Hafta sonu yaklaştıkça Elif’in içi karmakarışık oldu.
Ne yapacağını bilmiyordu. Bir işe başlıyor, ortasında dalıp gidiyordu. Çay koyuyor, altını yakmayı unutuyordu. Bahçeye çıkıyor, hortumu açık bırakıp gökyüzüne bakarken buluyordu kendini. Toprak ıslanıyor, su ince bir çizgi gibi avludan akıp gidiyordu; o ise gökyüzüne takılı kalıyordu.
Emre geliyor.
Bu cümle zihninin içinde yankı yapıyordu. Sanki biri kulağına fısıldıyordu durmadan.
Ankara sekmesi hâlâ bilgisayarında açıktı. Berlin hâlâ mümkündü. Gidiş yolları vardı. Kaçış planları vardı.
Ama mesele şehir değildi artık.
Mesele, onun karşısında durup durmayacağıydı.
İstanbul’da durum farklı değildi.
Emre geceleri yatağa uzandığında karanlığa bakarak konuşmalar prova ediyordu.
“Normal olacaksın.”
“Geçmişi açmayacaksın.”
“Önce nabzını ölçeceksin.”
Bazen aynada kendine bakarak cümle kuruyordu. Gözlerinin içine bakmaya çalışıyordu.
Bazen hiçbir şey söylememeye karar veriyordu.
Sonra vazgeçiyordu.
Serap’la konuşmuştu.
Uzun bir akşam olmuştu o. Kafenin camına yağmur vuruyordu. Serap her zamanki gibi sakindi. Emre kelimeleri dikkatle seçmişti, sanki yanlış bir sözcük her şeyi dağıtacakmış gibi.
“Bence biz farklı şeyler istiyoruz.”
“Zamanlama iyi değil.”
“Ben biraz kafamı toparlamak istiyorum.”
Başkasını seviyorum dememişti.
Diyememişti.
Serap tam anlamamıştı belki ama zorlamamıştı.
“Zorla güzellik olmaz,” demişti.
Serap’a göre her şey yolunda gidiyordu aslında. Bu yüzden bitiş ona anlamsız gelmişti.
Emre o gece eve dönerken şunu fark etmişti:
Yarım bir kalple kimsenin karşısında duramazdı.
Ve Elif’in karşısına yarım çıkamazdı.
Cumartesi sabahı.
Hava griydi. İstanbul henüz tam uyanmamıştı. Sokak lambaları sönmemişti. Islak asfalt hafif parlıyordu.
Serkan’ın lacivert arabası apartmanın önünde çalışır halde bekliyordu. Egzozdan çıkan buhar soğuk havaya karışıyordu.
Bagaj kapağı açıktı. Valizler, sırt çantaları, poşetler yerleştiriliyordu.
Zeynep elinde termosla indi.
“Çayı aldım! Ama yolda hemen içmeyin. Mola verince açacağız.”
Aylin poşetleri düzeltirken uyardı:
“Katmerleri ezmeyin sakın! Annem sabaha karşı kalktı.”
Murat ve Kaan arka koltukta yer kapma derdindeydi.
“Ben cam kenarı!” dedi Kaan.
“Sen çocuk musun?” dedi Murat. “Ne cam kenarı?”
Emre direksiyon başındaydı.
Anahtarı çevirmeden önce eli bir an havada kaldı.
Bugün.
Gerçekten gidiyoruz.
İçinden bir ses fısıldadı:
Geri dönüş var mı?
“Hazır mıyız?” dedi Serkan.
“Hazırız,” dedi Emre.
Motor sesi sabah sessizliğini yardı.
İstanbul yavaş yavaş arkalarında kalmaya başladı.
İlk yarım saat sessizlikle geçti. Otoyol dümdüz uzanıyordu. Güneş gri bulutların arasından sızmaya çalışıyordu.
Kaan camı biraz araladı.
“Temiz hava iyi geldi ya. İstanbul kokusu gitti üstümüzden.”
Murat güldü.
“Sen İstanbul kokusu değil, egzoz kokuyorsun.”
“Kes sesini.”
Zeynep öne doğru eğildi.
“Abiii…”
Emre dikiz aynasından baktı.
“Efendim?”
“Şarkı aç ama depresif bir şey açma. Yol moduna girelim.”
Serkan araya girdi.
“Depresif açarsa indiririm bunu.”
Murat kahkaha attı.
“Zaten bakışları depresif.”
Emre göz devirdi.
“Ben gayet iyiyim.”
Zeynep hemen Aylin’e döndü.
“Bak gördün mü? ‘Gayet iyiyim’ dedi. Kesin iyi değil.”
Emre gülümsedi.
Ama içinden geçen şuydu:
İyi değilim.
Ama gitmem gerekiyordu.
Bu sefer kaçmayacağım.
Bozüyük’te mola verdiler.
Tesis manzaralıydı. Restoranın yanında ahşap çardaklar, piknik masaları vardı. Hafif rüzgâr vardı. Çimen kokusu, taze çay buharı ve kızarmış hamur kokusu birbirine karışıyordu.
Bagaj açıldı.
Aylin masa örtüsünü serdi. Zeynep poşetleri açtı. Katmerler, peynirler, zeytinler, haşlanmış yumurtalar… Anneler hiçbir şeyi eksik bırakmamıştı.
Aylin Kaan’a domatesle salatalığı verdi.
“Şuradaki çeşmede yıka.”
Serkan hemen atladı.
“Ben yaparım.”
Kaan sinsice gülümsedi.
“Kıskanır mı insan?”
Küçüklüğünden beri gönül yangısı olunca, insan en yakın arkadaşını bile kıskanırdı. Kaan gülümseyerek, “Ben çay almaya gideyim bari,” dedi.
Zeynep hemen atladı.
“Dur gitme. Termosta var, bitsin taze alırız.”
Emre duydu ama tepki vermedi. Arabaya yaslanmıştı. Gözleri uzak bir noktaya takılıydı.
Birazdan onu göreceğim.
Kalbi göğsüne hafif hafif vuruyordu.
Zeynep masaya otururken,
“Elif bizi görünce şaşıracak kesin,” dedi.
Şaşıracak mı?
Yoksa bekliyor mu?
“Sevinecek ama,” dedi Zeynep. “Ben çok özledim onu.”
Emre’nin içi sıkıştı.
Ben daha çok özledim.
Ama bunu kimseye söyleyemezdi.
Saat 11.50.
Afyon tabelası göründü.
Toprak kokusu camdan içeri doldu. Şehir merkezi geçildi. Yol daraldı. Taş duvarlar, tarlalar, arada geçen traktörler…
Köy yoluna girdiklerinde tekerleklerin altında ince bir toz kalktı.
Bir viraj döndüler.
İki katlı, beyaz badanalı ev göründü.
Avluda asılı çamaşırlar rüzgarla hafifçe sallanıyordu. Hortumdan akan su taş zemine çarpıyor, ince bir ses çıkarıyordu.
Ve kapının önünde biri vardı.
Elif.
Saçları ensesinde toplanmıştı. Güneş yüzüne vuruyordu.
Emre’nin ayağı frene hafifçe dokundu.
Zaman yavaşladı.
Hazır mıyım?
Cevap yine yoktu.
Araba durdu.
Zeynep kapıyı açıp koştu.
“Elif!”
Peşinden Aylin sarıldı.
“Durun, düşeceğim!” dedi Elif, gülmeye başlayarak.
“Düşersen düş,” dedi Zeynep.
“Habersiz gittin, haftalar oldu,” diye devam etti Aylin.
“Bir durun ya, nefes alamıyorum,” dedi Elif.
Serkan selam verdi. Murat, Kaan derken avlu bir anda doldu.
Emre en son indi arabadan.
Kapıyı kapatırken çıkan ses ona gereğinden fazla geldi.
Bir an göz göze geldiler.
Elif’in bakışı ilk saniye kaçtı. Sonra geri geldi.
Emre’nin yüzünde o bildik ifade vardı. Yarım bir gülümseme.
“Hoş geldiniz,” dedi Elif.
Herkese söylenmişti.
Ama sesi birine daha yakındı.
Emre başını hafifçe eğdi.
“Hoş bulduk.”
İki kelime.
Ama ikisi de nefesini tutarak söylemişti.
Rüzgâr esti. Çamaşırlar kıpırdadı. Hortumdan akan su sesi avluyu doldurdu.
Hayat devam ediyordu.
İkisi de bunu fark etti.
Zeynep araya girdi.
“E içeri almayacak mısın bizi?”
Elif gözlerini Emre’den ayırdı.
“Tabii. Gelin.”
Valizler, poşetler, yolluk kapları… Herkes bir şey taşıyor, bir şey soruyordu.
Elif’in babaannesiyle dedesi kapıda karşıladı onları.
“Yavrularım gelmiş,” diyerek sarıldı babaanne.
Aylin ve Zeynep köyü tanıyordu; yazları Elif’le burada kalmışlardı.
“Gelin bakam,” dedi babaanne oğlanlara.
Emre, Serkan, Murat ve Kaan sırayla önce babaannenin, sonra dedenin elini öptü.
“Hoş bulduk, kusura bakmayın, zahmet verdik,” dedi Serkan.
“Bu deli kızlar ısrar edince…”
“Ne zahmeti,” dedi babaanne. “Geçin, dinlenin hele. Açsınızdır.”
Elif’i kolundan tutup mutfağa yöneldi.
Zeynep ve Aylin de peşlerinden gitti.
Zaten gelecekler diye sabah erkenden yemekler hazırlanmıştı.
Öğle yemeği, kahkahalar, eski anılar…
Araya küçük bakışmalar giriyordu.
Elif hemen bakışlarını kaçırıyordu.
Sevdiği olan adama, kaçamak da olsa bakmayı kendinde hak görmüyordu.
Yemekten sonra odalar gösterildi.
Erkekler için bir oda hazırlanmıştı; iki yatak, iki yer yatağı.
Elif’in kendi odası vardı.
Kızlara ayrı bir oda ayarlanmıştı ama,
“Biz beraber yatarız,” dediler.
İki yatak birleştirildi. Yere bir yer yatağı hazırlandı.
Elif emindi; o yatak kullanılmayacaktı.
Yol yorgunluğunu atmak için herkes odalara çekildi.
Akşama kadar biraz dinlenelim dediler.
Elif babaannesine yardım etmek için aşağıda kaldı.
İki saat sonra kızlar indi.
Elif onları köyde dolaştırmak üzere hazırlanırken erkekler de aşağı indi.
“Ee, biz de gelelim,” dediler.
Ev Üçler Kayası’nın hemen dibindeydi.
Bir süre dolaştılar. Yorulmuş, acıkmış bir halde geri döndüler.
“Bu ne ya,” dedi Aylin.
“Havadan herhalde, sürekli yemek yiyoruz. Kilo alacağız.”
Serkan dilinin ucuna gelen cümleyi yuttu.
Sessizce, “Sen her halinle güzelsin,” dedi.
Bunu bir tek Kaan duydu. Koluyla dürttü, pıs pıs gülerek.
Akşam yemeğinden sonra çaylar demlendi. Sohbet uzadı.
Yol yorgunluğu ağır bastı.
Erkenden odalara çekildiler.
Ev sessizleşti.
Ama herkesin içinde, farklı sorular uyanık kaldı.