Ben Geç Kalıyorum

1027 Kelimeler
İki gün sonra pazardı. Bu iki gün boyunca Emre, Elif’i hiç görmemişti. Hava dışarıda biraz soğuktu; öyle üşüten değil ama insanı evde tutan cinsten. Kızlar Zeynep’lerde toplanmıştı. Salon doluydu. Çay bardakları, yarısı açık bisküvi paketleri, koltuklara yayılmış sohbet… Okuldan, derslerden, öğretmenlerden konuşuyorlardı. Cümleler birbirine karışıyor, kahkahalar arada yükselip hemen sönüyordu. Emre mutfakta ayakta duruyordu. Aslında evden çıkmak istiyordu. Kızları rahat bırakmak, kendini ortadan çekmek… Onların dünyasında fazlalık gibi durmamak. Ama bir yandan da, “Biraz daha durayım,” diyordu içinden. Belki sesini bir kez daha duyardı. Belki gülüşünü. Belki hiçbir şey olmazdı da sadece burada durmak yeterdi. Tezgâhın üstünde yarısı içilmiş bir bardak su vardı. Ne zaman koyduğunu hatırlamıyordu. Camdan dışarı bakıyordu ama gördüğü sokak değildi. Aklı, bir süredir kendisinden bağımsız hareket ediyordu. Salondan Elif’in sesi geldi. Telefonla konuşuyordu. Rahat konuşabilmek için koridora çıkmıştı. Bu, normal bir konuşma değildi. Ne ders vardı içinde, ne çocuklar, ne okul… Sesi yumuşaktı. Kelimelerin arasına sızan o hafif gülüş… Emre’nin kulağına takıldı. İstemsizce başını çevirdi. Dinlememesi gerekiyordu. Bunu kendine söyledi. Ama sesi koridordan mutfağa kadar geliyordu. Elif, koridorda duvara yaslanmıştı. Telefonu kulağına dayamış, gözlerini yere indirmişti. Saçları omzundan kaymıştı. Ama yüzünde tanıdığı o ifade yoktu. Daha rahattı. Daha… başka. Sanki yüklerinden biri o an için hafiflemiş gibiydi. “Gerçekten mi?” dedi Elif. Sonra güldü. Kısa, içten bir gülüş. Emre’nin içinden bir şey çekildi sanki. Sessizce ama net bir şekilde yerinden oynayan bir şey. Kalbinin atışı hızlandı. Nefesi fark etmeden kısaldı. Kimle konuştuğunu bilmiyordu. Bilmek de istemediğini düşündü önce. Ama dinledi. “Elimdeydi evet,” dedi Elif. “Ama çıkmam gerekiyordu.” Yine güldü. Emre, bardaktaki suya baktı. Elini uzatmadı. O an fark etti: Elif’in bu ses tonunu son zamanlarda kendisine karşı hiç kullanmadığını. Onunla konuşurken sesi daha ölçülüydü artık. Daha dikkatli. Daha mesafeli. Bu gülüş, ona ait değildi. Telefon konuşması bittiğinde Elif döndü. Emre’nin mutfakta olduğunu fark edince hafifçe irkildi. “Emre abi,” dedi. “Fark etmedim seni… Nasılsın?” “İyiyim,” dedi Emre. İyiyim dedi ama söylemek istediği şey o değildi. Kimle konuşuyordun? demek istedi. Demedi. Elif salona geçti. “Ben erken çıkacağım kızlar,” dedi. “Bir arkadaşımla buluşmam lazım.” “Hadi yaaa,” sesleri yükseldi salondan. Birkaç itiraz, birkaç şaka… Emre ağzından çıkan cümleyi kontrol edemedi. “Bu saatte mi?” Sesi beklediğinden daha sert çıkmıştı. Kendi bile şaşırdı. Elif omuz silkti. “Biraz hava alırım,” dedi. “Yürürüm.” Emre bir şey diyecekti. “Bırakayım,” demek geçti içinden. “Geç kalma.” “Mesaj at.” Hiçbirini demedi. Elif montunu aldı, çantasını omzuna taktı. Kapıya yönelirken bir an durdu. “İyi akşamlar Emre abi,” dedi. Kapı kapandı. Ses, evin içinde yankılandı. Ardından gelen sessizlik ağırdı. Salonun kalabalığı bile o boşluğu dolduramadı. Emre saatine baktı. Sonra telefonuna. Sonra yine saate. Normalde fark etmediği her saniye, şimdi fazlasıyla hissediliyordu. O an zihninde bir cümle belirdi. Netti. Soğuktu. Kaçacak yeri yoktu. Ben geç kalıyorum. Bu cümleyle birlikte içini bir huzursuzluk kapladı. Nedensiz değildi. Sadece adını koyamıyordu. Ayakkabılarını giydiğini fark ettiğinde, bunu neden yaptığını kendine açıklamaya çalışmadı bile. Kapıyı çekti. Bir an durdu. Geri döndü. Dayanamadı. Telefonu eline aldı, Serkan’ı aradı. “Serkan,” dedi. “Beni alsana.” Sesindeki çatlağı kendi bile duydu. “Ne oldu oğlum?” dedi Serkan. “Sahile gidelim.” Serkan bir şey sormadı. Emre’nin ses tonunu duyması yetmişti. “Geliyorum,” dedi sadece. Arabası on dakikada evin önündeydi. Sahile doğru giderlerken Emre camdan dışarı bakıyordu. Deniz karanlıktı. Dalga sesi vardı ama içini sakinleştirmiyordu. Serkan direksiyondaydı, arada Emre’ye bakıyordu. “Anlat,” dedi sonunda. “Bu hâl normal değil.” Emre güldü. Kısa, sinirli bir gülüş. “Değil zaten,” dedi. “Olmaması gereken bir şey var sadece.” Serkan kaşlarını çattı. “Kim?” Uzun bir sessizlik oldu. Araba durdu. Deniz önlerindeydi. Emre ellerini dizlerinin üzerine koydu. Başını öne eğdi. “Kardeşim gibi dediğim birine…” dedi. Devam edemedi. Serkan’ın nefesi değişti. “Devam et.” Emre gözlerini kapadı. “Hoşlanmak falan değil,” dedi. “Daha beter.” Serkan sustu. Şaka yapmadı. Hafife almadı. “Ne zamandır?” “Bilmiyorum,” dedi Emre. “Farkına varmak istemediğimden beri.” Serkan arkasına yaslandı. Bir süre denize baktı. “Oğlum,” dedi sonunda, sesi yumuşaktı. “Gönül bu. Düşer. İnsan seçemiyor.” Emre cevap vermedi. “Bak,” diye devam etti Serkan. “Kız reşit. Yanlış bir şeyden bahsetmiyoruz. Açarsın duygunu, beklersin. Okulu bitsin, zamanı gelsin. Ne var yani arada yaş farkı varsa?” Emre başını iki yana salladı. “Öyle kolay değil,” dedi. “Benim için değil.” Serkan iç çekti. “Kolay demiyorum zaten,” dedi. “Sadece kendini bu kadar hırpalama. Kimseye kötü bir şey yapmıyorsun.” Saatler ilerledi. Konu dağıldı, geri geldi, yine dağıldı. Bazen sustular. Bazen aynı cümleler döndü durdu. Emre tam anlamıyla teselli bulamadı ama Serkan’ın ona farklı, yargılayan bir gözle bakmaması içini biraz olsun rahatlattı. Belki, diye düşündü. Gece eve döndüğünde yatağına uzandı. Tavana baktı. Uykusu gelmedi. Aklı durmadı. Elif’le konuşacağı cümleleri defalarca kurdu, bozdu, yeniden kurdu. Açılmak için senaryolar üretti. Hiçbiri tam oturmadı. Zaman ilerledikçe karanlık hafiflemedi, sadece sabah yaklaştı. Saat kaçtı bilmiyordu. Bir ara pencerenin önünden geçen ilk otobüsün sesi geldi kulağına. O an anladı; uyumamıştı. Hiç. Sabaha karşı yataktan kalktı. Yorgun değildi ama dinlenmiş de sayılmazdı. Duşa girdi. Sıcak suyun altında durdu. Ne kadar kaldığını fark etmedi. Aynada yüzüne baktığında gözlerinin altı biraz çökmüştü. Kendine uzun uzun bakmadı. Hazırlandı. Evden erken çıktı. İşyerine her zamankinden erken gitti. Ofis henüz tam dolmamıştı. Sessizlik vardı. Masasına oturdu, bilgisayarını açtı. Kahvesini aldı ama tadını almadı. Gün boyunca iş yaptı, konuştu, toplantılara girdi. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindeydi. Ama içi öyle değildi. Öğleye doğru, birlikte çalıştığı ekipten biri yanına geldi. Onunla uzun süredir çalışan, bakışlarından hoşlandığı belli olanlardan biri. Arada kahve molalarında sohbet ettikleri, gülümsediğinde duraksayan, fazla yakınlaşmamaya dikkat ettiği… Emre bir an durdu. Düşünmedi. Hesaplamadı. “Öğle yemeğine çıkar mıyız?” dedi. Sesi sakindi. Fazla bir anlam yüklemeden. Kadın şaşırdı. Sonra gülümsedi. “Olur,” dedi. “Memnuniyetle.” Emre başını salladı. İçinde bir şey yerinden oynamadı. Ne heyecan vardı ne pişmanlık. Sadece bir boşluk. Sanki bir şeyi denemesi gerekiyormuş gibi. Ayağa kalkarken aklının bir köşesinden bir düşünce geçti: Belki de böyle geçer. Ama bunu kendine bile tam olarak söyleyemedi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE