Koca bir yıl geçmişti.
Takvimler değişmiş, mevsimler gelmiş geçmişti ama Elif için zaman daha çok içinden akmıştı. Okulun bitmesine bir hafta kalmıştı. Son finaller, son yoklamalar, son imzalar… Her şey sona yaklaşırken Elif, kendi içinde çoktan bir şeyleri bitirmişti.
Emre’den uzak duruyordu.
Bilerek.
İsteyerek.
Gerekirse denk gelmemek için okulda kütüphanede daha fazla zaman geçiriyordu. Rafların arasında, sessiz masalarda, başı önünde… Kitapların arasına sığınıyordu. Kendi kendine,
“Hadi Elif,” diyordu,
“Sen zaten hep kendi içinde yaşayan birisin.”
Yapması gerekeni yapıyordu aslında.
Duygularını yine bildiği yere gömmüştü.
Derine.
Ses çıkarmayacak kadar derine.
O akşam okulda son finali için çalışmıştı. Saatin nasıl geçtiğini fark etmemişti. Kütüphaneden çıktığında hava kararmıştı. Omuzları ağrıyor, zihni hâlâ sorularla doluydu. Otobüste camdan dışarı baktı ama gördüğü sokaklar değildi. Eve yaklaştığında indi.
Normalde kullandığı yoldan sapmıştı.
Yıkık bir evin olduğu, lambaları seyrek yanan dar bir ara sokak… Dalgınlıkla girdiğini fark ettiğinde içinden hafif bir huzursuzluk geçti. Adımlarını hızlandırdı.
Arkasından gelen ayak seslerini ilk başta önemsemedi.
İstanbul’da büyümüştü.
İnsan bazen duymazdan gelmeyi öğrenirdi.
Ama sesler hızlanınca, onun adımlarına uyunca, içini sebepsiz bir ürperti kapladı.
Yürüyüşünü hızlandırdı.
Adımlar da hızlandı.
Kalbi göğsüne sığmamaya başladı.
Boğazı kurudu.
“Saçmalama,” dedi kendi kendine.
“Abartıyorsun.”
Ama sokağın köşesine geldiğinde biri kolunu tuttu.
Her şey bir an içinde oldu.
Soğuk bir el.
Keskin bir nefes.
Arkadan bastıran bir ağırlık.
Elif çığlık atmak istedi ama sesi çıkmadı. Boğazına düğümlenmişti. Ayakları yerden kesilecek gibi oldu, dengesini kaybetti. Çantası yere düştü, fermuarı açıldı, defterleri kaldırıma saçıldı.
Zaman yavaşladı.
Kalbinin sesini duyuyordu.
Kendi nefesini değil.
Bir an için, gerçekten çok kısa bir an için,
“Kimse gelmeyecek,” diye düşündü.
Sonra bir ses duydu.
Sertti.
Kararlıydı.
Öfkeliydi.
— Çek elini ondan!
Adam irkildi. Elif’in kolu serbest kaldı. Bir itiş, boğuk bir küfür, koşan ayak sesleri… Saldırgan karanlığın içine karışıp kayboldu.
Elif dizlerinin üzerine çöktü.
Ellerini kollarına sardı.
Titriyordu.
Başını kaldırdığında onu gördü.
Emre.
Nefes nefeseydi. Ceketi yarı açıktı. Yüzü solgundu ama gözleri… Elif onun gözlerini hiç böyle görmemişti. Sertti. Keskin. Sanki o sokağın tamamını, o karanlığı, o adamı tek başına karşısına alabilecek gibiydi.
— İyi misin? dedi.
Sesi titriyordu ama belli etmemeye çalışıyordu.
Elif konuşamadı. Başını salladı sadece. Sonra hıçkırıklar geldi. Kontrolsüz, durdurulamaz. Emre diz çöktü karşısına. Mesafesini koruyarak ama kaçmasına izin vermeyecek kadar yakın durdu.
— Tamam, dedi sakin bir sesle.
— Buradayım.
Elif’in gözleri doluydu. Korkudan çok, utançtan. İnsanların bilmesini istemediği o tuhaf, anlamsız utançtan.
— Ne olur… dedi fısıltıyla.
— Kimseye söyleme.
Emre’nin kaşları çatıldı.
— Bunu konuşuruz.
— Elim ayağım tutmuyor, dedi Elif.
— Annem… Babam… Mahalle… Ne olur.
Bir an sustu Emre. Uzun bir an. Sonra ceketini çıkardı, Elif’in omuzlarına bıraktı. Dokunmamaya dikkat ederek.
— Önce eve gidelim, dedi.
— Sonra bakarız.
Elif başını salladı.
Ayağa kalkarken dizleri titredi. Emre refleksle kolunu uzattı ama hemen geri çekti. O sınırı, o mesafeyi yine korudu. Ama Elif o mesafede bile kendini güvende hissetti.
Sokak lambaları yanmıştı artık.
Işık her şeyi daha gerçek kılıyordu.
Yürürlerken Elif bir kez bile arkasına bakmadı. Emre bir adım arkasındaydı. Gölgesi, Elif’in gölgesinin üzerine düşüyordu.
Emre, Serap’ı bıraktıktan sonra dönüyordu. Yolun o kısmında Elif’i gördüğünde içi sıkılmıştı. Normalde girmediği sokağa saptığını fark edince arabayı park etti.
Nedenini bilmiyordu.
Sadece arabayı park etti.
İndi.
Arkasından yürümeye başladı.
İyi ki başlamıştı.
Adamın Elif’in kolunu tuttuğunu gördüğü an, içindeki her şey koptu. Ne yaptığını düşünmedi. Sadece bağırdı. Koştu. O adamı Elif’in yanında o halde görmeseydi, onu yaşatmazdı.
Ama Elif’in yere çöktüğünü gördüğünde durdu.
Adam o boşlukta kaçtı.
Emre umursamadı.
O an, dünyada tek bir şey vardı.
Elif.
Emre, Elif’i eve bırakmıştı. Arabadan inerken çok şey söylemek istedi; boğazına dizilen cümleler vardı ama hiçbirini doğru sıraya koyamadı. Elif’in yüzündeki yorgunluk, gözlerindeki o donuk bakış, hepsini susturdu.
“Şimdi bunları düşünme,” dedi sonunda.
“Dinlen. Ben yarın sabah seni alırım, okula bırakırım.”
Bir an durdu, sanki devam edecekmiş gibi…
Sonra vazgeçti.
“Düşünme,” dedi yeniden, bu kez daha yumuşak.
Elif başını salladı. Söyleyecek gücü yoktu.
O gece, iki farklı evde, iki farklı yatakta sabaha kadar uyuyamadılar.
Emre için gece, ilk defa net bir farkındalıkla geçti. Elif’i gerçekten kaybedebileceğini anlamıştı. Bu kez ihtimal gibi değil, gerçek gibi duruyordu. Elif’in sessizliği, geri çekilişi, korkudan sonra aldığı o mesafe… Hepsi birleşip Emre’nin içine ağır bir taş gibi oturmuştu.
Elif içinse gece, karar gecesiydi. Uzun zamandır ertelediği, adını koymaktan kaçtığı her şey bir bir yüzeye çıktı. Kendine bile itiraf etmediği duygular, artık taşınamayacak kadar ağırdı. Susmanın bedelini ilk kez bu kadar net hissetmişti.
İkisi de güne yeni kararlarla başladı.
Ama birbirlerinden habersiz.
Sabah Emre kapının önünde arabayı durdurdu. Elif bindiğinde yüzüne baktı; göz altları mor, bakışları yorgundu.
“Uyuyamadın mı?” diye sordu.
Elif kısa bir “biraz”la geçiştirdi.
Emre direksiyonu çevirirken konuştu:
“Kaçta çıkıyorsun bugün? Seni alayım. Hem konuşuruz… Sana söylemem gerekenler var.”
Yeni aldığı kararla içi içine sığmıyordu. Cümlelerini artık saklamamaya kararlıydı.
Elif camdan dışarı baktı.
“Ben ararım,” dedi.
“Çıkmadan önce.”
Bunu söylerken, aramayacağını biliyordu.Sınavdan sonra okuldan çıkıp soluğu babasıyla abisinin yanında aldı. Dükkânda. O evin en küçüğü olmanın getirdiğinden miydi, yoksa sadece Cengiz’in hali miydi bilinmez; Elif abisiyle her zaman daha rahat konuşur, dertleşebilirdi.
“Seni bir konuşmam lazım,” dedi yorgun gözlerle.
Cengiz’in yüzü anında değişti.
“Ne oldu?” dedi ve Elif’e sarıldı.
Babası dükkânda değildi. Cengiz, Elif’i arka tarafa, dinlenmek ve yemek için kullandıkları küçük alana götürdü. Kapıyı kapattı.
“Bir şey ister misin?” diye sordu.
Elif’in yüzündeki ifade, anlatacaklarının hiç de hoş olmayacağını söylüyordu. Cengiz’in içine bir korku çöktü.
Çaylar geldi. Cengiz karşısına oturdu. Elif konuşabilmek için onun tam karşısında olmasına ihtiyaç duyuyordu. Çayını karıştırdı, bir yudum almadan önce derin bir nefes aldı. Önce abisine baktı, sonra başını eğdi.
“Sana söylemem gereken şeyler var,” dedi.
“Ne olur beni anla… Bunlardan bahsetmek çok zor.”
Bir an durdu.
“Biliyorsun… Emre’ye karşı duygularım olduğunu fark ettiğini biliyorum abi. Ben hep kendi içimde yaşadığım için sen de ses etmedin şimdiye kadar.”
Cümle biter bitmez Cengiz ayağa fırladı.
“Demesiyle beraber ne yaptı o lavuk!” dedi öfkeyle.
“Dur abi,” dedi Elif telaşla.
“Öyle bir şey değil. Vallahi değil abi.”
Sesindeki çaresizlik Cengiz’i durdurdu.
“Ben sanırım… kendime belli ettim. Kendi kendime umutlandım. Ama o hemen fark etti, hiç yüz vermedi. Bak, gerçekten. Zaten sevgilisi var. Ben sadece… artık bana fazla geliyor abi. Görmemek için geç çıkıyorum okuldan.”
Bir an sustu.
“Dün gece…” dedi ve gözyaşları istemsizce akmaya başladı.
“Yine geç çıktığım bir zamandı. Aslında eve erken gelebilirdim. Onun hiç suçu yok, inan bana. Hatta… kurtardı.”
“Ne oldu?” dedi Cengiz ve yeniden ayağa kalktı.
Elif’e baktığında korkudan titrediğini gördü. Yanına gitti, sarıldı.
“Anlat güzelim,” dedi.
“Anlat bak, aklıma kötü şeyler geliyor. Ne oldu?”
Elif abisinin göğsüne yaslandı.
“Abi… dalgınlıkla ara sokağa girmişim. Hani şu virane evin olduğu yer var ya… O sokakta biri kolumdan tuttu.”
Sesi kesildi.
“Bana…” dedi, sustu.
“Sonra?” dedi Cengiz dişlerini sıkarak.
“Sonra Emre yetişti. Hiçbir şey olmadı abi. Gerçekten.”
Bir an durdu, başını kaldırdı.
“Ama benim gitmem lazım abi. Birileri duyarsa ben kalamam. Kendimi toparlamam lazım.”
Hızla konuşuyordu şimdi.
“Babaannemin yanına, köye yolla beni abi. Babamla konuş. Zaten son sınavıma girdim. Dersim kalmamıştır, eminim. Bu hafta sonu abi, ne olur…”
Artık ağlamasını tutamıyordu.
Cengiz kardeşine sımsıkı sarıldı.
“Tamam güzelim,” dedi.
“Ben halledeceğim.”
Bir süre öylece kaldılar. Elif’in gözyaşları dinene kadar bırakmadı. Sonra ayağa kalktı, dükkâna geçti.
Çalışanına baktı.
“Koçum,” dedi.
“Bugün sen kapat.”
Elif’le birlikte eve döndüler. Eşyalarını toparladılar. Melek’i de alıp babaannemin yanına bırakacaklardı.
Cengiz, direksiyona geçerken aynı cümleyi bir kez daha söyledi:
“Merak etme güzelim. Ben halledeceğim.”
Eve geldiklerinde Cengiz hiç oyalanmadı. Daha kapıdan girer girmez babasına döndü.
“Baba,” dedi sakin ama kesin bir sesle,
“Biz Melek’le birkaç gün babaannemin yanına gideceğiz. Değişiklik olsun istedim. Elif’i de götürüyorum, haberin olsun.”
Annesi mutfaktan başını uzattı.
“Nereden çıktı şimdi bu?” dedi.
“Bir bekleseydiniz birkaç gün sonra biz de beraber giderdik. Hem okul daha kapanmadı. Neyin acelesi bu?”
Cengiz cevap vermedi. Ayakkabılarını çıkarırken başını öne eğdi sadece.
Annesi Elif’in yüzüne baktı. O bakış, annelerin hemen yakaladığı türdendi. Bir şey vardı. Söylenmeyen ama saklanamayan bir şey.
Elif’in kolundan hafifçe tuttu, yatağa oturttu.
“Bak,” dedi yumuşak ama ciddi bir sesle,
“Bu neyin acelesi? Bir şey mi oldu?”
Elif gözlerini kaçırdı. Parmaklarını dizlerinin üzerinde birbirine doladı.
“Ne olacak anne,” dedi.
“Bu sene çok yoruldum. Biliyorsun hem okul hem çalışma derken… Sınav çıkışı abimin yanına uğramıştım. Biraz mızırdanınca tatil istiyorum dedim. Beni tatile gönderecek hâli yok ya… Babaannemi bulmuş tatil diye.”
Sesi hafifti ama yapaydı. Annesi ikna olmamıştı. Yine de üstelemedi. Bazen anneler, cevaptan çok suskunluğun ağırlığını tartardı.
Aslen Afyonluydular. Anne ve babası yeni evlendikleri sene bu mahalleye gelmiş, küçük bir dükkân açmışlardı. Sonra dönmemişlerdi. Çok istemişlerdi aslında; anneanneyle dedeyi yanlarına almayı. “Siz de gelin, birlikte yaşayalım,” demişlerdi defalarca. Ama onlar topraklarından ayrı kalmak istememişti.
Üçler Kayası’nın orada…
Dedesiyle babaannesinin yaşadığı, büyük bir bahçenin içinde eski ama sağlam bir köy evi vardı. Toprak kokusu, sabah erken uyanmalar, serin taş duvarlar… Elif’in çocukluğundan kalan en güvenli anılar.
O sırada Cengiz, fark ettirmeden telefonunu çıkarıp Melek’i aramıştı.
“Sonra anlatırım güzelim,” demişti alçak sesle.
“Ama bir çanta yap. Birkaç günlüğüne babaannemin yanına gidiyoruz.”
Telefonu kapattığında karar çoktan verilmişti.
Elif hazırlandığında Cengiz onu aldı, Melek’in yanına bıraktı. Melek fazla soru sormadı. Elif’in yüzüne baktığında zaten her şey yeterince belliydi. Sadece sarıldı.
“İyi gelecek,” dedi fısıltıyla.
“Bazen insanın toprağa basması lazım.”
Cengiz dükkâna uğradı sonra. Yardımcısına anahtarı bıraktı, birkaç düzenleme yapacağını söyledi.
Aslında dükkâna gitme sebebi belliydi: kafasını toparlamak, öfkesini kontrol altına almak, düşünmek.
Ama içi hiç sakin değildi.
Bir an önce yola çıkmak istiyordu. Hava kararmadan, çok geç olmadan köye varmak… Elif’in gecenin içine değil, ışığın içine girmesini istiyordu.
Araba çalıştığında Elif arka koltukta camdan dışarı baktı. Şehir geride kalıyordu. Gürültü, kalabalık, sokak lambaları…
İçinden sessizce geçirdi:
“Biraz durmak istiyorum. Sadece durmak.”
Ve ilk defa, gerçekten uzaklaşmak iyi bir fikir gibi geldi.
Yola çıktıklarında Elif telefonunu eline aldı. Bir an tereddüt etti. Sonra yazdı.
Emre abi, ben birkaç günlüğüne İstanbul dışına çıkıyorum. Döndüğümde konuşuruz.
Gönder tuşuna bastıktan sonra telefonu kapattı.
Emre mesajı aldığında şaşırdı. Ama yaşadıklarının normal olmadığını biliyordu. Kaçmak istemesini anlıyordu. Yine de keşke gitmeden konuşabilselerdi diye geçirdi içinden.
Peki güzelim, diye yazdı.
Döndüğünde mutlaka konuşalım. Seninle konuşmam gereken şeyler var.
Mesajı gönderdiğinde içindeki kararların verdiği hafiflikle nefes aldığını hissetti.
Geç kaldığını bilmeden.