Moralsizce içeri girdiğimde dedem koltukta oturuyordu. Takım elbise giymişti. Elini sallayarak "Gel yanıma." diye çağırdı. Yanına gidip oturdum. Elimi tuttu ve bana gülümsedi.
"Alev, ilk iş günün nasıl geçti?"
"İyiydi dedeciğim." dedim. Bravo dedeme. Annem ilk iş günümü sormadı ama o beni düşünüp sordu. Dedem, elimi sıktı ve sesini ciddileştirdi. "Bak Alev, işyerinde sana takılan, laf atan olursa bana geliyorsun. Ben ona haddini bildiririm tamam mı?" dedi. "Tamam dedeciğim." dedim ve sustum. Aslında kafana takılan çok şey vardı. Sormasam çatlardım. Nihayet dayanamadım ve sordum.
"Dedeciğim, babaannenle nişanlanırken de bu kadar heyecanlı mıydın?"
Dedem bana baktı ve uzaklara daldı. "Olmam mı be? O gün hayatımın en mutlu günüydü. Babaannem de o kadar güzeldi ki? Şimdi yaramı deşme torun."
"Üzgünüm dede, seni üzmek istemezdim,"dedim mahcup bir şekilde. Dedem omzuma dokundu ve "sıkma canını torun, sen onu boşver de takım elbise yakışmış mı?" dedi. "Çok yakışmış dede." deyince dedem "Heyt be!" dedi ve konuşmaya devam etti.
"Gençken beni Tarık Akan'a benzetirlerdi. Mahallenin tüm kadınları peşimdeydi ama ben onlara yüz vermezdim. Ama babaannen var ya, aldı şu kalbimi."
"Ah be dedeciğim, babaannemi bu
kadar seviyorsun da neden şimdi evleniyorsun?" diye sordum. Kafama takılan soruyu sorup rahatlamıştım. Şimdi top dedemdeydi.
Dedem kendinden emin bir tavırla dedi ki, "Hayat devam ediyor torun. Evlenmesem turşumu mu kuracaktınız?"
"Ama o kız küçük." dememle dedem sözümü kesti. "Toruun, aşkın yaşı yoktur bunu unutma. Davul bile dengi dengine lafı tamamen palavra. Bazen hiç ummadığın kişi sana aşık olabilir bunu sakın unutma. Hayat sürprizlerle dolu. Darısı senin başına."
Ah be dede, keşke haklı olsaydın. Şimdi bana kim aşık olsun ki? İki xl giyen birine kim aşık olur ki? Koca göbekli birini kim sevebilir ki? Ah be dedem hayat acımasız. Farah seninle paran için evlenmiyorsa ben de bir şey bilmiyorum. Ama susmalıyım. Bu mutlu gününde moralini bozmak istemem. Zilin çalmasıyla ayağa kalkıp kapıya baktım. Bu Canberk'ti. "Ablam, bugün erken gelmişsin." dedim. Canberk, "Ders boştu," diyerek geçiştirdi. "Hiç sanmıyorum küçük bey," diyerek burnunu sıktım. "Bunu bana yapma kardeşim. Ben yemem" diye de ekledim. Canberk, "Tamam abla ya," dedi bıkkınlıkla.
"Nişan için hazırlık yapıyorsunuz yardım edeyim dedim."
"Canberk, yine başlama istersen,"diyerek onu susturdum. Annem mutfaktan seslendi.
"Alev, kim gelmiş?"
"Canberk gelmiş anne,"dedim. Annem salona çıktı.
"Canberk neden erken geldin sen?"
"Kızma anne, nişan için bize yardım etmeye gelmiş," diyerek konuya atladım. Canberk koluma vurdu. Annem, inanmamış bir tavırla "Kesin öyledir," diye mırıldandı ve elini beline koyarak Canberk'e döndü.
"Benim güzel oğlum yardıma mı gelmiş? Hemen üstünü giyin makineden çıkardığım tabak bardağı mendille sil."
Canberk, sıkılgan bir şekilde "tamam anne, önce bir dedemi göreyim sonra yaparım." dedi. Annem, "geç kalma işimiz acele,"diyerek mutfağa girdiğinde Canberk'e döndüm. "Gel bir odaya."
Odaya girdiğimizde yatağa oturduk. "Bak gördün mü ablam, dersten kaçtın başına belayı aldın." diye söze girdim.
"Kerim'le gittiğimiz hamburgercide müdürü gördük. Ona görünmeden kaçtık. Yolda Kerim'in babası bizi gördü. Ben kaçtım Kerim kaçamadı. Ben de eve geldim yoksa gelmezdim," deyince kahkaha atarak omzuna vurdum.
"Bugün tüm terslikler de seni bulmuş ablam. Kaçmasaydınız bunlar başınıza gelmezdi."
Canberk, "Mecburduk abla," dedi. "Çünkü Türkçe öğretmeni çok sıkıcı. Her gün on sayfa yazı yazdırıyor. Kerim'le yaza yaza parmak fıtığı olduk."
"Parmak fıtığını da senden duyuyorum, ilahi Canberk." dedim. "Yazılıda ne yapacaksın? Kimden not almayı düşünüyorsun?"
Canberk, "Orası kolay abla." diyerek omuz silkti. "Nasıl kolaymış?" dedim. Canberk söze girdi.
"İlayda, sınıfın en çalışkan kızı. Ben de yakışıklıyım hani. İlayda'yla baya yakın arkadaş olduk. Yakında çıkarız çünkü benden hoşlanıyor."
"Saçmalama Canberk," dedim kızgınlıkla. "Hem sen Melis'i seviyordun ne oldu?"
"Melis not getirmiyor," diye çıkıştı Canberk. Hem İlayda fena sayılmaz. Biraz kilolu ve gözlüklü ama olsun."
"Bana bak Canberk hoşlanmıyorsan kıza umut verme dedim sertçe.
"Zamanla severiz abla." deyince iyice sinirlendim. "Ben de Melis'e İlayda meselesinden bahsederim." dedim. Canberk, "Abla sus lütfen söyleme." diye yalvardı. "Nedenmiş o?" diye sordum. "Çünkü ben Melis'i seviyorum," diyerek başını öne eğdi.
Çenesini tuttum ve dedim ki:
"Melis'i seviyorsan İlayda'ya umut verme ablam. Üzülmesin kız. Yazık değil mi ona?"
Canberk, "Tamam abla, umut vermem. Dedemin yanına geçelim,"dedi. Ayağa kalkıp odamdan çıktık ve oturma odasını girdik. Dedem, Canberk'i görünce kaşlarını çattı:
"Seni kerata, okuldan erken gelmişsin. Yoksa kaçtın mı?"
Canberk, dedeme sarıldı ve "Senin için geldim dede bugün senin en mutlu günün. Yardım edeyim dedim,"diyince dedem, "Haydi yine iyi kıvırdın kerata, inanmadım ama, neyse,"dedi. Annem odaya girdi ve yüksek bir sesle bağırdı:
"Canbeerk, giyinmemişsin oğlum." Canberk, "Uff anne,"diyerek odadan çıktı. Birazdan zil çaldı. Ayağa kalktım ve salona çıktım. Annem bana bakıp "Ben bakarım kızım," dedi ve kapıya yöneldi. Ben de mutfağa girdim. Fırsattan istifade ağzıma birkaç sarma atsam fena olmazdı hani. Birkaç tane ağzıma atıverdim hemen. Annem pek de lezzetli yapmıştı üzüm sarmalarını.
"Kız Alev, yiye yiye dombak gibi oldun,"sesiyle başımı çevirdim. Bu, anneannemdi. "Hoş geldin anneanne,"diyerek sarıldım. "Hoş buldum benim kuzuum,"dedi ve daha sonra elindeki poşeti bana uzattı. "Al bakalım kuzum, sana yelek ördüm. Bir dene istersen."
"Yok anneanne, şimdi ortalık karışık sonra denerim, teşekkür ederim,"dedim. Poşetin içine baktığımda mor bir yelek vardı. Anneannem elimi tuttu. Annem içeri girdi.
"Oo anneanne torun buluşması ha." Anneannem, yanağımı okşayarak, "özledim kuzumu ben." dedi.
"Anne, daha geçen hafta birlikteydik." diyince Anneannem anneme kaşlarını çattı. "Özledim işte torunumu. Bunun haftası mı olur? Hem Canberk nerede? Oğluşumu da özledim."
Birazdan Canberk içeri girdi ve "Anneanne, hoş geldin,"diyerek anneanneme sarıldı. Anneannem, elindeki poşeti Canberk'e uzattı.
"Al oğluşum bu da sana. Deden sana yapmış."
"Bu ne anneanne?"
"Aç da öğren."
Canberk, elindeki poşetten tahta bir araba çıkardı ve sevinçle anneanneme tekrar sarıldı. "Anneanne, bu çok güzel. Teşekkür ederim dedem nerede?"
Anneannem, "az sonra gelir, markete gitti,"diyerek omuz silkti. Daha sonra da anneme döndü. "Kızım, nedir bu Durmuş Bey'in nişanı? İnsan torunu yaşında bir kızla evlenir mi?"
Annem, "Sorma anne, " dedi moralsizce. Anneannem, annemin elini tuttu. "Üzülme kızım." Annem, "Üzülmüyorum da, torunum yaşında bir kaynanam olacak çok tuhaf değil mi,"dedi umutsuzca. Zilin çalmasıyla annem ayağa kalktı.
"Ben bakarım,"diyerek salona çıktım ve kapıyı açtım. Bu, Nusret dedemdi. Naber Alev," diyerek bana sarıldı. " İyiyim dede,"dedim. "Bak deden bile evlendi. Sen hâlâ bekarsın," deyince "Boş ver dede, evlilik de marifet mi?" diye geçiştirdim. Nusret dedem etrafına bakındı.
"Paşam nerede?"
"Odasında giyiniyor, az sonra gelir,"dedim. O sırada Canberk salona çıkmıştı. Nusret dedemi görünce koşarak sarıldı.
"Arabanı beğendin mi paşam?"
"Çok güzel olmuş dede."
Annem salona çıktı. "Canberk, haydi mutfağa. İş var." Dedem anneme sertçe baktı. Dur kızım ne işi? Ben torunumla muhabbet edeceğim." Annem cevap veremedi. Nusret dedemle Canberk, beraber oturma odasına girdiler. Canberk, yine kedi gibi dört ayağının üstüne düşmüştü. Kedi derken, Mahmut nerede? Mutfağa koştum.
"Anne, Mahmut nerede?"
Annem, "Bilmem, gene yaramazlığa gitmiştir,"dedi umarsızca. Annem zaten Mahmut'u pek sevmezdi. Koşarak kapıyı açtım. Annem arkamdan seslendi. " Kız boşver Mahmut'u. Az sonra gelir. İş var burada."
Annemi dinlemeden koşarak dışarı çıktım. Annem arkamdan bağırdı. "Kız Aleev! İşten kaytarma."
Kendimi bir hamleyle dışarı attım. "Mahmut! " diye seslenerek kedimi aramaya başladım. Yürürken Fahriye Teyze'nin sesini duydum.
"Kız Alev, nereye?" "Fahriye Teyze, Mahmut'u gördün mü?"
"Ayol ne bileyim o mendebur hayvanı? Görmedim." dedi omuz silkerek.
"Mahmut hakkında doğru konuş," diyerek uzaklaştım oradan.
"Mahmuut, neredesin?" diye bağırarak kedişimi aramaya başladım. Sokağın başına kadar gelmiştim. Mahmut yoktu. Ben de geri döndüm. Fahriye Teyze'nin duvar kenarında iki kadınla fısır fısır konuştuğunu gördüm. Bu, Düriye Teyze'ydi. Mahallenin çöpçatanı. Yine kimin dedikodusunu yapıyorlar acaba? Kenara saklanıp onları dinlemeye koyuldum. "Bu akşam Durmuş beyin nişanı var duydunuz mu?"
"Ben duydum. Torunu yaşında bir kızla nişanlanıyormuş tüh terbiyesiz. Durmuş iyice kudurmuş."
"Hangi Durmuş'tan bahsediyorsunuz?"
"Kız Hanife, sen duymadın mı? Zahide'nin kayınpederi Durmuş. Halil Bey'in babası olan."
"Aa! Sizden duyuyorum şimdi."
"Kız Hanife, kıçını devirip evde yatma. Biraz mahalleye çık. Gündemden haberin olsun biraz."
"O değil de bu Alev var ya, Zahide'nin kızı."
"Ee! Ne olmuş ona?"
"Az önce sokakta Mahmut'unu arıyordu."
"Kız Mahmut da kim?"
"Kim olacak? O mendebur kedileri. Kız büyüdükçe iyice kafayı sıyırdı."
"Koca bulamadı ya, ondan bunlar."
"Aliye Hanım'ın oğlu Harun'u alsaydı. Koca beğenmiyor ki zilli."
"Kız Fahriye, o iş bende. Şu Alev'e birini ayarlayım da sevaba girerim."
"Ayarla kız Düriye. Senin evlendirmediğin insan mı var? Ayten Hanım'ın kızı senin sayende koca buldu. Alev de bulur da sokakta kedi kovalamaz."
Sinirle yanlarına çıktım. "Ayıp be! Ailemiz hakkmda dedikodu yapmaya utanmıyor musunuz?" dedim ve hırsla eve doğru yürümeye başladım. Evin önüne geldiğimde Kerim'in sesini duydum.
"Alev abla."
"Ne oldu Kerim?" diyerek arkama döndüm. "Mahmut'u mu arıyorsun?" dedi. "Evet, onu arıyorum. Gördün mü?" dedim. Eliyle ileriyi işaret etti. "Mahmut'u Ceyda aldı. Merdivende arkadaşlarıyla oynuyor."
"Eyvah!" diyerek koştum. Ceyda çok yaramaz bir kızdı. Mahmut'u yakaladı mı saçma sapan şeyler yapardı. Kedimi kurtarmak için koşarak yeşil apartmana girdim ve ağır adımlarla merdivenleri çıktım. Ceyda ve iki kız, Mahmut'un boynuna kurdele bağlamışlar, üstüne zıbın giydirmişlerdi. başına da fes takmışlardı. Koşarak Mahmut'u kucağıma aldım. Leş gibi parfüm kokuyordu. Sinirlenmiştim. Bağırdım:
"Kızlar, kedime ne yaptınız böyle?"
Ceyda, bilmiş bir tavırda "Yemedik kedini," dedi. Büyüklere saygısı da yoktu bu ufaklığın. "Şimdi sen görürsün." diyerek zile bastım. Kapıyı Şule abla açtı. Beni görünce şok oldu. "Kız Alev, bu kedinin hâli ne? Yine Ceyda değil mi? dedi ve Ceyda'ya bağırdı.
"Ceydaa! Kardeşinin zıbınının, babanın fesinin kedinin üstünde ne işi var? Kız valla seni öldürürüm geç içeri. Çocuklar, siz de kaybolun gözüm görmesin sizi."
İki kız, koşarak kaçtı. Ceyda da üzgün bir şekilde içeri geçti. "Şule abla, çocuktur. Çok bağırma." dedim. Şule abla, "Sen karışma, çıkar şu kedinin üstünü." deyince kurdele, zıbın ve fesi çıkarıp Şule ablaya verdim. "Kediyi yaklaştır bir" demesiyle Mahmut'u yaklaştırdım. "Allah'ım, benim katalogdan aldığım parfümü sıkmış.
"Bu kız beni öldürecek." dedi ve kapıyı çarparak kapattı.
Ben de Mahmut'la oradan uzaklaştım. Mahmut leş gibi parfüm kokuyordu. Kapımızın önüne geldiğimde zile bastım.
Kapıyı annem açtı. "Kız, Mahmut ne kokuyor böyle?" dedi. "Sonra anlatırım." diyerek içeri giriyordum ki annem kolumdan tuttu.
"Mahmut bu hâlde gezemez. Onu derhâl bir yere kapat. Leş gibi kokuyor."
"Tamam anne, nişan boyunca balkonda kalır,"diyerek mutfağa girdim ve Mahmut'u balkona bıraktım. Daha sonra kapıyı kilitledim. Kum kabı ve maması balkondaydı zaten. Oturma odasına geçtiğimde Farah, yanında genç bir delikanlıyla oturuyordu. Dedem bana seslendi:
"Alev, gel Farah'a hoş geldin de. Bu da benim kayınço Ferhat."
"Hoş geldiniz," dedim ve koltuğa oturdum. Annem kulağıma fısıldadı. "Bu kızın ana babası yok mu? Abisiyle gelmiş." Dedem, bizi duyuyormuş gibi dedi ki:
"Farah'ın anne babası küçükken ölmüş. Bir tek abisi var hayatta."
Annem, "Sığınacak yer arıyor belli,"diye fısıldadı. Omzuna vurdum. "Anne, duyacaklar. Ayıp." Annem, "Asıl ayıp dedende ama neyse," dedi sessizce.
Birazdan içeri dayım girdi ve dedemin yanına oturdu. "Durmuş amca aslansın be. İkinci karıyı buldun hem de genç. Ben hâlâ tek tabanca."
Babam, dayıma tersçe baktı. "Hayri, bu kadar insanın içinde bunlar denir mi?" Nusret dedem kaşlarını çattı ve dayıma döndü. "Sus oğlum. Sırası değil." Durmuş dedem "Karışmayın Hayri'ye, konuşsun." diyerek dayımın sırtına vurdu. "Gençsin oğlum, bulursun elbet. Bak ben bu yaşta buldum. Hem de ikinci. Umudunu kesme evladım."
Dayım, "Üstadımsın Durmuş amca,"dedi. Nusret dedem bağırdı. " Hayri, sus oğlum. Yeter."
O akşam masayı kurduk ve mutfakta yemek yedik. Daha sonra salona geçtik. Kimler yoktu ki? Dedem, anneannem, dayım, amcam. Bir de Fahriye Teyze
ve Düriye Teyze. Arkamızdan konuşup nişana hangi yüzle geldiler bilmiyorum. Yine konuşacak malzeme arıyorlar belli. Aliye teyze ve Harun da gelmişti. Bana bakıp bir sırıtması vardı ki düşman başına. Bıkmıştım bu Harun'dan. Başka yer yokmuş gibi yanıma oturmuştu. Kalkıp mutfağa geçtim. Kendime bir bardak çay doldurdum ve yudumlamaya başladım. O esnada annem içeri girdi:
"Kız Alev, içeriye geç nişan kesilecek. Tepsiyi sen tutacaksın."
Bir de bu çıkmıştı başıma. Salona geçerek tepsiyi tuttum. Nusret dedem yüzükleri eline aldı. "Bu güzel çiftimizin nişanı hayırlara vesile olsun,"diyerek nişanı taktı. Salondakiler alkışladı. Ben da kenara oturdum. Fahriye Teyze bana döndü. "Kız Alev, nişanınız hayırlı olsun. Allah bir yastıkta kocatsın."
Düriye Teyze onu dürttü. "Durmuş kocamış zaten kocayacağı kadar. Ben o kıza acırım." Aliye Teyze, Harun'la yanımıza geldi:
"Darısı senin başına kızım."
"İnşallah anne," diyerek Harun yanıma oturdu. Fahriye Teyze ve Düriye Teyze, aralarında gülüşüyorlardı. Allah'ım, nasıl kurtulacaktım bu ortamdan? O sırada zil çaldı ve ben bunu fırsat bilip kapıya koştum. Kapıyı açtığımda gelen Çağla'ydı. Atilla'nın sevgilisi. Yılgın bir şekilde"Hoş geldin." dedim. "Girmeyeceğim Alev," diyerek elindeki beş kutu pişmaniyeyi uzattı.
"Kusura bakma şekerim, dedenin nişanına gelemedik. Atilla bunları yolladı hayırlı olsuna."
"Önemli değil. Atilla nerede?" dedim. "Bugün çok yoruldu da eve geçti," dedi. Daha sonra fısıldayarak konuşmaya başladı.
"Aramızda kalsın, Atilla'yla baş başa yemeğe gitmiştik de." diyerek parmağındaki yüzüğü gösterdi.
"Baak! Atilla bana bunu aldı. Sence nasıl?"
Bıkkın bir şekilde "güzelmiş," dedim. Çağla, konuşmasına devam etti.
"Atilla'yla evlenince bana beştaş alacak, darısı senin başına,"diyerek gülümsedi. Daha sonra da arkasını dönüp gitti. Ben de kapıyı kapattım. Ah be Atilla. Ben seni nasıl unutacagım? Annemin sesiyle arkamı döndüm.
"Kız Alev, kim gelmiş? Ne o elindeki pişmaniyeler?"
"Çağla gelmiş anne. Atilla'dan bize pişmaniye yollamış. Hayırlı olsuna."
Annem, "Pek hayırlı bir nişan değil ama, neyse." diyerek kutuları elimden aldı.
Canberk koşarak yanımıza geldi. "Oo pişmaniye ha!"
Annem Canberk'e döndü. "Herkese dağıtılacak. Artarsa yersin." Canberk, "Tamam anne," diye oflayarak mutfağa geçti. Annem beni dürttü.
"Atilla çok ince çocuk, öyle değil mi?"
"Öyle anne," diye cevap verdim umutsuzca.
"Çağla da pek güzel, pek hanım kız. Atilla'yla pek yakışıyorlar. Umarım ömür boyu mutlu olurlar."
"Umarım anne," dedim zoraki gülümsemeye çalışarak. Ah be Atilla! Seni hâlâ seviyorum. Keşke unutabilsem, keşke. Annem bana seslendi.
"Alev, daldın gittin yine kızım."
"Çok yorgunum anne, erken yatsam olur mu? Yarın iş var,"dedim.
"Tamam kızım, sen geç odana."
Odama girdim ve pijamalarımı aldım. Tam giyinecekken kapı tıklandı.
"Abla girebilir miyim?"
"Gir," dedim sakince. Canberk yanıma oturdu. "Abla, Mahmut balkondaymış. Balkonun anahtarını versene. Az sonra giderler. Ben de Mahmut'u banyoda yıkarım." Çekmeceyi açıp anahtarı aldım ve Canberk'e uzattım. Canberk odadan çıkınca pijamalarımı giydim ve yatağa uzandım.
Ne zaman Atilla ve Çağla'yı görsem, Atilla'yla ilgili bir şey duysam kalbim burkuluyor, içim acıyor. Ey aşk, bu kadar mı merhametsizsin sen? Atilla'yı unutmam imkânsız mı? Keşke onu unutabilsem. İnsan sevdiği birini unutabilir mi? Bunun çaresi var mı? Kalp acısından sonra tekrar mutlu olunabilir mi? Zor olsa da acımı içime gömüp Atilla'yı unutacaktlm. İnadına gülümseyecektim. Atilla'yı görmeyecektim. Tabii Çağla'yı da. Bunu başarabildim. Unutamasam da unutmuş gibi yapabilirdim. Zor olsa da deneyecektim. Acı çekmeme izin vermeyecektim.