Aynı Gece, Ayrı Tavanlar

988 Kelimeler
Sayılı gün çabuk geçmişti. Cengiz ile Melek’in kalış süresi dolmuştu. Evde bavul telaşı başlamış, kapının arkasına yaslanmış valizler sessizce sabahı bekler olmuştu. Babaanne her zamanki gibi “bir eksik olmasın” diyerek hazırladıklarını poşetlere sıkıştırıyor, “Sizin oradakiler buradakine benzemez,” diye söylenerek ne varsa bagaja dolduruyordu. Ev, gidiş hazırlığının o tuhaf boşluk duygusuyla doluydu; herkes yerli yerindeydi ama bir şey şimdiden eksilmiş gibiydi. Cengiz’in içi hiç rahat değildi. Elif’i bırakmak istemiyordu. Onu ilk geldikleri günkü hâliyle düşündü: gözleri şiş, omuzları düşük, sesi kısık. Şimdi daha dik duruyordu. Hâlâ kırılgandı ama dağılan bir şey değil, toparlanmaya çalışan bir şey gibiydi. Buranın ona iyi geldiğini inkâr edemezdi. Ertesi sabah erkenden yola çıkacaklardı. O akşam, dede ile babaanne erken yatınca Cengiz, Elif’i bahçeye çağırdı. — Gel bakalım, dedi. Abi–kardeş bir konuşalım. Bahçeye çıktıklarında hava serinlemişti. Toprak gün boyu güneşi emmiş, şimdi yavaş yavaş bırakıyordu sıcaklığını. Uzakta bir köpek havladı. Gökyüzü yıldızla doluydu; şehirde görülmeyen bir açıklık vardı burada. Çardağa geçtiler. Elif sedire oturdu, dizlerini kendine çekti. Cengiz karşısındaki sandalyeye geçti ama aralarındaki mesafeyi azaltmak ister gibi öne eğildi. — Söyle, dedi. Düşüncen nedir? Biraz sakinleştin mi? Elif derin bir nefes aldı. Sanki konuşmadan önce içindeki düğümü yoklaması gerekiyordu. — Acele karar vermek istemiyorum abi. Biraz daha düşünmem lazım. Mahalleye dönersem… unutamam diye korkuyorum. Başını eğdi. — Onun sevgilisi var, sevdiği var. Yüzüne bakamam. Bu cümlede utançtan çok, gerçeği kabul etmenin ağırlığı vardı. Rüzgâr saçlarını yüzüne düşürdü. Eliyle geriye attı. — Bu son olay bana kendime zarar verdiğimi gösterdi. Kendimi hep ikinci plana attım. Hep bekledim. Hep “belki” dedim. Ama artık… artık onu unutmam, hayatımı düzenlemem lazım. Onu sevmediğim için değil… kendimi kaybettiğim için gitmek istiyorum. Cengiz gözünü ondan ayırmadı. — Ankara’daki okula geçmeyi düşünüyorum. Yurtta kalırım. Sonra değişim programı var ya… onu değerlendirmek istiyorum. Hep erteledim. Korktum. “Şimdi değil,” dedim. Ama şimdi değilse ne zaman? Gözleri doldu ama ağlamadı. — Yapmak istediklerim vardı benim. Dil öğrenmek, başka bir ülkede yaşamak, kendimi görmek… Hep birine göre yaşadım. Bu sefer kendime göre yaşamak istiyorum. Son cümlesi fısıltıya dönüştü. — Ne olur, yardım edin. Bu cümlede hem çocukluğu hem de büyümeye karar vermiş bir kadının cesareti vardı. Cengiz bir an sustu. Sonra net bir sesle konuştu. — Ben yanındayım. Kolay olmayacak, onu da biliyorum. Ama zor olması vazgeçmen gerektiği anlamına gelmez. Ankara işi tamam. Ev tutarız. Yurt istemezsen yalnız kalmazsın. Anam gelir arada. Araba da ayarlarız. Sen yeter ki geri adım atma. Elif başını kaldırdı. O an korkunun yanında ilk kez heyecan da vardı. Belirsizlik ürkütücüydü ama bu kez kaçtığı bir yer değil, yürümek istediği bir yol gibiydi. — Sağ ol abi, dedi. Cengiz elini uzatıp başını okşadı. Çocukken yaptığı gibi. Elif gözlerini kapadı. Uzun zamandır ilk kez korunuyor hissetti. Aynı saatlerde İstanbul’da başka bir balkon, başka bir gece vardı.Emre balkona çıktı ama sigarayı yakmadı. Elinde öylece tuttu. Parmaklarının arasındaki beyazlık, içindeki karmaşaya benziyordu; ne tam vardı ne de yoktu. İçeriden televizyon sesi geliyordu. Bir dizinin kahkahaları… Normal bir akşam gibi. Olması gerektiği gibi. Ama Emre’nin içi öyle değildi. Birkaç gündür Elif’e alan tanımak istediğini söylüyordu kendine. Yaşadıkları kolay değildi. Köye gittiğini öğrenmişti. “Nasıl olsa dönecek,” diyordu. “Cengiz gelir, birkaç güne her şey sakinleşir.” Aramak istiyor, “Ben artık uzak durmak istemiyorum,” demek istiyordu. Ama sonra kendini durduruyordu. Okulu var. Kafasını toplasın. Ne kadar kalabilir ki? Kendi duygularını nihayet kabul etmişken beklemek zor geliyordu. “Gitti,” dedi içinden. “Benimle konuşmadan gitti.” Oysa konuşsa… “Buradayım,” diyecekti. “Hatalıydım. Seni seviyorum. Uzak duramıyorum.” Sonra hemen savunmaya geçiyordu. Benim yüzümden gitmedi ki. Döner. Ama içi hiç rahat değildi. Ya ben olmadan güçlenirse? Ya sustuğum için gittiyse? Ya kaybettiysem? Gözlerini kapadı. Elif’in yüzü geldi aklına. Korkmuştu o gece. Öyle bir korku ki sesi titriyordu. Emre ne yapacağını bilememişti. Yine susmuştu.Onu korumak yerine duraksamıştı. Kararsız kalmıştı. Yine herkesin gönlünü idare etmeye çalışmıştı. Susarak geçeceğini sanmıştı. Gözlerini kapadı. Elif’in sesi geldi aklına. Titreyen, kırgın bir ses. Geçmemişti. Şimdi susmak istemiyordu. Ama bu kez susan Elif’ti. Dayanamadı. Telefonu eline aldı. Aradı. Birinci çalışta açmadı. İkinci çalışta telefon çaldı… çaldı… Ve açıldı. Elif’in sesi uzaktan, yorgun ama sakin geldi. — Alo? Emre bir an konuşamadı. Söylemek istediği her şey boğazına düğümlendi. Emre bir an konuşamadı. — Alo? dedi Elif tekrar. — Alo… nasılsın Elif? Kendi sesini yabancı gibi duydu. — İyiyim. Toparlayacağım. Sen nasılsın? “Toparlayacağım.” Demek ki henüz toparlanmamıştı. Bu kelime Emre’nin içine oturdu. — İyiyim, dedi. Yalanın ne kadar kısa sürdüğüne şaşırdı. “Sen yoksun, yarım kaldım,” demek istedi. “Söyleyemediklerim var,” demek istedi. Diyemedi. — Abimler yarın dönüyorlar. Ben biraz daha buradayım, dedi Elif. Bu cümle Emre’ye hem umut hem mesafe verdi. — Peki, dedi sadece. “Geleyim seni göreyim. Sarılayım. Hiç sarılamadım sana,” demek istedi. O gece yarım kalan o dokunuşu tamamlamak istedi. Ama sustu. Aralarına kilometrelerden çok, söylenmemiş cümleler girmişti. — İyice dinlen, dedi Emre. Kendini toparla. Beni habersiz bırakma. Bu cümlede hem rica hem korku vardı. — Peki, dedi Elif. “Sensiz nasıl toparlayacağım?” demek istedi. “Yanımda olmanı istiyorum ama yine kırılmaktan korkuyorum,” demek istedi. Diyemedi. Rüzgâr Elif’in bulunduğu bahçede yaprakları hışırdattı. Emre balkonda korkuluğa yaslandı. — Kendine iyi bak, dedi Elif. — Sen de, dedi Emre. Bir saniye daha kimse kapatmadı. Sanki biri cesaret edip gerçek cümleyi söyleyecekmiş gibi. Kimse söylemedi. Telefon kapandı. Elif odasına çıktı. Yatağa uzandı. Tavan ahşaptı; aralardaki ince çatlaklara baktı. Köyün gecesi sessizdi. Uzakta bir traktör sesi geçti, sonra yine duruldu her şey. Kalbi sakin değildi ama netti. Bu kez susan taraf olmak istemiyordu. Ama henüz konuşacak kadar güçlü de değildi. Emre balkondan içeri girdi. Salondaki ışık hâlâ yanıyordu. Televizyondaki kahkaha bitmiş, başka bir sahne başlamıştı. O kendi odasına geçti. Sırtüstü yatağa uzandı. Tavan beyaz ve dümdüzdü. Ne bir çatlak ne bir iz. İki ayrı şehirde, iki ayrı yatakta, iki ayrı tavanı izlediler. İkisi de uyumadı. Sabah olmadan önce, ikisi de aynı cümleyi düşündü: Keşke biraz daha cesur olsaydım. Ve sabah, konuşulmamış her şeyle birlikte geldi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE