12. BÖLÜM "Leydi"

2371 Kelimeler
Göze mi geldik artık bilmiyorum. İlham beyciğimle bu aralar aramız biraz açık Umarım beğenirsiniz keyifli okumalar. 12.Bölüm Kasvetli ve bir o kadar havasız bir odanın dört duvarı arasında hapistim. Uyandığımda gözlerimi burada açmıştım. Rutubet kokan havası yüzünden temiz bir nefes dahi alamıyordum. Öyle, zindana yahut, karanlık boş bir odaya kapatılmamıştım. Ama tavana yakın, demir parmaklıklarla çevrilen pencereler, boyutu nedeniyle ışığı zaten yeterli miktarda iletemediği gibi, parmaklıkların odaya düşen gölgesi insanın psikolojisini bozacak cinstendi. Sanki o demirler zaten yeterince engel değilmiş gibi birde camlar açılmasın diye kollarına kilit vurulmuştu. Birkaç kez sırf temiz bir hava alabilmek umuduyla, kilite büyü yapmaya çalışmıştım ancak, büyü yapmaktaki acemiliğimden ya da başka bir unsurdan ötürü zerre kadar bile işlemedi. Temiz olduğunu düşündüğüm bir yatak ve hayvan besler gibi, günde iki öğün verdikleri yemeğin koydulduğu küçük bir masadan başka bir şey yoktu. Gün boyu, gözlerimi dört duvarın her bir köşesinde gezdirmekten farklı hiçbir şey yapmıyordum. Yalnızca üç gün olmuştu, ancak haftalardır burada kapalıymış gibi hissediyordum. Yine dışardan gelen ayak sesleriyle yiyecek bir şeyler getirdiklerini düşünerek, göğsüme kadar çektiğim bacaklarımı indirip yatağa düzgünce oturdum. Üzerimde hala Kendi'nin doğum gününde giydiğim elbise vardı. Elbisemin eteğini hemen düzeltip ellerimi yatağa yaslayarak bekledim. Ayak sesleri yaklaşmış ve demir kapının önüne gelince, sesler yerini paslı kapının gıcırdıyarak açılan gürültüsüne bırakmıştı. Kulak tırmalayan kapı gıcırtısına elimde olmadan yüzümü buruşturdum. Jilet gibi parlayan ayakkabıların göz odağıma girmesiyle, gözlerim kaliteli kumaş pantolonunu takip ederek yabancı sliüetin yüzüne doğru tırmandı. Biçimli yüz hatlarına sahip genç bir adamın suretiyle göz göze geldiğimde. Adamın dudakları keyifle kıvrılırken aralandı. "Merhabalar küçük hanım, Nihayet tanışma fırsatımız oldu." dedi bana doğru birkaç adım atarak sağ elini önüme doğru uzattı. "Ben, Balpars Balgard. " Duyduğum isme karşılık şaşkınlıka gözlerim büyüdüğünde afallayarak, yatakta birkaç milim geriledim. İsmini bildiğim ama kim olduğunu yeni öğrendiğim adam bu tepkime karşılık 'zararsızım' der gibi, iki elini havaya kaldırıp bir iki adım geriledi. "Sizi korkutmak değil niyetim. Lütfen, ürkmenizi istemem." dedi  ve ben herhangi bir cevap vermeyince Aruz gilin 'arkadaşımız' diye bahsettikleri casus'un başını alan adam, ürkütücü gözleriyle etrafı gezindi. Hareketleri ağır ve ritimli gibiydi. Ani bir hareket yapmıyor ve kendini kasmıyordu. Başını arkasındaki iki adama hızla çevirdiğinde bu analizimi çürüttüğünü görüp iç sesime başarısız olan tezi için gözlerimi devirmiştim. "Hanımefendiyi bu odaya yerleştirmek hanginizin fikriydi! " diye kükrediğinde bende birden sıçradım. "Ahmaklar! O bizim misafirimiz. " dedi. Sesi öfkenin kavrulmuş haliydi. Bibiri ile telaşla bakışan iki adam başlarını eğerek cevap verdi. "Üzgünüz efendim, bir yanlış anlaşılma olmuş."  onlarında başını kesermiydi? Tıpkı Pamire gönderdiği casus'un başı gibi... Balgard kıvılcım saçan gözlerini iki adamdan çevirip bana yöneltirken, bakışlarını yavaşça yumaşatmış ve ifadesi anında değişmişti. Dengesiz miydi? "Özür dilerim hanımefendi, benim emrim dışında bir hareket sergilenmiş. Benimle gelin lütfen, size daha rahat bir yer ayarlayalım."dediğinde kulaklarımdan rahatsız oldumu düşünerek ona sağırmışım gibi baktım. Sözleri kaşlarımın iyice çatılmasına neden olurken, sanırım kalkmam için bana elini uzattığında, elini görmezden gelerek, yerimden doğruldum. Azıcık aklı olan biri, onun kaçırmış olduğu bir insanı, böylesine kibar ve bir beyefendi gibi ağırlayacağını beklemezdi. Bende beklemiyordum. Benimle dalga geçiyor olmalıydı.. Tuhaf bakışlarım hala üzerindeyken işaretiyle odadan çıktım. Depoyu anımsatan bir mekandan merdivenleri kullanarak bir kaç kat yukarı çıktığımızda güneş ışığı artık net bir şekilde binayı aydınlatıyordu. Söylediklerinden ötürü beni başka bir odaya götürdüğünü düşünmüştüm ancak, Büyükçe bir kapıdan, bahçelik bir alana çıktığımızda şaşırmama rağmen solunum yoluma nüfus eden temiz havayla istemsizce gözlerimi yumdum. Memnuniyetle aldığım nefes sayesinde ciğerlerim açılırken genç adamın zift gibi siyah bakışlarını üzerimde farketmemle dağılır gibi olan ifademi toparladım. "Beni neden buraya getirdin?" düz bir şekilde sorduğum soruyla gülümsedi. Samimiyetinden emin değildim ama oldukça gerçekçi görünüyordu. "Öyle bir oda da, temiz havaya hasret kalmışsınızdır diye düşündüm. Bunun için, tekrar kusurabakmayın lütfen. Buyurun, keyfini çıkarın."dediğinde ona gözlerimi kısarak baktım. Niyetini anlamaya çalışmak çok zordu. Güvenip de arkamı ona dönemiyordum. Her an başımı kesmeyeceği ne malumdu? "Neden?" dedim. İfadesi anlamadığını belli ederek çatılmıştı. "Esir tuttuğun bir kıza neden iyi davranıyorsun." bu sorumla mimikleri düzleşti ve başını hafif eğerek yaklaştı. "Misafirimiz olduğunu söylediğimi hatırlıyorum. Esir olsaydın esir muamelesi görürdün, " Nihayet kullandığı kelimeler resmiyetten yoksun kaldığında alayla gülümsedim. Demek ki nezaketi de bir yere kadardı. "Siz, misafirlerinizi kaçırıyor musunuz?"  dediğimde iç sesim beni takdir ederken, karşımdaki adamın dudakları yarım kıvrıldı. "Biz, misafir edeceğimiz kişiyle, esir edeceğimiz kişiyi..." dediği sıra, daha da yaklaşarak aramızdaki mesafeyi kapattığında kaşlarımı çattım. "Seçiyoruz." diye ekledi, çoğul ekini olabildiğince vurgulayarak. Ona samimiyetten uzak bir ifadeyle bakıyordum. Yüzümü rahatsız edici bir biçimde incelediğinde gözlerimi kaçırıp, yakın olan mesafemizi, bir kaç adım uzaklaşarak açtım. "Kahvaltı ederken bana eşlik edin lütfen." dedi. Sesi davetkar çıkmıştı. Neyi kastettiğini anlamadığım için kaşlarım bunu belli edercesine şekillenmişti, eliyle az ileride hazırlanmış masayı gösterdi. Bakışlarım işaretini takip edince İki sandalyeli daire şeklindeki, beyaz, ahşap masayala karşılaşmıştım. Bir kaç adım daha yaklaştığımız zaman üzerinde kuş sütünün bile bulunabileceğini düşündüğüm masaya sorgularcasına baktığımda, Balgard gülümsedi. "Senin için özen göstermelerini istedim." dedi nezaketle. Başından beri  bana gösterdiği kibarlığa bir yenisini daha eklemişti. Yaptığı şeyin mantıklı sayılır hiçbir yanı yoktu. Bu haliyle Aruz'dan daha iyi bir izlenim sunmuyor muydu? Sanki kötü adam o değil de Aruzdu. Bakışlarım kısılırken tek kaşımıda sorgulayıcı bir ifadeyle kaldırarak ona baktım. "Neden?" "Çünkü ben misafirlerimi memnun etmek isterim." diyerek omuz silkti. El işaretiyle buyur ettiğinde, ahşap sandalyeye tereddüt ederek oturmuştum.  Oldukça görgülü biçimde çatal bıçak kullanarak masadakilerden atıştırmaya başlayınca, gözlerim, iznim olmadan bir davranış sergileyerek dikkatle onu izledi. Bir an benim yanımda bahsi geçen Balgard ile, karşımda oturan Balgard farklı kişiler olabilir mi acaba diye düşünmeden edememiştim. Kara gözüne kara kaşına yakışır bir renkle boyanmış teni, ve ilk izlenimde gösterdiği davranış haliyle kimse onun kötü bir adam olabileceğini kabullenmezdi. Önümdeki çatala bile dokunmadan yalnızca onu izlediğimde bundan rahatsız olmuşcasına çatalını ve bıçağını kendi tabağının iki yanına da, usulca  bıraktı. Ellerini masanın üzerinde birleştirerek düz bir ifadeyle bakışlarını bana yöneltti. "Aslında, amacım seni kaçırmak değildi." dediğinde derin bir nefes alarak geriye yaslandım. Nihayet konuya girmiş olmasına şükrederek dikkatle dinlemeye başladım. "Sen tamamen piyangodan çıktın." İki kaşımın ortasındaki çizgi derinleşirken konuşmaya devam etti. "Benim istediğim Aruz'du İlda."dedi büyük bir ciddiyetle.  Kaşlarım duydukları karşısında biçimsizce çatıldı. Maskesinin yavaş yavaş silindiği izlenimine varmıştım. Söylediklerine mi şaşırmalıydım yoksa İsmimi biliyor olmasına mı? Bi süre tepkimi izleyip keyiflendikten sonra devam etti. "Adamlarımdan biri seni yukarı boyutta gördüğünü iddea ediyor. "  dediğinde, Aruzla karşılaştığımız geceyi düşünerek başımı onaylarcasına salladım. O gün onları gördüğümde, bu gün burada olacağım aklıma bile gelmezdi... "Bu doğru, Kaybettiğiniz bir şeyi yanlış kişide arıyordunuz." dediğimde, şakağı gerilse de ifadesi hala düzdü. "Marlie'nin kolyesini de biliyorsun demek. Çalınmasıyla ilgili bildiğin başka şeyler var mı?" imalı bi edayla sorduğu soruya düz bir şekilde "Bizde değil."  diyerek cevap verdim. Gülümsedi. "Sana inanabilirim" dedi gülümsemesi kapalı dudaklarında genişlerken. "Ama, kanıta kendim ulaştığımda. " diye ekleyince kaşlarım çatıldı. "O ne demek?" Şu sıra herkes söylediklerime inanmak için kanıt aramaya çıkıyordu, şaşırılacak bir şey değildi tabi ancak, onu ayrı kılan ve beni meraka düşüren şey, kanıtı nerde bulacağını biliyormuş gibi bir halinin olmasıydı.. Sorumu duymazlıktan gelip, tabağının yanındaki peçete ile ağzını asilce temizlediğinde, "Bir şey de yememişsin. Seni teslim ettiğimde aç bıraktım zannedecekler" diye söylendi. "Yemeyi düşünmüyorsan kalkabiliriz" diyerek hareketlendiği zaman, bende şimdiye kadar yaptığım şeyi yapıp, usulca ona ayak uydurdum. "Bana ne yapacaksın?" diye sordum merakıma yenik düşerek. 'o ne demek' der gibi bir ifade sahiplenip yüzüme baktığında, "Casusa yaptığın gibi başımı kesip Aruz'a mı göndereceksin?" diye sordum. Belki bunu sormak saçmaydı, ama daha fazla içimi kemiren soruyla başa çıkmazdım. Söylediklerime gülüp 'manyak mısın?' der gibi baktığında ifadelerle konuşabilme yeteneği olduğuna kanaat getirmiştim. Ellerini arkasında birleştirip vücudunu bana çevirdi. "Ben cani değilim" dedi alaycı sırıtışı tedirgin bakışlarımı ağırlarken. Hadi ya!! "O yüzden mi aldın başını gencecik çocuğun!" diye yüksek sesle sorduğumda ifadesi düzleşmişti. "Biz! Bir haine, olması gereken cezayı verdik." derken bakışları keskin, sesi netti. "Öldürerek mi!" diye bağırdım. Bu tepkime bende kaşlarımı çatmıştım. Ses tonum benden cesaretliydi. (!) "Başımıza taç edecek halimiz yoktu ya! İlda, o haindi. Aramıza girip düşmanımıza haber uçuran ve kabilemiz için tehlike arz eden bir casusu temizledik biz. Sen ise bizim için kısa süre ağırlayacağımız bir misafirsin. Canımıza kast etmeyeceğin sürece yaşarsın. İçimize sızıp bizi sırtımızdan bıçaklamayacak olan herkes için bu geçerlidir. "derken sesi dalgalıydı. Başta öfkeli çıkan tonu sonlara doğru yumuşamıştı, ve güven verici bir tını ile komuşmuştu. Söyledikleri karşısında ifadem bir kaç tık yumuşarken,  Bir an düşününce belki de... Haklı olabirdi. Tarafsız yorumlayacak olursam, bir topluluğun, içine giren casustan kurtulmak istemesi mübah sayılır diye düşünüyordum çünkü öldürülen kişi her ne kadar arkadaşlarımın arkadaşı da olsa, eğer Balgard Aruz ve diğerlerinin yanına bir casus soksaydı, akıbeti o çocuktan farsız olmazdı sanırım. Empati kurulduğunda haklı yanları vardı. Sonuçta herkes için düşmanı kötü, kendisi iyiydi... Ancak beni korkutucu bir çelişkiye sokan sorunun cevabını çözmek oldukça zordu. Peki, bu adam kötü müydü, İyi miydi? "Taşı nasıl kaptırdınız?" dediğimde beklemediği bir anda soru sormuşum gibi afallayan ifadesi çok geçmeden toparlansa da, bir kaç saniye beklememe rağmen herhangi bir şey söylemediğinde anlamıştım ki, sorum cevapsız kalmıştı. "Cadı mücevherin gücüne sahip olabildi mi bari?" dedim bu sefer bir yeni sorumu türeterek. Bana gerilmiş kaşlarıyla bakınca bende yüzümü ona döndüm. Hali hazırda bir düşmanla askerlik arkadışıymış gibi muhabbet etme çabam, bir süredir küs olduğumuz cevapsız sorularımın, bana saydam camın arkasından  gözlerini büyüterek bakmasına sebep olmuştu.  Onun da düşmanının yanındaki birine otel görevlisiymiş gibi davranışından yüz buluyordum sanırım. Ama o bu hareketime  gülümsedi. Meraklı yapım onu sıkmıyor olsa gerekti. Aruz'a ne zaman soru sorsam bana bal kıvamı gözlerini devamlı deviriyordu. Bu adam ise müşteri hizmetleriymiş gibi durmadan her sorumun karşılığında bana gülümsüyordu. Hakikaten ne cins bir caniydi ki? "Bilmediğiniz çok şey var sanırım. Buralardan değilmisiniz?" yutkundum. Merakla sorduğu sorusuna cevap verememiştim. Port kırma yolunda emin adımlarla ilerlerken, keşke