Aradan zaman geçmişti.
Günler birbirini kovalamış, haftalar birbirine eklenmişti. Kimse yüksek sesle bir şey söylememişti ama bazı şeyler yer değiştirmişti işte. Sessizce. Kimse fark etmeden, kimse itiraz etmeden. Kelimeler yerinde duruyordu belki ama bakışlar, duraksamalar, küçük davranışlar başka bir yere kaymıştı.
Emre’nin Elif’e karşı daha sıcak davranmaya başlaması Elif’i umutlandırmıştı.
Eskisi gibi mesafeli değildi artık. Cümleleri kısalmıyor, bakışları hemen kaçmıyordu. Konuşurken acele etmiyor, sanki gerçekten dinliyormuş gibi duruyordu karşısında. Bazen okul çıkışında denk geliyorlardı. Elif kapıdan çıktığında, kaldırımın biraz ilerisinde Emre’nin arabasını görüyordu. Bazen de Emre sanki yolu oradan geçiyormuş gibi, tam çıkış saatinde okulun önünde beliriyordu.
Elif bunların hepsini tesadüf sandı.
Denk gelmek…
Aynı saatte çıkmak…
Aynı yoldan geçmek…
Bunları düşünmek kolaydı. İnsan, umut etmek istediğinde tesadüflere inanmayı seçiyordu zaten.
Oysa Emre için öyle değildi.
Emre, dayanma gücünü toplamak için çıkıyordu o saatlerde işten. Kendine bahaneler üretiyordu. “Zaten işim erken bitti.” “Yolumun üstü.” “Biraz hava alayım.” Oysa hepsinin altında tek bir neden vardı: Onu görmek.
Elif’i arabaya alıyor, eve kadar bırakıyordu. Yol boyunca konuşulanlar sıradandı belki. Okuldan, işten, günün yorgunluğundan… Bazen trafikten şikâyet ediyorlardı, bazen radyoda çalan şarkıya takılıyordu Emre. Ama o birkaç dakika, o birkaç cümle Emre için yeterliydi. Elif’in sesini duymak, yüzünü görmek, arabada yan koltukta oturduğunu bilmek…
Yetiyordu.
Bu sırada Emre’nin hayatında başka bir yakınlık daha filizlenmişti.
Serap.
Aynı şirkette avukat asistanı olarak çalışıyordu. Dosyalar arasında, kahve molalarında, öğle aralarında… Emre’ye giderek daha tanıdık gelmeye başlamıştı. Emre gibi İstanbul Üniversitesi mezunuydu. Aralarında yalnızca bir yaş vardı. Memur bir anne babanın tek çocuğuydu. Hayatı belli bir çizgide ilerlemişti; nerede duracağını, ne isteyeceğini bilen biriydi.
Düzenliydi.
Planlıydı.
Emre’yle ilişkileri de zamanla ilerlemişti. Önce uzun konuşmalar olmuştu. Sonra mesajlar sıklaşmıştı. Akşamları “iyi geceler” atılmaya başlanmıştı. Aralarında bir şey olduğu, dışarıdan bakıldığında anlaşılacak kadar belirgindi artık.
Serap kolaydı.
Netti.
Ne istediğini biliyor, ne beklediğini açıkça söylüyordu. Emre’nin yanında dururken tereddüt etmiyordu. “Acaba”ları yoktu. Sorular sormuyordu. Bakışlarının altına anlam yüklemiyordu.
Aynı şirketteydiler.
Aynı tempoya alışkındılar.
Aynı dilden konuşuyorlardı.
Serap, Emre’den bir şey talep etmiyordu. Onu zorlamıyor, içini eşelemiyordu. Geçmişiyle, çelişkileriyle, “kardeş” dediği duygularla ilgilenmiyordu. Emre’ye bakarken sadece Emre’yi görüyordu.
En önemlisi şuydu:
Serap’la birlikteyken Emre kendini suçlu hissetmiyordu.
Yanlış bir yerde durmuyordu. Yanlış bir duygunun içinde değildi. Serap mantıktı. Düzenliydi. Güvenliydi.
Elif ise…
Elif, Emre’nin içindeki bütün kilitli kapıları tek tek titretiyordu.
Ve Emre, o kapıların açılmasından korkuyordu.
Bir gün Emre yine dayanamadı.
Elif’in çıkış saatini biliyordu artık. Saatine bakmadan, refleks hâlinde. İşten erken çıktı, arabayı okulun önüne çekti. Hava serindi. Sokakta çocuk sesleri, uzaktan gelen korna gürültüsü, simitçinin bağırışı birbirine karışıyordu. Okul kapısı açıldı. Elif kalabalığın arasından çıktı.
Emre onu gördüğü anda, içindeki gerginlik biraz gevşedi.
Elif arabaya bindi. Arabada tanıdık bir koku vardı. Emre’nin parfümü, biraz da kahve kokusu. Camlar buğuluydu. Emre klimayı açtı.
— Üşüyor musun? diye sordu.
— Yok, dedi Elif. İyiyim.
Yol boyunca konuştular. Günün yorgunluğundan, okulda olan küçük bir tartışmadan, Emre’nin iş yerindeki yoğunluktan… Sesler sakin, cümleler ölçülüydü. Tam her şey yerli yerindeyken telefon çaldı.
Serap.
Emre ekrana baktı. Bir an tereddüt etti ama sonra açtı. Ses tonu değişmişti. Daha yumuşak, daha tanıdık. Kısa cümlelerdi ama alışkanlık taşıyordu.
— Çıkabildin mi?
— Tam yoldayım.
— Tamam, sonra konuşuruz.
Elif kelimeleri tek tek duymadı belki ama tonlamayı kaçırmadı. O sesin içinde bir yakınlık vardı. Aralarında bir şey olduğunu anlamak için fazlasına gerek yoktu.
Kalbine ince ama net bir sızı saplandı.
Telefon sustuğunda arabada kısa, ağır bir sessizlik kaldı. Sileceklerin sesi duyuluyordu. Sokak lambaları bir bir geçiyor, ışıklar Elif’in yüzüne vurup kayboluyordu. Elif camdan dışarı baktı. Sesi, beklediğinden daha kısık çıktı.
— Sevgilin galiba…
Emre direksiyonu biraz daha sıkı tuttu. “Evet” diyemedi. Boğazından kelime çıkmadı önce. Sonra, kaçamak bir yol buldu kendine.
— Başladık… İyi gidiyor şimdilik.
Şimdilik.
Ne tuhaf bir kelimeydi.
Elif başını hafifçe salladı. “Anladım” der gibi. Ama anlamamıştı. Anlamaya da hazır değildi zaten.
Demek var diye düşündü elif.
Demek birisi var.
Kalbinde ince bir sızı hissetti. Ne tam bir acıydı bu, ne de net bir hayal kırıklığı. Daha çok… içe çöken bir şeydi. Adını koyamadığı ama yok sayamadığı.
Kızmadı.
Kırılmadığını sandı önce.
Sonra fark etti; kırılmak için bir beklenti gerekiyordu.
Benim beklentim var mıydı ki? diye sordu kendine.
“Biz sadece denk geliyoruz” demişti hep.
“Yolu üstüme geliyor” demişti.
“Zaten sen çıkarken ben de çıkıyorum.”
Meğer birileri, bir yerlerde, başka cümleler kuruyormuş.
Elif gözlerini kırptı. Ağlamadı. Ağlamak istemedi. Sadece içinden bir şeyin sessizce geri çekildiğini hissetti. Bir adım geriye. Belki iki.
Arabadan indiğinde Emre’ye döndü. Gülümsedi.
— Mutlu ol, dedi.
Kendi sesine kendisi bile inanmadı.
Kapıyı kapattı. Emre’nin arabası uzaklaştı. Elif, kapının önünde birkaç saniye daha durdu. Soğuk havayı içine çekti. Sonra içeri girdi.
Elif, o akşamdan sonra karar verdi.
Yüksek sesle alınmış bir karar değildi bu. Kimseye söylenmemiş, kimseyle paylaşılmamıştı. Daha çok, insanın kendi içine doğru kapandığında verdiği türden bir karardı. Kelimelere dökülmeyen ama davranışlara sinen…
Sessizce. Fark ettirmeden. İtiraz hakkı doğmadan.
Çünkü bazı duygular, varlığını fark ettirdiği anda inciniyordu. Elif bunu anlamıştı. Beklemenin, umut etmenin, tesadüflere anlam yüklemenin kendisini nereye sürüklediğini görmüştü. O yüzden durması gerekiyordu. Kendisini korumak için.
Ertesi gün
Elif çıkışta etrafına bakmadı bile. Telefonuna da bakmadı. Çantasını omzuna takıp, arkadaşlarıyla birlikte yürüdü. İçinden bir ses, “Belki bugün yoktur,” dedi. Başka bir ses, “Varsa bile sen bakma,” diye ekledi.
Emre o gün gerçekten de oradaydı.
Ama Elif’in bakmaması, onu görmemesi, arabaya yönelmemesi Emre’nin zihninde başka bir yere oturdu.
“Yoğundur,” dedi kendi kendine.
“Bugün arkadaşı vardır.”
“Zaten her gün denk gelmek zorunda değiliz.”
Bunu düşünmek kolaydı.
İkinci gün de mesaj gelmedi Elif’ten.
Eskiden küçük şeyler atardı. “Bugün yoruldum.” “Okul çok kalabalıktı.” “Hava soğudu fark ettin mi?” Şimdi yoktu bunlar. Emre fark etti mi? Hayır. Daha doğrusu fark etti ama önemsemedi.
“İyi aslında,” diye düşündü.
.Demek ki olgunlaştı,” diye düşündü.
Oysa Elif’in yaptığı olgunlaşmak değil, vazgeçmeyi öğrenmekti.
Bilerek. karşılaştıklarında ise Elif yine gülümsüyor,yüzündeki ifade değişmiyordu. Ses tonu aynıydı. Ama bir şey eksikti. Sorular sormuyordu artık. Emre’nin anlattıklarını dinliyor, başını sallıyor ama araya girmiyordu.
Eskiden olsa,
“Sonra ne oldu?” derdi.
“Canın sıkılmış belli,” diye eklerdi.
“Sen böyle anlatınca daha çok yoruluyorsun,” diye uyarırdı.
Şimdi yoktu bunlar.
Emre bunu olgunluk sandı.
“Demek ki beklentiye girmiyor.”
Elif akşamları erken yatmaya başladı.
Aslında uykusu yoktu. Ama telefon elinde beklemek istemiyordu. Bildirim sesi duydukça kalbinin hızlanmasını istemiyordu. O yüzden kapatıyordu telefonu. Kendi kendine, “Bugün bakmayacağım,” diyordu.
Bazen dayanamadığı oluyordu.
Ekranı açıyor, Emre’nin çevrimiçi olmadığını görünce rahatlıyordu. Çevrimiçi olduğunu gördüğünde ise, “Yazmayacağım,” diyordu kendine. Yazmıyordu da.
Bu bir sınav gibiydi.
Kendisiyle.
Emre, Serap’la olan ilişkisini sürdürüyordu.
Daha planlıydı artık. Akşamları birlikte yemek yiyorlar, hafta sonları ne yapacaklarını önceden konuşuyorlardı. Serap netti. Emre’nin kararsızlıklarını fark etmiyor ya da fark edip üstünde durmuyordu.
Elif’le azalan temas, Emre’yi rahatsız etmedi.
Aksine, içindeki çatışmayı azalttı.
“Bak,” dedi kendine.
“Her şey yoluna girdi.”
Bir gün okulun önünde karşılaştılar.
Bu kez gerçekten tesadüftü.
Emre arabadan indi. Elif’e doğru yürüdü. Aralarında birkaç adım mesafe vardı. Elif durdu.
— Nasılsın? dedi Emre.
— İyiyim, dedi Elif.
Gerçekten iyiydi mi? Hayır. Ama kötü de değildi. Daha çok, alışmaya çalışıyordu.
— Uzun zamandır görüşemiyoruz, dedi Emre.
Cümle şikâyet gibi çıkmadı. Daha çok bir tespit gibiydi.
Elif başını hafifçe eğdi.
— Evet, dedi. Biraz yoğunum.
Doğruydu bu. Yoğundu. Kafasının içinde.
— İstersen bir gün… dedi Emre.
Cümle yarım kaldı. Devamını getirmedi.
Elif bekledi.
Getirmediğini fark edince, beklemeyi bıraktı.
— Ben gideyim, dedi. Geç kalacağım.
— Tamam, dedi Emre.
— Görüşürüz.
Hemen arkasına Elif’in içinden tek kelime:
Görüşmeyiz.
Elif yürürken sırtında bir ağırlık hissetti. Ama aynı zamanda tuhaf bir hafiflik de vardı. Bir şeyi kaybediyor gibiydi ama başka bir şeyi de kurtarıyordu.
Emre arkasından baktı.
“Elif değişmiş,” diye düşündü.
Ama bunu bir uyarı olarak algılamadı.
Büyümek sandı.
Uzaklaşmak sandı.
Zamanla geçecek bir hâl sandı.
Oysa Elif, yavaş yavaş hayatından çıkmayı öğreniyordu.
Ve Emre bunu fark ettiğinde, artık geri dönülecek bir yer kalmamış olacaktı.