10. BÖLÜM:
KALBİNDEKİ YANGIN
Yalnızlığım bile sen olmuş...
"Seni öyle çok seviyorum ki... aşkın beni öldürecekmiş gibi..." sevdiği kadının boynuna doğru uzun bir öpücük kondurarak fısıldarken bir eli beline gitti. Ondan uzun bir süre ayrı kalmaya katlanamazken şimdiyse bir yıldan uzun bir süre kalacağını hatırladıkça kalbi alevler içinde cehenneme dönüşüyordu. Kokusunu içine hapsedemez miydi?
Kadının avuçları yüzünü bulup gözlerini gözlerine hizalandığında dudaklarına kaçamak bir öpücük kondurdu. Bu küçük ama etkileyici öpücük aralarındaki tutkuyu harlamasına sebep olmuştu. Barlas son idaresini de dudaklarına daha çok yapışmasıyla son bulurken nerede olduklarını unutacaklardı neredeyse.
"Barlas..."
"Alev'im..." diye dudaklarına doğru mırıldanmasıyla kadını kucağına aldığı gibi koltukla kendi arasına sıkıştırdı. Yangın çağrısı gözleri bir kere daha kendisi için çarpan kalbe değdiğinde Alev sabırsızdı. Aceleyle üzerindeki tişörtü çıkarıp salonun bir köşesine fırlatırken elleri boynunu bulmuştu. Barlas'ın elleri ise belinden aşağıya doğru kayarken bacaklarında durdurmuştu. Üzerine onu acıtmayacak şekilde kendini daha çok bastırırken öpücükleri göğüs hizasını buldu.
"Gitmeni istemiyorum." derken inlemiş ve beli yukarıya doğru kaymıştı. Bir yıldan fazlayı bırak bir gün görmemeye katlanamazdı. Şimdi askere gideceğini söylüyordu. Bu kadın nasıl hasretine dayansındı ki...
Barlas'ın dudakları aşağıya doğru kaydıkça nefes alışverişleri tükenircesine hızlandı. Kadının elleri adamın sırtına ulaşırken kendine daha çok bastırıp dudaklarına ulaşmaya çalıştı. Barlas dudaklarını yukarıya kaldırıp kadının dudaklarına tekrardan dokunurken konuşmasını istemiyordu.
Sadece sanki uzun zamandır birbirilerine dokunmuyorlarmış gibi özlem gideremez miydi?
"Geleceğim sonrasında."
"Biliyorum." biliyordu da yetmiyordu işte.
Adamın elleri bu sefer kadının bluzun eteklerini bulurken hızla üzerinden çıkardığı gibi onu da ait olduğu yere fırlattı.
"Barlas dayanamıyorum!" diye soluduğunda adam, kadının boynuna gömüldü yeniden.
"Az sabret güzelim. Az sabret."
Solukları birbirine karışırken kadının takati yoktu. Bir an önce isteğine kavuşmak niyetindeydi. O yüzden adamın altına aldığı gibi üzerindeki son kıyafetlerini de çıkartmıştı.
"Kendini bana bırak yeter."
"Ben, kendimi sana bırakalı bir ömür oldu Alev... daha da gidemem senden." der demez elleri bacaklarını buldu.
🔥
Uzun zaman sonra karşılaşmak, Barlas'ta derin bir etkiye neden olmuştu yeniden. En derine bastırdığı ne varsa tekrar gün yüzüne çıkarken gözlerine engel olamıyordu. Her ne kadar öfke ve nefretle bakmak istese de ağır basan özlem duygusu galip gelmişti.
İkisi de dilini yutmuşçasına birbirilerine sessizce bakmayı sürdürürken bu durumdan hiç şikayet etmeyecek gibi durmayı sürdürecekti az kalsın. Genzini temizleyip hafifçe öksürürken Alev sıkıntıyla yerinde kıpırdanıp kaşla göz arasında ellerine baktı. Gördüğü yüzükle kalbi içten içe mutlu olurken dudaklarındaki tebessüme zar zor engel oldu.
Demek hala saklıyor ve parmağından çıkarmamıştı.
"Burada olacağını düşünmemiştim. Bir daha gelmezsin sanıyordum?" Nihayet konuşmaya cesaret ettiğinde özlediği gözlere dönmüştü gözleri. Birbirilerine bir karış uzakta dursalar da o uzaklık yakınlık gibi geliyordu. Bir adım ötesindeydi işte. Bir sarılmaya bakardı uzağı yakın etmek.
"Senin burada olacağını bilsem gelmezdim." dedi Barlas en soğuk davranmaya çalıştığı tavrıyla. "Ama bilirsin ne de olsa konu görev oldu mu? Sonuçta bu senin uzmanlık alanındı değil mi?" sesindeki ima, canını yakıyordu.
Ona hiçbir zaman ihanet etmemişti. Kim sevdiğine ihanet etmek isterdi ki? Onunkisi sadece görevdi ve yapmaması gereken bir şeyi yapmak durumunda kalmıştı. Zaten bunun ağırını kalbinde her gün yaşıyordu.
"Hiç dinlemeyeceksin beni değil mi? Anlatmama izin vermeyeceksin." sertçe yutkundu. Bakışlarını kaçırırken ellerine bakmaya devam etti. Kulakları alay dolu bir kıkırdayış işittiğinde bakışları anında gözlerini buldu. Barlas durdurak bilmeksizin kahkaha atmaya devam ederken onaylamaz bir şekilde başının iki yana doğru salladı.
"Dinlemek? Anlatmak?" bir kere daha kahkaha atıp ciddi tavrına dönerken gözleri alev alevdi. "Senin bana layık gördüğün ihanetinin neyini dinleyeceğim! Neyini anlatacaksın bana! Alev... ihanetin affı olmaz..." ama gönlüne de söz geçiremezsin.
'İhanet etmedim.' diye avaz avaz haykırmak istese de susmak zorunda kaldı. Çünkü artık dinlemeyi bırak affetmezdi. Tüm gerçeği çırılçıplak ortaya dökmek istese de artık çok geçti. O yüzden sadece sustu.
Sustu...
başını yere doğru eğerken bunu fırsat bilen Barlas uzun uzun inceledi sevdiği kadını. Ne kadar özlem giderebilirse o kadar izledi kaldı yerinde. Biliyordu yaptığı yanlıştı ama gönlüne taş basamıyordu bir türlü. Önünden çekilip yana doğru ilerlerken arkasındaki enkazdan habersizce sevdiğine bakmaya devam etti. Ta ki Alev başını yukarıya kaldırana denk. O an ateşe değmişçesine bakışlarını ondan kaçırırken yumruğunu arkada sıktı.
"Yüzüğe kıyamamışsın..." Alev'in konuşmasıyla refleksle kastettiği yüzüklü olan elini saklama çabasına girişti.
"Ne yüzüğü?" diye inkar etse de ayan beyan ortadaydı her şey. Genzinden yutkunup yanından geçip gitmeyi seçti. Daha fazla kendine engel olamazsa özlediği dudaklara dokunmakla kalmayıp yakıp kavuracaktı.
Arkasından bağırışını duyduğu gibi adımları taş kesilirken sırtı ona doğru dönüktü. Gerilen omuzları kaskatı kesilirken Alev'in umut dolu sesini işitmesiyle gözlerini yumdu.
"Hala kalbinde olmak mutlu etti... sen bana inanmasan bile anılarımıza kıyamıyormuşsun tıpkı benim sana ait olan fotoğraflarımıza kıyamadığım gibi... bu bile bize tutunmama yetiyor sen Aksini iddia etsen bile."
ah bir bilseydi kendisi hala neler sakladığını... bir yüzüğe gösterdiği sevincin katbekat fazlasını yaşardı. Ama... aması vardı işte aralarında bir ihanet girmişti ve hiçbir zaman da aralarından çıkacak gibi durmuyordu.
Kendine hakim olmak zorundaydı. Özlemine kilit vurmak zordu ama hakimiyetini elden bırakmamalıydı. Zordu çok zordu hele ki adımları ona doğru koşmak isterken...
gidemiyordu birkaç adım gerisinde kalan kadın varken gücü elinden alınmış gibiydi. Cesaret edemiyordu adım atmaya. O gitse daha kolay olurdu fakat onun da adım atmaya niyeti yoktu. Bu ikilem o kadar ağırdı ki kim ilk adım atsa diğerinden farkı olmayacaktı yanışı...
'Git.' diye fısıldadı içinden. 'Git yalvarırım, ben yapamıyorum yine olduğu gibi git.' diye yalvarsa da gölgesi hala orada mıhlanmış bir şekilde duruyordu. Belki de çoktan gitmişti de gölgesi kalmış gibiydi geriye.
"Allah kahretsin!" diye haykırdı arkaya dönmeden. Göğsü nefret ve özlem arasında inip kalkarken bir kere daha haykırdı.
"Allah kahretsin sana hala aşık olan kalbime ki, gitmeye bile cesaret edemiyorum!" arkasına döndü öfkeyle. Birkaç adımda yanında biterken parmağını kalbine doğru bastırdı. "Ben bir adım geriye gidemiyorken sen nasıl oldu da benden gitmeyi göze aldın Alev! Karşıma çıkma dedim sana. Bak yine halime, kalbim önünde eğiliyor ihanetine rağmen! Bak gör halimi Alev! Yarattığın enkaza bak da anla gidemeyişimin çaresizliğini..."
hırslıydı nefes alışverişleri. Yüzü sinirden kızarmıştı. Gözleri şimdiden kızarmaya yüz tutmuştu... karşısındaki kadın için yine gidemedi... boynu bükük kalan aşkı yeniden ona çaresizliği sunarken bu yüzden karşısına çıkmayı istemiyordu. Çünkü biliyordu ki kalbi galip gelecekti.
"Barlas..." diyebildi sadece kadın hıçkırıklarının arasından. Al sana bir neden daha gidemeyişinin çaresizliği...
acıyla yumdu gözlerini. Bakmamalıydı, duymamalıydı.
"Ben sana hiç ihanet eder miyim? Sana ne kadar aşık olduğumu bile bile yapar mıyım bunu bize? O gün gördüklerin...."
"Sus!"
"Sana ihanet etmedim!" diye inledi. İnanması için. "O an yanlış anlaşılacak gibi göründüğünün farkındayım ama yemin ederim ki bana yaklaşmadı bile. Dudakları dudaklarıma temas bile etmedi."
bir kere daha "Sus!" diye haykırsa da cinnet geçiren adamın inadına devam etti.
"Ben seni hep sevdim Barlas... hala da severken bunu bize yapar mıyım? Hele ki aramızda bir bağ oluşturabilecek bir durum..." sustu. Yutkundu bakışlarını kaçırırken. Barlas cümlenin yarım bırakmasına takılı kalırken dile döktü merakını.
"Bir bağ oluşturabilecek bir durum derken? Ne demek istiyorsun?" kuşkulanmıştı.
"Aşkımız işte!" diye lafı çevirdiğinde gözlerine korku yerleşti.
"Yalan söylemeyi kes! Ne demek istedin az önce?" deyip daha da yakınlaşırken gözleri boynunu ardından dudaklarını buldu. Güçlükle yutkunup gözlerine bakmayı sürdürse de orası daha felaketti. Yakınında olmak bile yetiyordu iradesini yitirmeye.
"Hiç..." dedi inkar etmeye devam ederken. Ona bakarsa anlardı yalan söylediğini zorlukla yutkunup ondan uzaklaşmayı cesaret etmeye çalışırken Barlas'ın söyledikleriyle yerinde kalakaldı.
"Biri seni tehdit mi ediyor yoksa? O yüzden mi söylemiyorsun?"
"Ne?" bozguna uğradı. Bunu duymayı beklemiyordu. Şaşkınlıkla dudağı aralansa da konuşamadı.
"O yüzden benden ayrılmak için..." dile getirmedi o ihanetini. Gücü yoktu bir kere daha dillendirmeye...
Neler diyordu bu adam böyle? Nefes alamadı. Kalbi hızlanmıştı.
"Her neyse..." dedi Barlas son umudunu da az önce yitirirken. Ne olacağını düşünüyordu ki aptal kalbi? Zorla ondan ayrıldığını mı? Saçmaydı bu düşüncesi ama kendine engel olamıyordu. Hiçbir şey ihanetin geçerli nedeni olamazdı.
Arkasına bakmadan dönüp giderken kalbi ateşler içinde kaynamaya başlamıştı. Gidip bir paket sigara içmese kalbindeki yangını söndüremezdi. Hoş dünyanın tüm sigarasını da içse kalbindeki yangını söndüremezdi. Onunki de bir nevi kendini avutma çabasıydı işte.
🔥
Bu bitirdiği kaçıncı paketti saymamıştı. Biri bitmeden diğerinin ateşini yakmaya yeltenirken bu işe bir dur demeliydi Selçuk. Elinden hızla sigarayı alıp yere fırlatırken ayağıyla bir güzel ezdi ki bir daha da içmek için almaya yeltenmesindi.
"Ne yapıyorsun lan sen?" diye öfkeyle soluduğunda bakışları yere fırlatılan son sigarasındaydı. Burnundan solumaya devam ettikçe yumruklarını sertçe sıkıyordu aklını bulandıran düşüncelerden sıyrılmaya çalışıyordu. Her sigara içişinde zihninden kaçıyormuş gibi hissediyordu. Şimdi ise zihnindeki düşünceler bedeniyle beraber ruhunu da yeniden esir altına almıştı.
"Seni öldürmekten kurtarıyorum. İnsan bir teşekkür eder." kinayeyle homurdanıp arkasına yaslanmadan önce abisinin öfkeden kuduran ifadesine iç geçirerek bakındı.
"Alev'in etkisi hala ruhuna öyle bir etki veriyor ki, uzakta olsa bile adını duymaya bile yetiyor bir sarsılmana." adını duyduğu an gözbebekleri yeniden titrerken bakışları sertçe geriye çekip arkasına yaslandı.
"Yok öyle bir şey. Adını duyduğum an içimde sadece nefret oluşuyor o kadar." dese de bu doğru değildi. Sertçe yutkunduğunda elinde sigara olmamasıyla daha da delirmeye başladı.
"Gözlerin öyle demiyor abi." derken imayla gözlerini işaret etti hafif öne doğru eğilirken.
"Selçuk!" dedi tehdit vaki bir şekilde. Biraz daha 'Alev' derse yüzüne doğru bir yumruk patlatacaktı.
"Efendim abi." kışkırtıcı bir sakinlikle söylediğinde Barlas'ın dudaklarından bir küfür savruldu.
"Siktir git!" Selçuk bu hallerine bozulmamışçasına elini havaya doğru kaldırıp teslim oldu. En iyisi susmalıydı yoksa öfkeden kuduran bir adet Barlas'tan sert bir yumruk nasiplenecekti.
"Tamam sakin. Onun adını anmayacağım bir daha. Şeytan görsün yüzünü zaten. Ama bu böyle de gitmez." dediğinde Barlas anlamayarak yüzüne baktı.
"Senin onu unutman lazım artık."
Çok kolaymış gibi söylemiyor muydu bir de. Sinirle ellerini masaya doğru yasladığında kaşlarını çatmıştı.
"Evet, kolay değil ama bunu kendin için yapmalısın."
"Hadi ya! Ben bunu bilmiyorum mu sanıyorsun?" ilk başta alayla başlayan sözleri sonradan öfkeye dönüşünce devam etti sözlerine. "Ver sigara!" elini uzattı sigara için. Dumanını içine çekmese delirmekten daha beter hale gelecekti.
Selçuk ciddiyetle sözlerine dikkat ederken mühim bir şey söyleyeceğini sanıp dikkatle dinlemeye koyulsa da son anda söylediğiyle göz devirdi.
"Sigara hizmeti yasaktır. İçmekte öyle. Yok yani sigara migara! Kendine gel artık Barlas. Bu kadının sende bıraktığı zehirden kurtul artık. Önüne bak. Seni seveni gözün görsün." derken altında yatan manayı anlarcasına kaşlarını çatarken yangın çağrısı gözleri alevlenmişti.
"Kimmiş beni seven?" kendisi de farkındaydı aslında kim olduğunun ama görmezden gelmek en iyisiydi. Kalbinde bir başkası varken onun sevgisinden yaralanırsa bu şerefsizlik olmaz mıydı?
"Bal gibi biliyorsun!" burun kemerini sıkıp derin bir nefes aldı. "Süveyda'ya bırak kalbini. O seni ile kalbini de iyileştirir. Bir daha ona dönmeyeceksin dönemezsin zaten. Senin artık yoluna bakmak gerek. Seni gerçekten sevenle ol."
"Diyorsun ki bana bir şerefsiz gibi yaralarını bir başka kadınla iyileştir. Siksinler böyle işi! Ben birini unutacağım diye bir başka kadına yara açamam." başını hafif öne doğru eğip sertçe masaya yumruk geçirdiğinde gözlerinden öfke fışkırıyordu.
"Aynı şey değil." itiraz etti hemen. "Seni seven biriyle hayatına devam et diyorum sadece. Bu şerefsizlik mi şimdi?" kendisi de sinirlenmişti. Şerefsizlik yapacak kadar şerefsiz olmadığını biliyordu.
"Selçuk asabımı daha fazla bozmadan çek git elimde kalacaksın!"
"Ne bok yersen ye! Kendine eziyet çektirmeye böyle devam et." derken sesini bir telefon zili böldü. Homurdanarak telefonunu cebinden çıkarıp bildirime tıkladığında instagramdan geldiğini anladı. Buket yeni bir gönderi paylaşmasıyla yüzündeki sinir anında yok oldu. Yerinde geniş bir tebessüm yerleşirken kalbi hızlandı fotoğrafa bakmasıyla. Onunla beraber Barlas'ın dikkatini çeken şey Buket'in yanındaki Süveyda oldu ve gözlerine yansıyan hüzünle gülümsemeye çalışması...
🔥
Süveyda Vurdumduymaz
İstanbul'a, evimize nihayet ulaştığımızda annemin mahalleye girişi sancılı olmuştu. Her adımında yüreği ağzına gelirken titremeye başlamıştı. Biliyordum, teyzemin ölümü annemle büyük bir hasar bırakmıştı ve bu ömrü boyunca sürüyordu. Annemin gözlerindeki o acıya rastladığımdan beri bin pişman olmuştum. Bu diğerlerine benzemiyordu. Çünkü teyzemi hatırlatacak evde değildik ama şimdi annemin doğduğu evde teyzemin sonu olan yerdeydik.
Babam dikkatlice annemi kendine doğru yaslarken saçlarına öpücük kondurup sakinleşmesine yardımcı olmaya çalışıyordu. Fakat bu sefer babam bile anneme iyi gelmiyordu. Merdivenden her basamak yukarı çıktığında çıkan ses kalbine ulaşıyordu. Özür dilerim anne, bu kadar derinden sarsılacağını bilseydim sana gelmeniz için ısrarda bulunmazdım.
Sertçe yutkunup anneme doğru koştum. Boynuna ellerimi doladığımda babam hafif eri çekildi. Annemin düzensizleşen nefes alış verişleri çoğalırken saçlarından derince öptüm. Kaskatı kesilen bedeni benim sarılmamla gevşese de hala gergindi.
"İlk göz ağrım benim." derken derin bir iç çekişiyle saçlarımı okşayıp yüzünü yüzüme hizaladı. "Öyle bakma, iyiyim ben."
Nereden anlamıştı benim pişman bir şekilde baktığımı? Sertçe yutkunurken bakışlarımı kaçırdım. "Öyle bakmıyorum ki..."
"Ben senin annenim bir bakışından ne hissettiğini anlarım." deyince konuyu değiştirmeye çalışıp gülümsemeye çalıştım.
"O zaman sizi ne kadar özlediğimi de görürsün bakışlarımdan." deyip babama döndüm. "Değil mi babacığım?"
babam bana dönüp gülümsediğinde muzurca sırıttı ve göz kırparak anneme döndüğünde kolları arasına aldığı gibi kendine doğru çekti. "Çok." derken öyle bir söylemişti ki bunu benim hislerimle değil de kendi hisleriyle söylemiş gibiydi ve beynimdeki sinyaller buradan hemen uzaklaşmamı söylüyordu. Öyle de yaptım. Çünkü babam, annemin aklını nasıl dağıtacağını çok iyi biliyordu.
Kendimi direkt mahalleye attığımda yan sokaktan nefes nefese kalmış bir şekilde koşan Buket'i gördüğüm gibi adını haykırdığımda fren bilmeksizin kollarıma atandı ve öyle bir sarıldı ki az daha yeri boylayacaktım. Boynumu sıkarcasına sarılmayı sürdürürken bedenim dengesini bozmuşçasına sağa sola doğru savruluyordu.
"Süveyda! Çok özledim seni." deyip benden uzaklaştığı gibi kalçama bir tane vurunca gözlerim kocaman açıldı. "Bize haber vermeden gitmek de ne oluyor?" diye azarlama moduna geçince şirinlikle sırıttım. Yanaklarından öperek gülümsemeye devam ederken mahcupça yüzüne baktım. Hala sokak ortasındaydık. "Ani gelişti, özür dilerim haber veremediğim için."
"Bana her şeyi anlatmasan affetmem." diye şart koştuğunda ne kadar merak ettiği gözlerinden anlaşılıyordu. Hemen yerimden zıplayarak neşeyle "Çiğdem alıp geliyorum. Her zaman ki yerde bekle beni." diyerek yanından aceleyle uzaklaşıp bakkala doğru koştum. Çünkü anlatmam gereken çok şey vardı. Kuru kuruya gitmezdi.
Birkaç dakika sonra dediğim yerde buluşurken Enes'e haber vermiştim. Soluğu direkt yanımızda alınca bir fırça da ondan yemiştim.
"Ay yeter tamam içim şişti! Bırakın bu konuyu da benimle ilgilenin. Bu arkadaşınız dört aydır sizden uzakta yaşadı. Dedikodusuz inanabiliyor musunuz?" diye hayretle gözlerimi büyüttüğümde bana göz devirmekle yetindiler. Önümdeki çiğdemden bir avuç ellerine alıp "Yalan at da ufak at avare. Sen. Dedikodusuz kalacaksın hayatta inanmam." diyen Enes'le dudak büktüm.
"Aşk olsun."
"Ben de onu diyorum!" diye hemen öne atılan Buket'le gözleri bir anda ışıldadı. Gözlerindeki imayı anladığımda sertçe Enes'i gösterip uyardım.
"Sizinle beraber o pilot da gelmiş! Doğru mu?"
sus desem de çenesi düşük arkadaşım susmayı bir türlü öğrenemedi. Enes'in de dikkatini çekmiş olacaktı ki tek kaşını sorgularcasına havaya doğru kalktı.
"Pilot derken?"
"Daha doğrusu asker." dedim yarım ağız. Bak aklıma geldi kalbim sıkıştı yine. O anlar gözümün önüne gelirken sertçe yutkunup gülümsemeye çalıştım. Ne bekliyordum ki, gerçekten bana bakacağını mı?
Yapma Süveyda! O başkasını seviyor sen kendi kendine gelin oldun.
"O askerse nasıl pilotluk yapabiliyor?" diye merakla sorduğunda bunu bende merak ediyordum.
"Buket'e sorsana o daha iyi bilir?" diyerek Buket'e döndüğümde bilmiyorum der gibi omuz silkmişti.
"Zaten sürekli uçuş yapan biri değil. Görevi olduğunda uzun bir süre gelmezdi. Gelse de haftada sadece iki bilemedin üç gün uçuşu olur."
belki de o yüzden uçakta hosteslik yaptığım zamanlar göremiyordum. O güne denk gelişimiz tamamen tesadüften eserdi. Ya da planlanan uçuş günleri... ve o gün benim için yeni bir başlangıca neden olmuştu. Kalbimde hiç tanımadığım duygular beni ele geçirmişti. Bu iyi miydi bilmiyorum ama acıtıcı olacağından adım kadar emindim.
"Anladım." demekle yetindi Enes. Ardından bana bakıp gülümsediğinde ne oldu der gibi bakış attığımda "Finaller iki gün sonra başlıyor ve bizim hoca sana bir tez bıraktı." demesiyle gözlerim kocaman oldu.
Hayatta en nefret ettiğim şey finaller öncesi tez hazırlamazdı. Tam bir işkence taktiğiydi. Başımı olumsuz bir şekilde sallasam da kaçarı yoktu bunun.
"Kız daha yeni geldi. Neden hemen gözünü korkutuyorsun ki?" diye Buket'ten azarı yiyince muzipçe sırıtıp daha da sinirlenmeme neden oldu.
"Ne? Finaller yaklaşıyor söylememeyim mi?"
"Söyleme!" diye bağırdım homurdanarak. "Duymak isteyeceğim en son şeydi bu lanet olası finaller." somurtmaya devam ederek öfkemi çiğdem kabuklarından çıkardım. Başlasın yoğun sınav temponu.
"Sana da yararlanılmıyor! Sonra tepemizde stresli stresli koşarsın hiç çekemem o hallerini." omzuna bir tane geçirip bacaklarımı kaldırıma doğru uzattım. O sırada yanımızdan geçen bir çift ayakkabıyla bakışlarım yukarıyı buldu.
Tepemizde dikilen Arda'yla ne var der gibi bakış atıp çiğdem çitlemeye devam ettim.
"Yolu yine çiğdem çöplüğü yapmışsın bakıyorum Çikolata avaresi?" eğlenir gibi sırıtmaya devam ederse yüzüne bir tane geçirecektim.
"Stres yaptı Arda abi. Final stresi." Enes'in hala benimle uğraşmasıyla ayaklandım ve önünde dikildiğimde bacaklarına tam tekme atıyordum ki belimden tutulduğum gibi ayaklarım ayaklandı. Geriye çekilirken ellerim öne doğru uzanmıştı.
"Boğarım Enes seni. Hem kendisi strese sokuyor hem de gülüyor." Arda abi arkadan gülmemeye çalışsa da gerilen karnından kendini sıktığını anlamıştım.
"Ya Süveyda ne bakıyorsun sen bu salağa? Seninle uğraşıyor işte her zaman ki gibi."
"Bak şimdi kalbimi kırdın Buket." yalandan canı acımış gibi kalbine elini yaslarken uyuz gibi sırıttı..
"Lan sus sende! Görmüyor musun zar zor zapt ediyorum kızı. Kaşınma daha fazla." en sonunda Arda abi de sinirlenip kaşlarını çattığında Enes sustum der gibi dudaklarına çizgi çekti. Arda abi nihayet beni serbest bıraktığında nefes nefese kalmıştım.
"Süveyda sen iyisin değil mi?" diye endişeyle kaşlarını indiren Arda'yla "İyiyim." dedim fakat buna inanmayarak tek kaşını havaya doğru kaldırdığında yutkunma isteğiyle dolup taştım.
İyiydim ben...
"Pek bana öyle gelmedi de... sende ayrı bir stres var sanki bugün. Bu finaller ile ilgili bir stres değil."
"Evet Süveyda. Normalde bu kadar strese girmezsin bir sınav için. Hele Enes'in uğraşmalarına gülüp geçerdin?" diyen Buket olmuştu.
Bakışlarımı kaçırıp kaldırıma geri oturdum. Çiğdemi önüme çekip çitlemeye devam ettiğimde "Anneme canım sıkıldı." dedim. Bu yalan değildi ama eksikti de...
"Buraya taşındığı için mi?" diye sorduğunda başımla onayladım Arda'yı. Her ne hatırladıysa sertçe yutkundu. Nefes alış verişleri hızlandığında geçmişe gitmiş gibiydi. Annemin yanına geldiğinde on yaşında ya vardı ya yoktu ve Arda'yı annem büyütmüştü. Her bir anına şahit olan birilerinden biriydi.
Kendimi sorgulama ihtiyacıyla dolduğunda kalbim bana bir şey fısıldar gibi oldu.
"Kendini suçlamıyorsun değil mi?" içimi mi okuyordu bu salak? Hızla ona döndüğümde tam da beklediği tepkiyi alınca iç geçirdi.
"Kendini suçlamaya devam edersen seni baş aşağı sırtıma alır öyle de tüm gün gezdiririm anlaşıldı mı?"
Ne, hayır!
"Yapamazsın?" gözlerim kocaman açıldı.
"Yapar mıyım?" bana değil de Buket ve Enes'e sorar gibiydi. İkisi de başlarını onaylar gibi salladığında kötü kötü baktım onlara.
"Şerefsiz." ağzımdan istemsizce bir küfür çıktığında Arda kulaklarını öne çıkarır gibi "Anlamadım?" diye sorduğunda tekrar ettim. "Sen tam bir köpeksin!"
kendimi bir anda baş aşağıya sallanırken bulurken çığlık attım. Saçlarım aşağıya doğru savurunca sırtına sertçe vurdum.
"Seni Ayda ablaya kötü kötü şeyler yapıyor diye anlatmasam ben de Süveyda değilim Deniz Kaptanı bozuntusu!"
"Hele bir hakkımda ufak kötü bir şey söyle, baş aşağı sallandırmaktan beter ederim seni!"
"Tehdit ettiğini de ispiyonlayacağım!"
"Süveyda!" diye kızarcasına öfkeyle solurken iki hain arkadaşa eğlence çıkmış gibi kahkaha atıyorlardı.
"Hatta çapkınlık yaptığını da söyleyeceğim pis köpek. Hemen indir beni! Beynime kan çok gitti."
nihayet yere indirdiğinde ilk başta sarsıldım. Dengemi dizgine alırken yüzüne kaşlarını çatarak baktım.
"Senin ağzın iyice bozuldu ha! Abiye ne zaman köpek demeyi bırakacaksın?"
"Hiçbir Zaman." diyerek yanından uzaklaşıp Buket'i kaptığım gibi aşağı sokağa indim. Enes de ne halt ediyorsa etsindi.
"Süveyda, hadi anlatsana Şırnak'ta ne yaptınız? Tüm detaylarını istiyorum." diyerek heyecanla parktaki boş salıncağa oturduğunda ben de diğerine geçtim. Merak içinde bana bakmaya devam ettiğinde hafif sallanmaya başlayarak kısaca olanları anlattım.
"Bir şey olduğu yok. Annemler göreve gitti ben ve Arda ise evde oturu durduk. Zaten benim hiç dışarıya çıkasım da yoktu. Misafir öğrenci olarak üniversiteye gidip gelmek dışında pinekleyip durdum." ilk başta anlattıklarıma hevesle dinlerken sonradan kendisine bir malzeme çıkmadığından somurtarak yüzünü ekşitti.
"Aman Süveyda ya! Ben de bekliyorum heyecanlı heyecanı bir şey anlatacaksın diye. Tüm hevesimi kursağımda bıraktın."
Aslında anlatacak çok şey olmuştu da anlatamazdım. Bir süre Barlas ismini duymak bile istemiyordum. O kadına olan bakışlarını gördüğümden beri hiç iyi değildim. Canım acıyordu da karşısına çıkıp da diyemiyordum kalbimdeki onu.
"Kızma ponçiğim. Ben sana dedikodu bulurum günlük dozunu alırsın." diyerek zincirlerden kollarımı geçirip Buket'in yanaklarını sıkıp önüme döndüm ve hep yaptığım deliliği yaparak salıncağı en yükseğe doğru sallamaya başladım. Ellerim havaya uçuşurken saçlarım yüzüme doğru üfleyip rüzgarın etkisiyle dans etmeye devam ediyordu. Ayaklarım yerden kesildiği her an da yüreğim ağzıma gelirken bana yine onun adını hatırlatır gibi gümbür gümbür atıyordu.
Benimle beraber Buket de salıncağın tadını çıkarırken neşeyle çıkan haykırışlarımız gökyüzüne ulaşıyordu.
En son salıncaktan inip Buket'in yoğun ısrarıyla selfie çekilirken dudaklarım gülümse de gözlerim hala hüzünle karışık gülümsüyordu.
🔥
"Prensesim bu tabakları da masaya götürür müsün, çukur olanları."
"Tamam babacığım." deyip çukur olan tabakları aldığım gibi sofraya götürdüğümde yengem de tenceredeki yemeği servis etmeye başlamıştı. Kenan dayı da yengemle uğraşa dururken Arda da Ayda ablaya yararlanmak adına peşinde koşup duruyordu.
"Ah, getirdin mi yengecim. Ver elindekileri de çorbaları da servis edelim?" yengem elimden tabakları alırken ben de kepçeyi elime aldım.
"Ben yaparım yenge, sabahtan beri yoruldun bir saniye oturmadın." diye azar çektiğimde Kenan dayım da onaylamıştı.
"Bir tanem, hadi otur. Kızlar gerisini halleder." diyerek karısını yanına çekip oturtururken hemen itiraz nidalarıyla söylenmeye başlamıştı.
"Yorulmadım ben, bırakın da Sonay'a yardım edeyim. Kadın biz geleceğiz diye baya hazırlık yapmış."
"Evet herkes sofraya!" diyerek elinde tepsiyle gelen annemle beraber elinde salata tabaklarıyla babam göründü.
Annemlerde yerlerine geçtiği gibi servis etmeye devam edip en son kendime de çorba doldurduğumda babam bana bakıp oturmamı söyleyince hemencecik yanındaki boş sandalyeye oturmuştum.
"Ne güzel oldu uzun zamandır böyle ailecek sofraya oturmamıştık. Sonay'ın ve Bilal'in gelişine diyelim mi?" dedi yengem uzun zamandır bu anı bekleyen sevinciyle.
"Sonay'ın geleceği yoktu zaten buraya. Her ne olduysa iyi oldu." diyen dayım oldu bu sefer. Benim bakışlarım annemi bulunca onunki de benimkileri bulunca hafifçe gülümsedi.
"Ne o Kenan? Beni mi özledin, oğlum açık açık söylesene özlediysen? Ne karımı katıyorsun araya." muzipçe sırıttığında dayım, babama homurdanarak kaşlarını çattı. Burun kıvırıp iğrenircesine suratını ekşittiğinde ise "Aman senin o mendebur yüzünü ne özleyeceğim hayırsız herif." demişti.
"Katıksız herif!" diye didişmeye başladıklarında dayım da cevabını geciktirmiyordu.
"Yalaka, sırnaşık herif."
"Başladılar bunlar yine çocuk gibi didişmelere." diyen yengem olmuştu.
"İkiniz de susup yemeğinizi yiyorsunuz! Çocuk musunuz siz?"
valla çocuktan farkları yoktu. Gülmemeye çalışıp yemeğimi yerken Arda köpeği Ayda ablaya bir şey anlatıp duruyordu. Her ne söylediyse Ayda abla utanarak bakışlarını kaçırınca benimle göz göze gelmişti. Şeytanlıkla sırıtırken göz kırparak Arda'yı işaret ettim. Ardından parmaklarımı birbirine sürttüğümde imayla sırıtmaya devam ediyordum.
Arda hemen kaşlarını çatarak önüme dönmemi söylerken portakal suyumdan birkaç yudum içmiştim.
Deniz kaptanı da hani az değildi.
O sırada kapı çaldı. Annem hemen ayaklanarak yüzünde tebessümle beklediği biri gelmiş gibi sevinirken merak içinde hepimiz annemin kapıya gidişini seyrettik. Babam kaşlarını merak edercesine havaya doğru kaldırınca "Birini mi bekliyordun Sarışın'ım?" diye sormuştu.
İlk başta Buket geldi sanmıştım fakat Buket'in sınavı olduğundan evde kalmayı tercih etmişti. Herkes buradaydı kim gelmiş olabilirdi ki?
"Hoş geldin Barlas. Geç içeri." annemin sesiyle yerimde kalakalırken duyduğum ismi seçemedim ilk başta.
Onun ne işi vardı aile yemeğinde?
İçeriye tüm karizmasıyla girerken kalbim benden izinsiz bir şekilde hızlanmaya başladı. Nutkum tutulurken dudaklarıma zar zor hava yolluyordum. Gözlerindeki gözlüğü ağır ağır çıkarıp gömleğin ucuna takarken giydiği lacivert gömleği onu daha da yakışıklı göstermişti.
Saçları her zaman ki gibi taranmış yana yatırılmıştı. Bu kadar can alıcı olmak mı zorundaydı bu adam. Kalbime zarardı bir kere. Gözleri herkesi taradıktan hemen sonra benimkilerle buluştuğunda bakışlarımı hızla onunkilerinden kaçırdım.
Biliyordum ki o gözlere bakarsam daha da kapılacaktım ona ve bunu isteyeceğimi düşünsem de o gün gördüklerimle bu fikirden vazgeçmiştim. Fakat yeşil gözlerim bana inat onunkılerle buluştuğunda kalbim daha ilk dakikasında bana ihanet etti.
Zorlukla yutkunurken boş bir yere otururken anneme çekingen bir edayla tebessüm edince bu hallerine gülmeden edemiyordum. Herkese karşı sert olabiliyorken anneme karşı hep saygılı ve çekingendi.
Ben ise arsızın önde gideniydim bu konuda.
"Hoş geldin Barlas oğlum." babam bakışları Barlas'ı bulduğu gibi sesindeki sert tonun nedenini anlamadım. Normalde ona ılımlı yaklaşırdı ama şimdi aralarna mesafe koyar gibiydi. Ne oluyor bu aşağılık yerde!
Ardından bakışları beni bulunca gözlerime uzun uzun bakmıştı. Hayır bu bakışları tanıyordum. Şirinlikle sırıtmayı denerken önüme döndüm. Babam anlamış olamazdı değil mi? O bakışlar başka bir sebepten ötürüydü inşallah.
Tedirgin olan bedenim kaskatı kesilirken Barlas konuşmaya başladı.
"Hoş buldum efendim." sesi bile içimi titretmeye yetiyordu.
"Barlas bir teşekkür borcum vardı. O yüzden bu yemekte onunda bizimle olmasını istedim."
ne borcuymuş bu anne? Çıtlatsana biraz.
"Estağfurullah, ne borcu ben sadece görevimi yaptım." çekingenliğini yiyeyim senin...
"Evet Sarışın. Barlas sadece görevini yaptı. Her askerin yaptığı gibi."
baba ne oluyor bu ne gerginlik?
Barlas onaylar gibi başını salladığında annem hemen koruma kalkanına atlayacaktı ki araya babam girdi.
"Prensesim bir tabak da Barlas'a getirir misin sana zahmet." dediğinde masadan nasıl kalktım mutfağa kaçtım bilmiyordum.
Aceleyle bir servis de Barlas için açarken ellerim titriyordu. O sırada mutfağa gireni kulağım duymaz olmuştu.
"Bir bardak alabilir miyim?" arkamdan gelen sesle az kalsın elimdeki tabağı düşürecekken çığlığımı da engellemiştim.
"Pilot bey!" diye korkuyla soluduğumda tezgaha yaslanmıştı. Kollarını gövdesinde bağdaş yaparken bir bardak dolaptan çıkarıp önüne koydum aklımı yitirmeden.
"Teşekkür ederim." diyerek bardağı alıp gidecekken adımları mutfak girişinde durdu. Bana doğru döndüğünde ise bir şey söyleyecek gibi dudağını araladı. Fakat sonradan söylemekten vazgeçerken bir adım daha atıp duraksadı. Gözleri tamamen bana döndüğünde yüzünde muzır bir ima vardı.
"Bohçacı kadın olduğunu biliyorum. Bu sefer yakalanmamak adına daha iyi saklansan çok iyi olur hostes hanım. Benim gözlerim keskindir." diyerek mutfaktan hızla çıkarken kızaran yanaklarımı gömmek istedim. Çığlık atmamak için kendimi zor tutarken utanayım diye üzüleyim mi yoksa beni tanıdığı için sevineyim mi bilemedim.
Tam bir rezillikti. Fakat ben durur muydum yerimde hiç.
Yine olsa yine yapardım.