kütüphanede Aruz'u seyretmek yerine azıcık araştırma yapsaydım diye kızmıştım kendi kendime. "Öncelikle, Leydimiz için cadı kelimesini lütfen bir kez daha telafuz etmemeye dilkat edin." Dediğinde, İris melezinin bu sıfattan hoşlanmadığını anlayıp kendine Leydi dedirtmiş olması tuhafıma gitmiş olsa da şuan için en münasipi uyarısını başımla onaylamam olurdu. "Efsanelerden de biliyorsunuzdur ki, mücevher İris kanıyla mühürlü."dedi. Bilip bilmediğimi test edercesine ifademi inceleyince başımla onu bir kez daha onaylamıştım. Arkasında birleştirdiği ellerini çözerek bahçe kapısından binaya gireceğimiz sıra, eliyle beni önden buyur  etti. Kapıdan ilk ben geçtikten sonra oda yanıma geldiğinde tekrar ellerini arkasında birleştirerek devam etti. "Leydimiz mücevheri taşıyabilecek tek varlık ancak, taş bir kan yemini ile mühürlendi, bu yüzden hala Marlie' ye itaat ediyor." derken sesi açıklayıcıydı. Düz olan ifademle, "O halde kolye Leydi'nin işine yaramaz." dediğimde, samimiyetsiz bir tebessüm yerleşti dudaklarına. Bu ifadesi benim merakımı iyice depreştirirken, bir merdivenle daha karşılaştığımızda uzun olan eteğimi takılmamak için taftasından tutarak kaldırdım. "Kan yemini, bir gün bozulmak için edilir İlda." dedi, sesinden anladığım kadarıyla cümlenin devamı da geliyordu. "Kan yeminini Marlie değil, Marlie'nin en sağdık Atlı Askerlerinden biri etti. Ona sağdık kalacağını ve ona armağan edilen gücü İris'in aleyhine kullanmayacağına, yalnızca kolyenin kan sahibine itaat edeceğine dair, hem kendisinin hemde bütün neslinin üzerine  yemin etti. Muhafızda ona eşlik ederek kolyeyi kutsarken büyük bir yemin etti. Kolyenin sadakatini bozabilecek tek şey atlı askerin yeminini bozmasıdır" "Asker hala yaşıyor mu ki?" merakla sorduğum soruya karşılık alayla kıvrılacakmış gibi olan dudağı beni yanıltarak toparlanmıştı. "Dikkatli dinlemelisiniz." dedi banı iki yana sallayarak. "Asker, nesli üzerine de yemin etti. Onun kanından gelen her erkek bu yemini bozabilir."  dedi sonra bana dönüp, "Yalnızca yemini eden askerin kanını taşıyan kişiler" diye vurguladı. Yemin bütün atlı askerleri kapsamıyor demekti bu. "O askerin soyunu nasıl bulacaksınız ki? Kim bilir kaç bin tane askerleri vardı. Yani askeri bulamadığınız için taşın gücüne sahip olamadınız?" dediğimde başını belli belirsiz sallarken çenesi gerilmişti. Hareketsiz mimikleri kendini bir sornaki soruma kadar korudu. "Neden Leydi'ye hizmet ediyorsun" bir süre sorum karşısında sessiz kaldıktan sonra, yumuşayan gergin hatları biçimli yüzünü sahiplendi ve dudaklarına yerleşen belli belirsiz bir tebessüm selam verdi. "Ben güçlünün yanında olurum İlda. Leydimiz çok yakın bir dönemde, bir çağ kapatıp başka bir çağ başlatabilecek güce sahip tek kişi." dedikten sonra tek kaşını havaya kaldırıp, "Sence Aruz ve ordusu, Leydi'nin karşısında durabilir mi?" diye sordu. Aruz'un bir ordusu mu vardı? Peki karşılarında durabilirler miydi? Bilmiyordum. Leydi dedikleri cadının gücünü yok edebilmek için, İrisler vaktinde kendi kanlarını dökmüştü. Aruz'un gücü Cadı'ya yetebilir miydi? Bildiğim bir şey varsa o da Leydi' nin çağ kapatabilecek güce sahip olabilmesi için o kolyeye ihtiyacının olmasıydı. Malumumuz, Hali hazırda bir kolyede yoktu. Olsada itaatsiz bir taş parçasıydı. İşine yarayamazdı. "Taşın çalınmasının sebebi ne?" dedim birden aklıma gelen soruyla. "Yani. Kolyeye bir başkasının sahip olabilmesi mümkün değilse, onu neden sizden çaldılar?" dedimde aniden gözlerini kaçırarak, "Tabiki de bir başkası sahip olamaz. Leydimize güvenmeyen insanlar var. Herkes için vardır. Kimse tanımadığı birinin hakimiyetine girmek istemez." dedikten sonra yutkundu. Diğer efsaneden haberi var mıydı bilmiyorum, ancak vardıysa da, bunu saklamayı tercih etmişti. "Kolye bizde değil Balpars Balgard. İnanıp inanmamak senin tercihin. Çalınması bizi de şaşırttı. Şayet eğer biz yapmış olsaydık, tahmin edersin ki, o casus şuan yaşıyor olurdu. Leydi ye güvenmeyen insanlar oldukça fazla sanırım." dediğimde ifadesi tekrar gerilmişti. "Yalnızca Balgard diyebilirsin" dedi samimiyetsiz bir tebessümle. Başımı 'tabi' der gibi eğdiğimde, bakışlarını benden ayırıp karşımıza çıkan Büyükçe bir kapıya yöneltti. Önünde durduğumuz zaman Balgardın baş hareketiyle önde duran adamlar tarafından açılan kapı oldukça büyük bir salona çıkmıştı. Salonun baş köşesinde gösterişli bir taht ters dururken üzerinde oturan başka biri olduğunu tahmin edebiliyordum.  Yeterince yaklaştığımızda Balgard benide kendiyle birlikte durdurdu. "Leydim. Misafirimizle tanışın, İlda" dedi oldukça hürmetkar bir sesle. Taht bize doğru döndüğünde, Döner sandalyeden Taht yapmışlar Diyerek ağzı iki seksen açılan iç sesimi duymazlıktan geldim. Ciddi bir ortamdaydık, şuan buna takılamazdım. Yüzü tamamen bize dönen kadın siyah uzun saçları beline kadar yol alan bir örgüyle toplanmış, önünde birleştirdiği elleri ve mızrak gibi uzun tırnaklarıyla tamda hayallerimizde ki cadı görüntüsünü yansıtıyordu. Hakiki cadı böyle olurdu zaten.  Lalin gibi melek yüzlü bir kıza cadı olmak yakışıyor muydu hiç? Diyen iç sesime, 'Kendiye yakışıyor mu?' diye sordum. Ah, ayrımcılığa tahammül edemeyen iyi niyetim. Bir süre düşündükten sonra O cadı mıydı ki?  Dediğinde, iç sesime gözlerimi devirdim. "Merhaba tatlı şey" ince ve tiz bir ses kendi kendimle muhabbetimi böldüğü zaman, kendine Leydi dedirten Cadı ya ifadesizce, "Merhaba" diye karşılık verdim. "Çok şanslısın İlda, Leydimizi görmek herkese nasip olmaz" demesiyle Balgard'ın 'yalaka' yüzüyle de an itibariyle tanışmıştım. İkinci yüzüne hayali bir selam verip, iğneleyici bakışlarımı ondan ayırdım. "Tabi ki tanışmalıydık Lord Balgard," dedi yapmacık bir samimiyetle. "O, bizim altın yumurtlayan tavuğumuz." dediğinde yüzündeki sinsi sırıtışıyla kaşlarım çatılmıştı. BÖLÜM SONU İNSTAGRAM=@irisliler Merhaba kuzular, bölüm hakkında yorumlarınızı merak ediyorum. Çok da içime sindi diyemem malum şu sıralar ben kovalıyorum ilham kaçıyor. İlk defa bu denli bölüm geciktirdim, azıcık öpücük atında ilham olsun bacınıza
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE