Elif arabadan indiğinde ilk fark ettiği şey sessizlik oldu.
Şehirde insan sessizliği ancak gürültünün arasından ayıklayarak fark ediyordu. Buradaysa sessizlik başlı başına bir varlıktı. Üzerine çöken, kulaklarına dolan, nefesini yavaşlatan bir şey gibi.
Toprak yolu çevreleyen bahçe kapısı gıcırdayarak açıldı. O ses bile fazla gelmişti Elif’e. Sanki buraya ait olmayan tek şey, hâlâ üzerinde taşıdığı şehirdi.
Bahçeye girdiklerinde akşam serinliği iyice çökmüştü. Üçler Kayası uzaktan, kararan gökyüzünün önünde ağırbaşlı bir siluet gibi duruyordu. Çocukken ona bakıp korktuğu, sonra alıştığı, sonra sevdiği o kaya… Şimdi sanki her şeyi görmüş, her şeyi saklamış gibiydi.
Babaannesi kapının önündeydi.
Başında yazması, üzerinde her zamanki koyu renk hırkası… Zaman ona nazik davranmamıştı belki ama sabırla yoğurmuştu.
— Hoş geldin gızım, dedi sadece.
Elif başını eğip babaannesine sarıldı. Babaannesinin kokusu — sabun, toprak ve yılların tanıdık güveni — içine doldu. Göğsünde bir şey gevşedi, fark etmeden.
— İyi ettiniz geldiniz gari. Hadi geçin içeri, açsınızdır siz. Yemek hazırladım, dedi babaannesi.
Önce Cengiz’e, sonra Melek’e sarıldı.
— Hadi bakalım, buyurun sofraya. Deden içeride, sizi bekliyo.
Evin içine girdiklerinde tahta döşemeler hafifçe gıcırdadı. Duvarlardaki eski fotoğraflar yerli yerindeydi; siyah beyaz yüzler, gençliklerini orada bırakmış gibiydi. Elif dedesinin elini öptü. Dedenin eli sertti ama avucunun içi sıcaktı.
Sofraya oturduklarında babaanneleri yine döktürmüştü. Elif sever diye tarhana çorbası, kazlı keşkek… Masadan yükselen buhar, evi dolduran kokuya karıştı. Tarhananın ekşiliği, keşkeğin ağır ve tok edici kokusu… Allah ne verdiyse.
Yediler.
Sonra semaverde demlenmiş çaylar geldi. Çayın dumanı ince ince yükselirken, bardakların sesi evin içine yayıldı. Yol yorgunu olmalarına rağmen babaannesiyle dedesiyle sohbete durdular. Eski günlerden, köydeki mahsulden, kimin kiminle evlendiğinden konuşuldu. Elif dinledi. Gülümsedi. Arada bir başını salladı.
Gözleri ağırlaşmaya başlayınca babaannesi fark etti.
— Hadi gari, tutmayalım sizi. Yorgunsunuz. Yatın artık, dedi.
Odaları gösterdi.
Elif odasına geçtiğinde valizi açmadı.
Yatağa uzandı. Tavana baktı. Ahşap kirişler, loş ışıkta silik silik seçiliyordu. Gözleri doldu ama ağlamadı. Uzun zamandır böyleydi; gözyaşları sanki içinde bir yerde birikmiş, taşmaya karar vermemişti.
Sonra usul usul aktılar.
Sessizce. Kimseye görünmeden.
Elif ne zaman uyuduğunu hatırlamadı.
Diğer odada Cengiz, Melek’e sarılmıştı. Elif’in anlattıklarını anlatıyordu. Cengiz’in sesi kısıktı; kelimeler ağzından ağır ağır çıkıyordu. Melek sessizce dinledi. Elif’le araları her zaman iyiydi; çocuklukları birlikte geçmişti. Zorlamadı. “Anlat” demedi. Zaten bazı şeyler anlatıldıkça değil, anlatılmadıkça iyileşirdi.
Elif’e sessizlik iyi gelmişti.
Melek, Cengiz’i sakinleştirmeye çalışıyordu.
— Geçecek, dedi yavaşça. Sen varsın. Elif atlatır. Güçlü kız o.
Cengiz başını salladı ama içinden başka bir şey geçti. Güçlü olmanın bazen ne kadar yorucu olduğunu biliyordu. İnsan güçlü diye hep ayakta durmak zorundaymış gibi… Oysa bazen sadece oturmak, susmak, durmak isterdi insan.
Gece sabaha döndüğünde Elif uyandı.
Pencereye vuran gün ışığı, odayı yumuşak bir aydınlığa boğmuştu. Kuş sesleri vardı. Şehirdeki gibi aceleci değillerdi; rahat, kendinden emin ötüyorlardı.
Daha sakindi Elif. Daha dinlenmişti.
Banyoya gidip yüzünü yıkadı. Soğuk su, yüzündeki son ağırlığı da alıp götürdü sanki. Saçlarını topladı. Aynada kendine baktı. Gözlerinin altındaki morluklar hâlâ oradaydı ama bakışı biraz daha netti.
Mutfaktan gelen sesleri duyunca oraya yöneldi.
Babaannesi kahvaltı sofrasını hazırlıyordu. Ocağın üstünde sac, tezgahta hamur… Torunları için çeşit çeşit katmerler yapmıştı. Tereyağının sıcak sacla buluştuğunda çıkardığı o koku, evi dolduruyordu. Reçeller dizilmişti: vişne, kayısı, gül… Peynir, kaymak… Sofra, bereketli bir sabah gibi duruyordu.
Elif babaannesine yaklaşıp sarıldı.
— Sultanım… dedi gülümseyerek. Yine döktürmüşsün ha.
Babaannesi saçlarını okşadı.
— Ye gızım, ye.
— Hadi gari, kaldıralım abinleri. Dede acıkmıştır.
Elif, abisinin yattığı odanın kapısını çalmak üzereyken kapı açıldı. Melek karşısındaydı.
— Günaydın.
— Ben de tam sizi uyandırmaya geliyodum. Hadi acele edin, Sultanım yine döktürmüş.
Bahçeye kurulan sofrada mayıs güneşi yüzlerini ısıtıyordu. Hafif bir rüzgâr vardı; yapraklar usul usul sallanıyordu. Cengiz semaveri getirip masanın yanına koyduğunda kahvaltı başladı.
Çocukluk anıları anlatıldı. Eskiden kim nereye düşmüş, kim kimi kızdırmış… Gülüşmeler, yarım kalan cümleler, “hatırlıyor musun?”lar havada uçuştu. Elif gülerken yüzünün kasıldığını fark etti; uzun süredir bu kadar rahat gülmemişti.
Sofra toplandıktan sonra Cengiz ayağa kalktı.
— Biraz gezelim , dedi. Biz gördük ama Melek Frig Vadisi’ni hiç gezemedi.
Melek sevinçle başını salladı.
— Olur vallaha, çok isterim, dedi.
Gün, etrafı keşfederek geçti. Kimi zaman yürüdüler, kimi zaman durup manzaraya baktılar. Bol bol fotoğraf çektiler. Elif, uzun zamandır ilk kez zamanın bu kadar yavaş ve hafif aktığını hissetti.Gün, etrafı keşfederek geçti.
Kimi zaman yürüdüler, kimi zaman durup manzaraya baktılar. Bol bol fotoğraf çektiler. Elif, uzun zamandır ilk kez zamanın bu kadar yavaş ve hafif aktığını hissetti.
İlk olarak Kral Yolu’na saptılar. Taşların arasından geçen o eski yol, sanki hâlâ geçmişin ayak izlerini saklıyordu. Elif yürürken adımlarını yavaşlattı. Binlerce yıl önce buradan geçenlerin aceleleri, korkuları, umutları vardı belki de. Şimdi yol, sadece sessizdi. Ve o sessizlik Elif’in omuzlarından bir şeyleri usulca indiriyordu.
Sonra Aslantaş ve Yılantaş’a geldiler. Kayalara oyulmuş figürlerin önünde durup uzun uzun baktılar. Melek merakla sorular sorarken, Cengiz bildiklerini anlattı. Elif dinledi ama gözleri taşların üzerindeydi. Sert, soğuk ve suskun… Yine de ayakta. İçinden, “insan da böyle oluyor bazen,” diye geçirdi. “Sessiz ama dayanıklı.”
Yol onları Emre Gölü’nün kıyısına çıkardı. Göl sakindi; su, gökyüzünü neredeyse kusursuz bir şekilde yansıtıyordu. Çaylarını burada içtiler. Bardaktan yükselen buhar, gölün serinliğiyle karıştı. Elif bardağını iki eliyle tuttu. İlk kez içi de dışı kadar sakindi. Kimse konuşmadı bir süre. Konuşmaya gerek yoktu.
Ardından Ayazini’ne geçtiler. Kayalara oyulmuş o eski yaşam alanlarını gezerken Melek hayretle etrafa bakıyordu.
— İlk apartmanlar bunlar dedi Cengiz.
— Bak, insanlar nereye sığacaklarını çok önceden de biliyomuş, diye ekledi.
Elif dar taş merdivenlerden inerken duvarlara dokundu. Soğuk taşın verdiği his, onu yine şimdiye sabitledi. Buradaydı. Güvendeydi.
Avdalaz Kalesi’ne çıktıklarında rüzgâr biraz sertti. Yukarıdan bakınca her şey daha küçük, daha yönetilebilir görünüyordu. Elif’in içindeki ağırlık da sanki biraz küçülmüştü.
Günün sonunda Afyon Kalesi’ne vardılar. Yukarı çıktıklarında güneş batmak üzereydi. .Gün batımında gökyüzü yavaş yavaş kızıl ve mor tonlara bürünürken, Elif içinden bir şeylerin sessizce yerine oturduğunu hissetti. Aşağıda şehir, yukarıda güneşin vedası… Ve o an, uzun zamandır ilk kez, hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığını fark etti.