Durursam düşünürüm.

981 Kelimeler
Ertesi sabah Üçler Kayası’ndaki köy evinde gün doğmadan bir hareket başlamıştı. Babaanne çoktan kalkmıştı. Mutfakta dolanıyor, çekmeceleri açıp kapıyor, kendi kendine söyleniyordu. “Acaba koymayı unuttuğum bir şey var mı…” Sacın üzerinde katmerler üst üste dizilmişti. Peynirli. Haşhaşlı. Ispanaklı. Patatesli. Patlıcanlı. Yanına bir de ayran yapmış, cam şişelere doldurmuştu. Şişelerin ağızlarını bezle sıkıca bağlamıştı. “Yolda yersiniz kuzum,” diyordu Melek’e. “Aç kalmayın.” Melek tezgâhtaki hazırlıklara bakıp içinden geçirdi: Biz bunları nasıl bitireceğiz? Ama sesini çıkarmadı. Bu telaş, bir doyurma telaşı değildi. Bu, gönderirken eksik kalmama telaşıydı. Bu, bir vedanın diliydi. Kahvaltı acele ama özenliydi. Masada zeytin, domates, taze ekmek, sıcak çay… Her şey fazlaydı. Sanki sofradaki bolluk, ayrılığın açacağı boşluğu önceden doldurmaya çalışıyordu. “Geç kalmadan yola çıkalım,” dedi Cengiz. Cümle sade ama kesindi. Kapının önündeki vedalaşma uzadı. Söylenmeyenler söylenenlerden daha ağırdı. Babaanne Melek’i öptü. Cengiz’in omzuna dokundu. “Kendine dikkat et oğlum,” dedi. Gözleri doluydu ama ağlamadı. En son Elif’e sarıldı Cengiz. Elif’in omuzlarını iki eliyle tuttu. Yüzüne baktı. Uzun uzun. “Topla bir an önce kendini,” dedi. “Abim ben yanındayım. Ne karar verirsen ver.” Bu cümle Elif’in içine bir çivi gibi çakıldı. Ne karar verirsen ver. Araba toprak yoldan uzaklaşırken Elif arkasından bakmadı. Ama motor sesi kaybolana kadar kapının eşiğinde durdu. Üçler Kayası yine sessizdi. Ama o sessizliğin içinde artık bir beklenti vardı. Motor sesi kaybolduğunda, evin içi olduğundan büyük geldi Elif’e. Sanki herkes gitmemiş de, bir şey eksilmişti. Sofrayı topladı. Mutfak yıkandı. Sac silindi. Abisinin kaldığı odaya girdi. Çarşafları çıkardı, makineye attı. Yorganı bahçeye astı. Camları açtı. Tozu aldı. Süpürdü. Babaannesine iş bırakmadı. “Yoruldun yavrum,” dedi babaanne en sonunda. “Yok babaanne,” dedi Elif, elindeki bezle dolabın üstünü silerken. “Tozu da aldım mı bitti.” Durursam düşünürüm, diye geçirdi içinden. Düşünürsem dağılırım. “Hadi gel kızım, öğleni geçti. Bir şeyler ye artık.” Elif hızlı bir duş aldı. Suyun altında bir an gözlerini kapadı. Ben ne yapıyorum? Cevap gelmedi. Mutfağa indiğinde babaannesi mis gibi tarhanayı hazırlamıştı bile. Dedesiyle yer sofrasında oturuyorlardı. Üçü birlikte sessizce yemek yediler. Sessizlik ağır değildi. Ama iç içeydi. Sofra toplandıktan sonra Elif çay demledi. Bir bardak aldı. Babaannesinin yanağını öptü. “Ben odaya geçiyorum sultanım,” dedi. “Biraz çalışmam lazım.” Babaannesi başını salladı. Elif odaya girdiğinde yüzündeki ifade değişti. Bilgisayarı açtı. Ekranın ışığı yüzüne vurduğunda kalbi hızlandı. Sanki görünmez bir eşikten geçiyordu. Arama çubuğuna yazdı: “Ankara Üniversitesi psikoloji bölümüne yatay geçiş şartları” Bir süre ekrana baktı. Güvende olurum.unuturum. Yeni bir sekme açtı. “İstanbul Üniversitesi psikoloji bölümü yurtdışı değişim programı.” Mülakat. ALES. Not ortalaması. İstanbul demek… yüzleşmek demek. Ekrandaki maddeler netti. Soğuktu. Resmiydi. İlk kez bir şeyi kaçmak için değil, yön değiştirmek için araştırıyordu. Kendi kendine fısıldadı: “Burada yardıma ihtiyaç var mı… Bölüm geçişi yapılabiliyor mu…” Aslında sorduğu şuydu: Ben nerede iyileşirim? Bu bir şehir kararı değildi. Bu bir hayat kararıydı. Ve bu kez, kimseye sormadan verilecekti. Aradan iki hafta geçti. Elif karar vermemişti. Acele etmek istemiyordu. Sessizlikte düşünmek istiyordu. Bazen Ankara ağır basıyordu. Yeniden tutunmak. Bazen İstanbul… Yarım kalmış ihtimallerin şehri. Henüz hiçbir yere başvurmamıştı. Karar, içinin tam ortasında bekliyordu. Ne ileri gidiyor ne geri. Tam o sırada telefon çaldı. Zeynep. Elif’in yüzünde istemsiz bir tebessüm belirdi. “Alo?” “Kız hayırsız!” diye başladı Zeynep. “Gelmiyorsun, aramıyorsun, özlettin kendini!” Elif hafifçe güldü. “Abartma.” “Abartmıyorum! Bizimkileri ikna ettik. Aylin’le yanına geliyoruz. Hem seni görelim hem biraz tatil yapalım oralarda.” Elif’in içi bir anlık boşaldı. Nasıl geleceksiniz? “Nasıl geleceksiniz?” diye sordu. Aslında sormak istediği şuydu: Kim getiriyor sizi? Ama o soruyu soramadı. Zeynep çoktan görüntülü aramaya geçmişti. Ekran Aylin’in yüzüyle doldu. İkisi de heyecanla konuşuyor, planlar yapıyorlardı. “Şuraya gideriz!” “Fotoğraf çekeriz!” “Babanannenin katmerlerinden yeriz!” Elif sadece dinliyordu. Sonra Zeynep bir an durdu. “Ha bir de…” dedi. “Abim getirecek bizi. Birkaç gün kalırız, beraber döneriz.” Kalbi bir kez sertçe vurdu. Zeynep gözlerini devirdi. “Aslında sadece abim değil, bütün tayfası geliyor.” Cümle odanın ortasına bırakıldı. Emre. Buraya. Onun kaçış alanına. Onun köklerine. Elif’in parmakları telefonun kenarına sıkıca tutundu. “Var değil mi yer? Sıkıntı olmaz?” dedi Zeynep. “Annen aslında soktu aklımıza, gidin biraz Elif’in yanına dedi.” Annem mi? Elif’in sesi zayıfladı. “Yer var…” Bir an durdu. “…tabii.” Yüzleşme Telefon kapandı. Oda bir an için genişledi. Duvarlar geri çekildi sanki. İçimde kurduğum denge ince bir cam gibi çatladı. Yatağın kenarına oturdum. Bilgisayara baktım. Ankara sekmesi açıktı. “Yatay geçiş – Son başvuru: 3 gün.” Üç gün. Yeni bir şehir. Yeni bir düzen. Kimsenin hiçbir şeyi bilmediği bir hayat. Yan sekmeye geçtim. “İstanbul Üniversitesi – Psikoloji Bölümü – Yurtdışı Değişim Programı.” Erasmus kontenjanı: 2 kişi. Berlin. Berlin. Haritada bile uzak duran bir kelime. Başka bir dil. Başka bir gökyüzü. Beni kimsenin tanımadığı bir sokak. Bu artık yön değiştirmek değil, tamamen silmekti. Ekranın ışığı gözlerime vuruyordu. Ve şimdi bir üçüncü şey vardı. Emre. Buraya geliyor. Benim saklandığım yere. Benim köklerime. Elim klavyenin üzerinde kaldı. Üç seçenek önümde duruyordu: Gitmek. Daha uzağa gitmek. Ya da burada kalmak. Pencereye yürüdüm. Bahçede dedem toprağı suluyordu. Babaanne çamaşır asıyordu. Güneş yeni yükseliyordu. Hayat burada yavaş ama dürüst akıyordu. Ben dürüst müyüm? Ankara’ya gitsem… iyileşir miyim? Berlin’e gitsem… unutur muyum? Burada kalırsam… gerçekten geçer mi? Sorun Emre değildi belki. Sorun şuydu: Onu gördüğümde içim titrer mi hâlâ? Titriyorsa bu aşk mı, yoksa yarım kalmış bir gurur mu? Derin bir nefes aldım. Hazır mıyım bilmiyorum. Ama şunu ilk kez net hissettim: Kaçarsam karar vermiş olmayacağım. Sadece ertelemiş olacağım. Bilgisayarı kapatmadım. Ankara açık kaldı. Berlin açık kaldı. Ama ben ilk kez, hiçbirini seçmeden de ayakta durabileceğimi düşündüm. Kapı çalındığında saklanmayacağım. Bu bir güç gösterisi değil. Sadece kendime küçük bir dürüstlük. Belki şehir değil değişmesi gereken. Belki benim kaçma alışkanlığım. Ve eğer burada, kendi toprağımda, onun karşısında durabilirsem… O zaman nereye gidersem gideyim, gerçekten gitmiş olurum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE