Geceye Bırakılan Cümle

1197 Kelimeler
Saat ilerledi. Erkekler odasında kısa sürede sesler azaldı. Yol yorgunluğu ağır bastı. Birkaç dakika önce kahkahalarla dolu olan oda şimdi derin, düzensiz nefes alışlarla doluydu. Ama Emre’nin gözleri tavandaydı. Ahşap tavanın çizgilerini saydı. Birini takip etti. Diğerine geçti. Yan döndü. Olmadı. Sırtüstü yattı. Olmadı. Yastığı çevirdi. Serin tarafını aradı. Olmadı. Gözlerini kapattığında görüntüler daha da netleşiyordu. Elif’in arabada camdan dışarı bakışı. Gülmeye çalışırken dudaklarının titremesi. O küçük kaçamak bakışları. “Normal,” demişti kendi kendine gün boyu. “Her şey normal.” Ama değildi. Bir şey eksikti. Bir şey fazlaydı. Aralarında görünmeyen bir ip gerilmişti sanki. Ne kopuyor ne gevşiyordu. Sonunda daha fazla dayanamadı. Yavaşça doğruldu. Yatak hafifçe gıcırdadı. Serkan kıpırdandı ama uyanmadı. Kapıyı sessizce açtı. Koridor karanlıktı. Eski evin tahtaları her adımında hafifçe ses veriyordu. O sesler gecenin içinde olduğundan daha büyük duyuluyordu. Avluya çıktı. Gece serindi. Gökyüzü berraktı; yıldızlar, şehirde görmeye alışık olmadığı kadar netti. Uzakta bir köpek havladı. Rüzgâr dut ağacının yapraklarını hafifçe titretti. Ve o sırada fark etti. Çardaktan sarı bir ışık sızıyordu. Ardından fısıltılar. Durdu. İlk anda dönüp içeri girmeyi düşündü. Bu bir kadın sohbetiydi. Girmemeliydi. Dinlememeliydi. Ama sonra bir kelime duydu. “Elif.” Adı duyulunca ayakları istemsizce yere kök saldı. Çardağın arkasındaki taş duvara yaslandı. Nefesini tuttuğunu fark etti. “Hadi gel sen,” demişti Zeynep biraz önce. “Konuşacağız.” Küçük ahşap çardağın altına geçmişlerdi. Minderler yere serilmişti. Aylin demliği getirmiş, ince belli bardaklara çay doldurmuştu. Buhar geceye karışıyordu. Bahçeden ıhlamur kokusu geliyordu. Çayın cam bardakta bıraktığı o küçük şıngırtı bile duyuluyordu. “Şimdi anlat,” dedi Aylin yumuşak ama net bir sesle. “Ne oldu?” “Elif sen kaçar gibi gittin,” dedi Zeynep. “Bir şey oldu. Biz aptal değiliz.” Elif sustu. Emre, onun sustuğunda nasıl göründüğünü biliyordu. Gözlerini yere indirirdi. Parmaklarıyla bir şeylerle oynardı. İçine kapanırdı. Şimdi de öyle mi acaba? “Hiçbir şey…” dedi Elif zayıf bir sesle. Zeynep sadece adını söyledi: “Elif.” O tek kelime gecenin içinde bir anahtar gibi döndü. Elif’in sesi kırıldı. “Ben…” dedi. Devamı gelmedi. Bir damla düştü. Emre görmüyordu ama düşen yaşın sesini duyduğunu sandı. “Ben kalırsam daha çok zarar verecektim,” dedi titreyerek. Zarar. Emre’nin kaşları çatıldı. Kime? Nasıl? Elif derin bir nefes aldı. “Biliyorsunuz… ben birini uzun zamandır seviyorum.” Emre’nin kalbi hızlandı. Bu cümleyi daha önce de duymuştu. Ama şimdi tonu farklıydı. Bu bir itiraf tonuydu. “Çocukluğumdan beri Emre’ye aşığım.” Dünya bir anlığına durdu. Gerçekten fiziksel olarak bir boşluk hissi oldu göğsünde. Sanki biri içini açmış, hava doldurmuştu. “Çocukluğumdan beri…” O an zihninden görüntüler geçti. Mahalle arası maçlar. Elif’in saçlarını iki yandan bağladığı yıllar. Bisiklet sürerken düştüğünde ağlamaması. Ona kızdığında üç gün konuşmaması. Sınavdan düşük alınca gizlice ağlaması. Hepsi bir anda başka bir anlam kazandı. “Bu öyle gelip geçici bir şey değil,” diyordu Elif. “İçimde büyüttüğüm bir sır gibi. Söylersem bozulacak sandım. O yüzden sustum. Yıllarca.” Emre’nin nefesi düzensizleşti. Yıllarca mı? O ne yapıyordu o yıllarda? Başka kızlarla çıkıyordu. Flört ediyordu. Umursamaz davranıyordu. Elif’i hep “orada” sanıyordu. Hep aynı yerde, değişmeden kalacak bir şey gibi. “Okul açıldıktan sonra…” dedi Elif. “Davranışları değişti sandım. Daha çok bakıyordu. Daha çok konuşuyordu.” Emre gözlerini kapattı. Evet bakıyordu. Çünkü fark etmeye başlamıştı. Ama o sırada bir ilişkisi vardı. Bitirmeye cesaret edemediği, sürüklediği, yarım bir ilişki. “Ben de artık saklamadım. Daha çok yanında oldum. Daha çok umut ettim.” Umut. O kelime Emre’nin içine saplandı. “Sonra öğrendim… kız arkadaşı var.” Göğsünde bir ağırlık oluştu. “Her şeyi yanlış anlamışım,” dedi Elif. “O gün içimden bir şey sökülüp alındı sanki.” Emre başını duvara yasladı. Ben yaptım bunu. “Bu sevdayı gömmem lazım,” dedi Elif. “Yoksa ben kendimi kaybedeceğim.” Ve sonra o sokak. O gece. “Elif…” diye fısıldadı Zeynep. “Karşıma çıktı. Kolumdan tuttu.” Emre’nin elleri yumruk oldu. O anı hatırladı. Koşuşunu. Öfkesini. Korkusunu. Ama şimdi başka bir şeyi fark ediyordu. Elif o sokağa neden girmişti? “Dalgındım,” dedi Elif. “Çünkü o gün… onunla ilgili bir şey öğrenmiştim.” Emre’nin içi buz kesti. Demek o gün. Demek o yüzden. “Ve Emre geldi,” dedi Elif. Sesinde bir şey vardı. Minnetle karışık bir kırgınlık. “Ona yalvardım. Kimseye söyleme dedim.” Emre’nin zihninde o an canlandı. Elif’in titreyen elleri. “Kimseye söyleme” deyişi. O zaman bunu travmanın utancı sanmıştı. Şimdi anlıyordu. Bu aşkın utancıydı. “Emre beni sevmiyor,” dedi Elif. “Sevmeyecek.” Bu cümle Emre’nin göğsüne bir taş gibi düştü. Sevmiyor mu? Ben… Ben ne yapıyorum o zaman? Geceleri neden onu düşünüyorum? Arabada neden gözümü ondan kaçırıyorum? Başkasının adını duyunca neden içim sıkışıyor? Bu ne o zaman? Duvara yaslandı. “Ben ne yaptım…” diye geçirdi içinden. Çıkıp “yanlış anladın” diyemedi. Çünkü ya gerçekten geç kalmışsa? Ya ona umut vermek yeni bir yara açarsa? Sessizce odaya döndü. Ay ışığı yerde ince bir çizgi oluşturuyordu. Yatağa oturdu. Ellerini yüzüne sürdü. “Elif…” diye fısıldadı. Yattı. Ama gözlerini kapattığında tek bir cümle dönüyordu: “Çocukluğumdan beri Emre’ye aşığım.” Bir sıcaklık yayıldı göğsüne. Ardından korku. Ya ben de onu seviyorsa? Ya seviyorsam? Ve ya bu sevgi ona zarar veriyorsa? O sokağı düşündü. Eğer o gün birkaç dakika geç kalsaydı? Ya yetişemeseydi? Ya bir daha böyle bir şey olursa? “Benim yüzümden,” diye düşündü. “Benim yüzümden umut etti. Benim yüzümden yıkıldı. Benim yüzümden o sokağa dalgın girdi.” Alnına elini bastırdı. “Benimle olduğu sürece zarar görecek.” Yan yataktan Serkan’ın sesi geldi: “Emre… dönüp duruyorsun yarım saattir.” Emre sustu. Sonra fısıldadı: “Az önce Elif’i duydum.” Serkan doğruldu. “Ne olmuş?” “Beni seviyormuş.” “Kanka onu biliyorduk—” “Çocukluğundan beri.” Serkan sustu. “O geceyi anlattı,” dedi Emre. “Benim yüzümden umutlandığını… benim yüzümden kaçtığını… bu aşk bana zarar veriyor dedi.” Sesi çatallaştı. “Ona zarar vermişim.” Serkan yatağın kenarına oturdu. “Sen ona zarar vermedin. Sen sadece geç kaldın.” Bu cümle Emre’nin içine işledi. Geç kalmak. “Ya bir daha başına bir şey gelirse?” dedi Emre. “Ya yine benimle bağlantılı bir şey olursa? Ben bunu kaldıramam.” “Sen yanında olmazsan daha mı güvende olacak sanıyorsun?” dedi Serkan sakin bir sesle. “Sevgi bazen risk demek. Ama kaçmak korumak değil.” Emre gözlerini kapattı. Ve ilk kez net bir şekilde kabul etti: “Ben onu seviyorum Serkan.” Bunu yüksek sesle söylemek başka bir şeydi. Sanki yıllardır içinde tuttuğu bir şey dışarı çıkmıştı. Hem hafiflik hem korku. “E o zaman?” dedi Serkan. Emre cevap veremedi. Çünkü mesele sadece sevgi değildi. Mesele kaybetme korkusuydu. Elif’i kaybetme. Ona zarar verme. Yetersiz kalma. Sabaha karşı pencere aydınlanmaya başladı. Horoz sesi uzaktan duyuldu. Emre gözlerini kapatmadı. Sadece tavana baktı. Ve içinden bir cümle geçti: “Susmak korumak değil.” Ama konuşmak cesaret istiyordu. Ve o sabah ilk kez şunu fark etti: Korkusunun adı belliydi. Kaybetme korkusu. Ve belki de ilk defa, korkusuna rağmen bir şey yapması gerekiyordu. Gece bitmişti. Ama asıl eşik şimdi başlıyordu. Sabah hiçbir şey olmamış gibi davranabilecek miydi? Yoksa ilk kez gerçekten konuşacak mıydı? Henüz bilmiyordu. Ama şunu biliyordu: Artık duymamış gibi yapamazdı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE