herkesin peşine düşerim çünkü. Derdi kızla değil, bizimle!" Ciddiyetle baktı Erez. Başını iki yana salladığında tekrar ileri sayan asansör ekranına döndüm. Henüz daha dokuzuncu kattaydık.
" Neden Lalin'i kaçırmadılar peki? Neden Kendi'yi, neden Aka'yı, neden beni, bizden birini değilde, O, kızı kaçırdılar?" Sorgulamayı bir türlü kesmemekte ısrarcı çıkan sesi, susmamakta da inatçıydı. Ona cevap verememiş olmamın, kendini haklamasına sebep olduğu ifadesinden belliydi. Yine de cevap vermemiştim. Nihayet on dördüncü kata geldiğimizde asansör kabinin kapıları açılmış ve kendimi dışarı atmıştım.
"Sence de bir şey unutmuyor musun?" sorusunu anlamayarak kaşlarımı çattım.
"Valmör Aruz. Adam senden şikayetçi olmasın diye kırk takla attım ben." dedi beklentiyle. Teşekkür edeceğimi düşünüyorduysa ondan önce avcunun tadına bakmasını teklif ederdim. Cebimdeki elimle birlikte sigara paketimi de çıkarırken yüzüne bakma gereği duymadan,
"Bıraksaydın da olsaydı." dedim umursamazca. Bir şey söylemediğinde tepkisini merak ettiğim için göz ucuyla ifadesine baktım. Normalden fazla büyük olan bakışlarının beni karşılamasını zaten beklediğim için 'ne' der gibi göz kırpmıştım.
"Konseyin gözüne çok batıyorsun. Seni sürgün etmeleri yakındır!" dedi Erez. Komikti. İşte buna alayla gülerdim ve gülmüştüm.
"Bana bir şey olmaz. Hele şu kızı bulalım konseye de soracağım. Hesap defteri açık bende." diye mırıldanarak koridorun sağına döndüm. Son zamanlarda aldıkları kararlar gözüme batmaya başlamıştı. Hangi tarafta olduklarını seçemiyordum artık. İçimizdeki köstebekler gün geçtikçe artıyordu. İçeride bir yerde bir açık olduğu gün yüzü gibi ortadayken, buna müdahale etmedikleri de apaçık ortadaydı. Artık kime güveneceğimi bilmiyordum. Gün geçtikçe sayısalda da, maneviyatta da insan kaybediyorduk.
Emrim altındaki adamların hepsi bir araya toplanmış beni bekliyordu. Odaya girdiğimde saygıda duran sivil askerlere göz ucuyla bakıp masaya geçtim. Bu gün herkes görevini zaten biliyordu. Bamsıyla bu sabah her şeyi konuşup halletmiş, askerlerin hepsini plandan haberdar etmesini emretmiştim. Kartel'in içinde hala henüz ifşa olmamış adamlarımız vardı. Kısmet bugüneymiş, hepsini açık etmeyi göze almak zorunda kalmıştım.
"Anlamadığınız ve kafanızı karıştıran her hangi bir nokta var mı? Bir daha kimse karşınıza geçip ilk okul çocuğuna konu anlatır gibi bundan bahsetmeyecek! Görevini anlamayan biri varsa ve konuşmuyorsa. Bu gün her hangi birinizin sebep olduğu bir aksilik çıkarsa, beni beklemeden, kendi kafasına kendi sıksın! Çünkü ben, o kadar kolay öldürmem."
❄
İlda
Ayaklarımın ucuna güçsüzce bıraktığım Ametist kristali Cadı'nın beklentisini karşılayamamış olmalı ki, hiç hoşnut olmadığım bir ifadeyle hem bana hem kristale bakıyordu. Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyordum. Salak değildim, istediği boyutlarda ki bir kristali önüne koymuş olsaydım beni kullanmaya devam edecek ve kaynağını bizzat kendisi öğrenecekti... Evimi tehlikeye atacak kadar aptal değildim. Arzu ettiği boyutların hemen hemen yarısını, belki biraz daha azını getirmiş ve üzüme de yapmacık bir mahcubiyet yerleştirerek yemesi için mazlum mazlum Cadı'ya bakıyordum. Umarım yerdi, çünkü kendimi öyle zorluyordum ki, bir kaç dakika daha ifademi bozmazsam mimiklerimi bir daha eski şekline getiremeyip hayatım boyunca boynu bükük yetim gibi dolaşabilirdim.
"Matematiğin zayıf sanırım" dedi Cadı.
Mahcubiyetimi kaybetmeyerek,"Daha büyüğünü bulabilmem imkansızdı. Öbür tarafta her yer ametist kaynamıyor. Bunu bir taş işlemecisinden çaldım. Ametist bulmak o kadar kolay değil." dediğimde, Leydi'nin alev alan gözleri gözlerimi bulmuştu ve ifadesi hiç hoş değildi. Umarım yalanımı yutmadığı için değildi...
"Ben 'bulabilir misin?' diye sormadım. 'Bulmak kolay mı?' diye de sormadım." dedi tehditkar bir üslupla. Usul adımlarla bana yaklaşmaya başlamıştı. Başım yetkim dışında önüme düşerken yüzüne bakmaktan korktuğumu hissettim. Keşke daha büyüğünü getirseydim.
"Leydim." Balgard'ın pürüzsüz ve gür sesi hürmetkar bir tınıyla odayı doldurduğunda Cadı'nın yönü Balgard'ın sesine doğru çevrildi.
"Kızın üzerine yapamayacağı görevler yüklememek lazım. Keza Ametist bulmanın ne kadar zor olduğunu biliyoruz. Kendisi de yetirince mahçup görünüyor. O esirimiz değil, bir ricada bulunduk ve bizi kırmadı." benim kaşlarım bu adamın her konuşmasına tepkiymiş gibi çatılıyordu. Ama söylediği her şey garip bi şekilde tepkimi çekiyordu. Balgard kesinlikle Cadı'dan bin kat daha tuhaf bir adamdı. Yere düşen bakışlarım Balgard' ın yüzüne çıktığında onun bakışlarının muhattabı Leydisiydi. Oldukça ifadesiz ve komut bekler gibi Cadı'ya bakıyordu.
"Peki..." dedi Cadı bir süre ifadesizce Lord' una baktıktan sonra. "Öyle olsun Balgard. Aruz gelene kadar kızı rahat ettirelim madem. " dedikten sonra göz ucuyla bana bakıp samimiyetsiz bir tebessüm yerleşti dudaklarına.
"Ne?" dudaklarımdan düşen sesi duyduğumda büyüyen gözlerimin iradesizliğinide şimdi idrak etmiştim.
"Benimle gelin Hanımefendi" Balgardın düz sesi, meraklı bakışlarımın yörüngesini değiştirmişti. Herhangi bir cevap beklentisiyle yüzene bakmama rağmen gözleri bana kesinlikle değmiyordu. Kolumdan nazikçe tutarak adımlarıma yön vermeye başladığında uyum sağlamktan başka seçeneğim yoktu. Bir kaç kat daha yukarı çıktık ve bir odanın kapısı daha biz önüne gelmeden açıldığında, kapının önündeki adam bir iki adım uzaklaşıp girmemiz için yol açtı. Bakışlarım adamın üzerimde dikkatle gezinen bakışlarına kaymıştı. Şimdiye kadar karşılaştığım hiç bir adam gözlerini bir saniyeden fazla yüzümde tutmamış hatta kimse yüzüme bakma tenezzülünde bile bulunmamıştı. Adama bakmayı sonlandıramadan odadan içeri girdiğimde artık görüş hizamdan çıktığı için başımı önüme çevirdim. Normal, yataklı ve havadar olan odayı rasgele inceleyip Balgard'a döndüm.
"Aruz beni almak için mi gelecek?" dedim. Sesim sorgulayıcıydı. Balgard soğukkanlı bir tavırla "Senin gitmen için gelecek." dedi. Kısılan gözlerim yüzüne sabitti.
Bu bir takas mıydı?
"Bu tam olarak ne demek oluyor?" gözlerini benden kaçırıp kapıya yöneldiğinde kolunu tutarak onu durdurdum. Bıkkın bir nefes vermişti dudaklarının arasından.
"İlda bazen insanlar mecbur kalır." dediğinde neyi kastettiğini anlamadım.
"Aruz gelecek. Ve gideceksin. Bugün." dedi kelimelerin her bir arasında bekleyerek.
"Balgard." Sesim soğuktu ve ne diyeceğimi kafamda toparlayamayarak kurduğum bir cümleydi. Balgardın ifadesi gerilirken bana birbirine yaklaşan kaşlarıyla baktı.
"Size güvenmiyorum. O yüzden önüme bulmaca atıp düşüncelerime işkence etme. Size zaten güvenim yok. Bana doğruyu dosdoğru söyleyebilirsin." gergin yüz kasları gevşese de bana hala aynı bilinmezlikle bakıyordu. Gözlerimi ondan kaçırıp oda da rasgele bir şeye çevirdim. Neye baktığımı bilmiyordum, zaten bakmak içinde bakmamıştım... Eli kolundaki elimin üstüne dokunduğunda irkilerek koluna döndüm.
"Sana şuan zarar vermem. Bu dosdoğru bir gerçek." deyip kolunu elimden kurtardı ve bana bakmadan doğruca kapıdan çıktı, kendisi kapatmasa da o kapı açık kalmamıştı.
❄
Ne kadar uyumuştum bilmiyorum, kapının açılma sesiyle uyanarak birden yerimde doğrulmuştum. Büyük ahşap kapının önündeki adam etrafı iyice kontrol eder gibi bakıp telaşla odaya girdiğinde gözlerim faltaşı gibi açılmıştı.
"Yaklaşma!"
Bir elimle onu uyarır gibi yaparken yatağın sonuna ulaştığımda yere basarak ayağa kalktım adam parmağını ağzına doğru götürüp 'sus' der gibi bir işaret yapmıştı. Adımları bile o kadar sessizdi ki, sanki oda da benden başkası yoktu ve ben halisülasyon görüyordum. Diğer eliyle 'gel' yaptığında gözlerim kısıldı.
"Seni buradan çıkartacağım" dedi. Sessizliğini bozmuştu.
"Kimsin?" diye sordum. Sanki bu soruyu sormaya benim hakkım yokmuş gibi hissetmiştim. Bu soruyu yalnızca Aruz sorardı sanki.
"Düşman değilim" dedi başını iki yana sallayarak.
"Canını yakmam. Söz veriyorum. Yeter ki güven bana çıkalım şuradan." bu gün herkes bana canımı yakmayacağına dair sözler veriyordu. Sanırım gün içinde o kadar çok can yakıyorlardı ki konuşmadan evvel 'canımı yakmayacaklarına dair' kendilerine hatırlatma yapıyor gibiydiler. Hele ki 'Güven' kelimesi... O kadar tehlikeli bir kelimeydi ki... Herkesin dilindeydi.
"Nereden bileyim yalan atmadığını?" adamın bakışları kısılmıştı.
" Eğer biraz daha vakit kaybedersen üstümüze toprak atacaklar. " dedi adam tıslar gibi. Başımı iki yana salladım.
"Seni ikna etmek için ne söyleyeceğimi bilmiyorum ablacım ama. Gözünü seveyim başımızı yakmadan çıkalım şuradan." dedi yalvarır gibi.
"Nereden ablan oluyorum." dedim tersleyerek.
"Olmuyorsun." dedi adam şaşırmış gibi. "Hitap etmek için öyle söyledim." dedikten bir süre sonra neden açıklama yaptığını sorgulayan bir ifade bürünmüştü yüzünde. Sesli bir nefes verdi. "Gel çıkalım n'olur, canım söz konusu." dedi. Yumuşak bir tınıyla.
"Kim öldürür seni?" diye sorduğumda, adam bir an afalladı. Düşünür gibi olmuştu.
"Seçenekler biraz fazla yani..." dedi düşünmekten vazgeçer gibi. "Ablacım, saymayalım şimdi hiç hadi. İllaki biri öldürür. Ama benim tercihim yaşamak tabi..."
"Ablan değilim senin. Abla deyip durmasana benden büyüksün zaten." dedim sitem ederek. Ne diyordum?
"Tamam kardeşim. Gel hadi çıkalım şuradan. Doğrarlar bizi, vaktimiz yok."
"Kardeşin de değilim!" Diye bağırdım neden bilmiyorum...
Yapacaklarından ötürü af dilenir gibi başını yukarı kaldırıp derin bir nefes vermişti. Yatağın benden tarafına uzanarak kolumu yakaladığında boğazımdan kesik bir çığlık koptu. Beni yatağın etrafından dolaştırıp ellerini ağzıma götürdü ve bende reflexif bir hareketle ellerimle ağzımdaki eline tutunmuştum. Kaçar gibi çıktığımız odadan yalpayarak adımlarımı onunkine uydurmaya çalışıyordum. Sanırım artık ne ablasıydım ne kardeşi...
Merdivenlerden inerken bir kaç adamla karşılaşacak gibi olmuştuk fakat, her seferinde bir şekilde inasları atlaymayı başarmıştı. Ondan ne diye bahsetmem gerektiğini bilmiyordum. Şimdilik 'beni kaçıran adam' dı. Ağzımdaki eli bir süre sonra yorulmuş olacak ki farketmese de biraz gevşemişti ancak, bende 'çıt' çıkaracak cesaret yoktu. Nereden geldiğini kavrayamadığım ama sahibi görünmeyen bir ses,
"Lord kızı istedi." dediğinde sesin ne kadar çok yakınımızda olduğunu hissedebilmiştim. Beni kaçıran adam idrak ettiği cümleyle merdiven boşluğuna kendiyle beraber benide baskın bir kuvvetle çekti. Kafamızın hemen üstündeki merdivenden basamakları çıkan kunduraların sesini çok net işitiyordum. Adımlar benim kaçırıldığım odaya kadar gidiyordu. Balgard hayal kırıklığına uğrayacaktı
Kim bilir, belki demin yüzünü görmediğim o sesin sahibininde başını keserdi. Neticede artık kaçırılmış sayılırdım. Balgard Beni istemişti ama adam Balgard'a beni götüremeyecekti.
Yazıktı.
Sevenlerinin başısağolsundu.
Beni kaçıran adam merdiven boşluğundan çevik bir hareketle fırlayıp benide beraberinde fırlattırdığında adımlarım onunkiyle birlikte iradem dışında koşuyordu. Bahçeden dışarıya çıkmıştık ancak hala arazinin içindeydik. Beni kaçıran adam görmesi gereken bir şeyi görememiş gibi etrafına telaşla baktıktan sonra küfretmişti.
Çok ayıptı.
Birde demin bana abla diyordu, hatta kardeşim de demişti! Çok saygısızdı...
Umarım psikolojim yerindedir çünkü ben yavaştan oynattığımı düşünmeye başlamıştım. Adam beni de kendini de kendi ekseni etrafında defalarca döndürmesine rağmen hala görmesi gereken şeyi görememiş olmalı ki deminden beri yer değiştirip yalnızca eksenimiz etrafında dönüyorduk ve o ara ara küfrediyordu.
"Yok işte yok" dedim bıkkın bir tavırla. Ne arıyorduysa artık yoktu çünkü. Dönüp durmasındı!
"Artık ne arıyorsan daha sonra tekrar denersin olur mu! " dedim ağzıma gelen midemi yutmaya çalışarak. Çünkü eli ağzıma kapandığı için zaten biraz nefessiz kalmıştım ve beni ordan oraya sürüklerken midem ayran olmuştu.
Bir yerlerden alkış sesi gelmeye başladığında gözlerimi istemsizce kısmıştım ve beni kaçıran adam üçüncü kez küfür etmişti.
"Ben temizliyorum, siz bitmiyorsunuz be!" dedi Balgard'ın sesi
"Ne olacak şimdi?" diye fısıldadım Balgard'ın öfke saçan bakışlarına kitlenmişken.
"Seni bilmem, ama benim cenazem yarın öğle namazına müteakiben kalkacaktır." diye söylendi beni kaçıran adam. Kaşlarımın çatılmasının nedeni Aşağı Dünyada öğlen namazından bahsetmiş olmasıydı. Şaşkın bakışlarımı yüzüne çıkarmıştım. Ağzımdaki eli artık boynumdaydı. Ne yazık ki şuan şaşkın ifademin neden ona baktığını düşünemeyecek kadar ölmek üzereydi.
❄️
"İlda!" diye bağırdı Aruz. Beni görmeyi asla beklemiyormuş gibi bir ifade hakimdi yüzüne. Şaşkınlığı kendini öyle belli ediyordu ki gözleri yuvalarından çıkabilirdi. Kolundaki demir pranga bana gelmesini engelliyordu ama, o gelebilecekmiş gibi öne atılmıştı. Kollarımdaki eller orada izlerini bırakırcasına etimi sıkarken, canım yanmıyormuş gibi ifadesizce Aruz'a baktım. Gelmemeliydi...
"Kızı bırak Balgard!" diye bağırdı bu kez. Balgard'ın ifadesiz sureti bu tepkiyle alaycı bir tavra büründü ve kısılan gözleriyle Aruz'u süzdü.
"Kızı bırakacaktık Aruz. Sözüm sözdü! Sen gelecektin kız gidecekti, öyle konuşmuştuk!" Sesi sert ama düzdü. Aruz'un gıcırdayan dişlerini duyabiliyordum. Bakışları Balgard'ı resmen dövüyordu. Fiziken çaresizdi fakat zihninde Balgard'a yapmak istedikleri gözlerinden izlenebilirdi. Balgard Aruza yaklaşarak yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Görüş mesafesini onunla eşitleyip,
" Bana kazık atmaya çalıştın." dedi dişlerinin arasından.
"Ona zarar vermeyeceğime söz verdim. Ama sana uyup kaçmaya çalıştı." dediğinde gözlerim faltaşı gibi büyümüştü. Başı ağır biçimde bana dönerken bakışlarını da Aruz'dan çekip yüzüme çıkartmıştı.
"Oysa küçükte olsa, biraz ses çıkartsaydı eğer, kimse onu kaçıramazdı." dedi ima dolu bir tınıyla. "Ama o da kaçırılmak istemiyormuş gibi bir davranış sergilemedi" Bakışları tekrar hızla Aruz'a döndü.
"İçimize soktuğun adamları öldürmekten sıkıldım Sipahi!" diye bağırdı. "Hayır, üzülüyorumda..." dedi. Alay hakimdi sesine.
"Yazık gencecik çocuklar... Ölüp gidiyorlar hiç uğruna. Bana artık insan öldürtme!" Öfkeliydi. Öyle öfkeliydi ki gerçekten öldürdüklerinin arkasından üzüldüğünü düşünmek üzereydim. Aruz güldü. Bu gülüş hiç içten değildi ama çok sinirdendi.
"Bir gün içlerinden biri seni öldürdüğünde, hepsinin ruhu şad olacak Balgard. " dedi gülüşünün arasından. Onca adamın amacı Balgard'ın infazı olamazdı ama, zaten bunu öylesine söylediği çok belliydi. O, göğsüne binen vicdan yükünü böyle söyleyerek bir şekilde saklamaya çalışmıştı sadece.
Balgard samimiyetsizce gülümsedi.
"Pekmezini burada, şimdi akıtmayı okadar çok istiyorum ki. Dua et, savunmasız bir düşmanı öldürmek tarzım değil." dedi tükürür gibi. Aruz artık gülmüyordu. "Kızı bırak." dedi sakince. "Bırak gitsin. Başından beri derdiniz benim." bu sözüyle çatılan kaşlarımı hissetmiş gibi bakışlarını bana çıkardığında ona kısılan gözlerimle bakmıştım. 'Aruz'u neden istiyorlar' sorusu beynimin içinde tekrar peyda olurken bakışlarında bir cevap aramaya çalışıyordum.
"Baban öldüğünden beri seni o prangaya bağlamak için kurmadığım plan kalmadı Aruz. Rüyalarımı süslüyordu şimdi ki şu vaziyetin" dedi Balgard ciddiyetle. Aruz'un babası ölmüş müydü?
" Kısmet, hanımefendiyeymiş artık. Bu kız olmasa, hala seni nasıl kafesleyeceğim diye gecelerce kafa patlatıyor olabilirdim. Dört gün öncesine kadar patlatıyordumda." Bakışları bana çevrildiğinde gülümsedi Balgard. " İlda sağolsun. Ayağımıza kadar geldin. " dedi içtenlikle. Bu içtenlik oldukça sinir bozucuydu. Aruz'un Balgard'a bakışlarından sinirlerinin cirit attığını görebiliyordum.
"Benden önce Kolyeye ihtiyacınız yok mu sizin" dedi Aruz. Balgard, Aruz'a döndüğünde gülümsemesi bi' anlığına silinmiş ama çok geçmeden tekrar yerini bulmuştu.
"O da olur elbet Aruz... Sabret, onu da bulacağım" dedi sinir bozucu bir tınıyla. "Ama seninle her zaman yüz yüze gelemiyoruz. Gelmişken aradan çıkartalım" deyip göz kırptığında Aruz'un küfrettiği kesindi ancak duymamıştık.
"Balgard." bu ses benden çıkmıştı. Lord'un bakışlarının hedefi ben olduğumda yutkunup, "Aruz'un istediğiniz şeyle alakası ne?" diye sordum çekinerek. Vereceği cevaptan mı çekiyordum yoksa ondan mı bilmiyorum. Gülümsedi. Dizlerinin üzerine çöktüğü yerden kalkarak bakışlarını tekrardan Aruz'a çevirdi.
"Ne kadar saf bir kız değil mi." Ne demek istemişti? Cevabı Aruz'un bakışlarında aramıştım ama gözlerindeki ruhsuzluğun hiç bir hissiyat açıklaması yoktu. Perdeli bakışları Balgard'dan ayrılmıyordu. Lord'un ifadesizleşen mimikleri Aruz'dan çekildiğinde, göz ucuyla bana bakıp kapıya yöneldi.
Leydisi ihtişamla taş odaya girerken Lord hürmetkar bir edayla Leydisinin önğnde eğildi. Cadı sinsilik akan ifadesiyle Aruz'a gözlerini dikmiş böbürlenircesine sırıtırken Balgard'ın önünde eğilen başını okşar gibi yaparak kaldırmasını sağlamıştı. Balgardın bakışları tekrar boşluktaydı. Bir şeye ya da birine bakmıyordu. Sadakat ve hürmet besleyen bir hizmetkar gibi Leydisinin konuşmasını bekledi.
"Ah Aruz... Hasret kaldım o güzel yüzüne." dedi Cadı samimiyetsiz bir üzüntü hakimdi sesine. Aruz'un dudaklarında yapmacık bir hilal belirdi. Başını iki yana salladıktan sonra derin bir nefes alarak gözlerini yumarken kafasını omzundan geriye doğru atmıştı. Cadı Aruz'un bu hareketine güldü.
"Aşk olsun, İnanmıyor musun?" dedi son derece ciddiyetten uzak üslubuyla.
"Bebeğim biliyorsun seni çok severim ben. Hep bana güç verdiğine inanmışımdır. Hatta, kim bilir, belki de bu gün hakikaten güç verirsin bana he."dedi sevinçle. Konuya yetişemiyordum. Hatta konuyu kavrayamıyordum, Tamamen dışındaydım.
"Hayatım. Seni burada böyle tuttuğum için çok özür dilerim. Umarım beni affedersin aslında seni bağlatmayacaktım bunu hiç istemem biliyorsun." dedi. Sesinin sinir bozucu bir tınısı vardı. "Ama gözüm döndü sevgilim. Bir kızla dans ederken görmüşler seni! Nasıl çıldırdım bilemezsin!" Son sözünü duymamla şaşkınlıkla bakakalmıştım. Ağzım açık olan biteni kavramaya çalışırken, Balgard'ın bakışları bi an beni bulur gibi olmuştu ama saniyesinde hedefini değiştirerek farklı bir noktaya çevrilmişti.
" O YÜZDEN HAKETTİN! " diye bağırdı Cadı. Sesi tüm şehre yayılmış olabilirdi. Kulaklarımı sağır eden çığlığından kelimeler zar zor seçilse de ne dediğini anlamıştım. Saniyelik bir işitme kaybına yol açan sesi, kollarımdan tutan adamlar yüzünden kulaklarımı kapatamadığım için beynimde yankılanmıştı. Kulaklarımın acısıyla gözlerimi yumdumda Cadı acı dolu ve alaycı bir kahkaha attı. Kahkahası, çığlığından çok daha düşük bir desibeldeydi.
"Benden kaçtın da ne oldu? Yine buradasın bak." Dedi Cadı sessizce. Aruz Cadı'nın bütün hareketlerini izliyor ancak hiç tepki vermiyordu.
"O kızı öldüreceğim sevgilim." Büyüyen gözlerim Aruzunki ile buluşurken, çatılan kaşları tepkisiz ifadesinde ilk defa tepki oluşturmuştu. Yavaş yavaş gözleri büyüdü ve şakağı seğirmeye başladı. Başını belli belirsiz sallarken "Hayır" diye mırıldandı.
"Sakın Parla! Senin istediğin benim. Benim kanım! Kız masum onu bırak gitsin. Öldürmene değecek birisi değil." son söylediğiyle içimde bir şeyler koparken donan bakışlarım nereye bakıyordu bilmiyordum. Kollarımı sıkan ellerin bıraktığı acı artık yoktu.
Öldürmene değecek birisi değil...
Cadı güldü. Ya da Parla... Belki de Leydi. İsmi her neyseydi işte... Samimiyetsizce gülmüştü.
"Olmaz Aşkım. Bilirsin, kıskançlık yaptım. Kaldıramıyorum, öldüreceğim."
"Parla!" yüksek çıkmıştı Aruz'un sesi. "Derdin benimle! Kızı bırak gitsin. Lütfen."
"Yalvar!" diye bağırdı Cadı.
"Devam et sevgilim. Ölümü bile değersiz olan bir kızın hayatına değer vererek, bana yalvar sevgilim. Devam et! Devam et de, nasıl öldüreceğim konusunda hayal gücüm bana güzel fikirler sunsun sayende. İlham ol bana!" dedi sakince. Yalnızca bakıyorum. Yaşadığım şey hayal kırıklığı mıydı bilmiyordum ama kaldıramamıştım. İçimde bir parça kırılmıştı. Kırılan hayal'miydi kalbim miydi, orasını muğlaktı ama, bir şeyin parçaları ciğerime batmıştı. Olsundu.
Aruz susmak zorunda kalmış ve gözlerini sıkıca yummuştu. Belki ölümüm değersizdi ama Cadı'ya göre yaşamıma değer veriyordu. O da olurdu. Öyle avuturdum bende kendimi. Şimdi de değer verdiği yaşamım için susmuştu. Sussundu da. Göz ucuyla bana bakıp tekrar Cadı' ya döndüğünde yutkundu. Boğazından geçen yutkunun sesi odada yankılanmıştı.
"Kızı götürün Lord. Çardağı da hazırlayın. Atlı Askerin kanı Dolunayda altın çeşmeye akacak! Bu gece!" dedi Cadı duygusuzluk, soluduğu nefesine kadar bulaşmıştı. Aruz, bir Atlı Asker miydi?
"Eğer Süvari sensen Aruz. Dökülen kanın aldığım en güzel doğum günü hediyesi olacak!"
Uzun tırnaklarıyla Aruz'un çenesini zorla kaldırdı ve kıpkırmızı dudaklarını Aruz'un iri dudaklarına yaklaştırdı. Dudakları aralandığında sessiz bir mırıltı döküldü Cadı'nın ağzından.
"Ölmeni istemem. Ama dayanamayacak olursan, çektiğin acıya seve seve son veririm sevgilim."
Bölüm Sonu
İNSTAGRAM=@irisliler
Uzun bi bölümdü artık yavaşça olayları meydana seriyorum arkadaşlar bu bölümden sonra herşey yavaş yavaş kafamıza oturmaya başlayacak yorumlarınızı bekliyorum mutlaka.