2. Bölüm Part 3 | Şaşkınlık

1001 Kelimeler
"Haydi kızım." Eliyle belimden itekledi. Arka kapıyı açıp bindim taksiye. Babamda ön tarafa şöförün yanına bindi. Taksici bagajın kapısını kapatıp direksiyona geçti. Ve çalıştırdı arabayı. İlerlediğimiz yolları inceledim. Önce bomboş bir yoldan geçtik ardından evler görünmeye başladı. Gittikçe sıklaştı. Tek katlı bizim köydeki evlere benziyordu, bunlar konak değildi. Hava karanlık olduğu için hiç kimse yoktu sokaklarda. Başımı biraz daha yukarıya kaldırıp gökyüzüne baktım. Bu gece ay hilal şeklindeydi. Yıldız yoktu ama ay bütün ihtişamı ile parlıyordu. Yirmi dakikanın ardından taksiden inmiş bavulumuz babamın elinde bir konağın önündeydik. Konağın ihtişamlı ahşap kapısına baktım. İki yana açılan kapının sağ tarafında tam ortasında büyük bir tokmak vardı. Kapının en üstünde ise bir yazı yazıyordu. Sokak lambasının ışığı ile okumaya çalıştım. Boynumu yukarı kaldırmam gerekti. Kandemir Konağı Burası babamın çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği konaktı. Buradaydık. Babam bavulu bırakmadan kapının tokmağını çaldı. Yüksek sesli, güm güm diye yankılanan bir ses yükseldi sokakta. Kapı içeriden açıldı. Bizi karşılayan, orta yaşlarda bir kadındı. Başına siyah bir başörtüsü takmış, üzerine siyah bir elbise elbisenin üzerine ise sarı bir hırka giymişti. Bizi gördüğünde daha doğrusu babamı gördüğünde şok olmuş bir şekilde kalakaldı. "Şiyar Ağam." Babamın adı dudaklarından döküldüğünde onu tanıdığını anladım. Babama baktım, kapıdaki kadına bakıyordu. "Helin gelen kimmiş?" Konak'tan yükselen ses ile kadının arkasında kalan merdivenlere baktım. Bir kadın sesiydi bu ama yüzünü göremiyorduk. Adının Helin olduğunu öğrendiğim kadın geriye çekilerek kapıyı biraz daha açtı. Şimdi kadını görebiliyordum. Konağın avlusu ışıl ışıldı. Kadının başında siyah bir şal vardı. Şalı omuzlarına dökülüyordu. Üzerinde ise siyah bir elbise. Yasta gibiydi sanki, sahi neden bu kadar siyah giyinmişti? Bakışlarım gözlerini bulduğunda babama baktığını farkettim ama kızgın değil, üzgün değil, özlem dolu. Gözbebekleri titreyerek bakıyordu. Anlamlandıramadım. Kim olabilirdi? Babaannem, halam, teyzem ya da başka biri. "Şiyar." Dedi kadın özlem dolu bir sesle. Ama öyle bir Şiyar deyişti ki bu, her duyguyu barındırıyordu. Özlem, hasret, mutluluk, hüzün. Gözleri doldu siyahlara bürünmüş olan kadının, o dolu gözlerden sol yanağına bir damla yaş aktı. İç çekti ama öyle böyle değil, nefesini bulmak ister gibi. O kadar kilitlenmiştim ki ona, her hareketini takip ediyordum. Basamakları indi yavaşça, ama indiğinin farkında değilmiş gibi. Babama baktım. Ağlıyordu. Babamı ağlıyorken görmek benimde gözlerimin dolmasına neden oldu. "Ana." Bir soluk verdi babam. Sanki, yıllardır bu kelimeyi kullanmak istiyormuş, sanki yıllardır bu anı bekliyormuşçasına söyledi. O an kalbime bir ağrı saplandı. Babamın çektiği acılar sanki kalbime yüklendi, öyle bir şeydi ki altında kalacağım sandım. Anladım siyahlara bürünen kadın babaannemdi. Bir nefes çektim ciğerlerime, ağlamamak için direndim, boğazıma bir yumru oturdu. Siyahlara bürünen az önce babaannem olduğunu öğrendiğim kadın yavaşça avlunun ortasına ulaştı ve durdu. Bakışlarını çekmemişti babamdan. O an babam öyle bir hareketlendi ve koştu ki yıllardır suya aç kalmış birinin suyu bulması gibi koştu. Ne zamandır elinde olduğunu hatırlamadığım bavulumuzu bıraktı elinden. Annesinin ellerine sarıldı. Öptü, kokladı, yanaklarına dayadı, sevdi nasırlı elleriyle. Ben hala kapının girişindeydim. "Oğlum." Kadının gözünden bir yaş daha düştü. İşte o an birbirlerine sarıldıkları o an bir nefes aldım. Boğazımdaki yumru gitti ama bir yaş düştü gözlerimden. Kalbimdeki ağırlık bir nebze azaldı. "Oy benim oğlum oyyy. Hasretinden yandım yandım. Nerelerdeydin Şiyarım, ananı yokluğunla sınadın." Hem ağlıyor hem de ağıtlar yakıyordu. Öpüp kokladı o koca adamı. Kır saçlarını sevdi babamın. Artık tutamadım kendimi ağlamaya başladım. Adım atamadım, olduğum yerde kalakaldım. Baba dedim ben annemin yokluğunu 3 aydır çekiyorum sadece 3 aydır ama yüreğim koca bir ağrı ile yaşıyor sen nasıl yaşadın yıllarca. Gökyüzüne doğru haykırmak istedim, babama bunu yaşatanlardan intikam almak, bakın görün bir anne ile oğlunu nasıl ayırdınız demek istedim. Yüzlerine haykırmayı... Ellerimi ağzıma kapattım hıçkırıklarımın duyulmasını istemedim. Siyahlara bürünen kadın daha fazla ayakta tutamadı bedenini babamın kollarına tutundu. Tuttu babam, hiç bırakmayacakmış gibi. Destek olup kenardaki ahşap koltuğa oturttu. Az önce bize kapıyı açan kadın Helin hemen koştu kadın ile babamın yanına. "Hanım ağam iyi misiniz?" Babam şok olmuş gibi donmuştu. O an yardım etmem gerektiğini hissettim. Çakılıp kaldığım kapı ağzında hareket edip içeri girdim ve hızlı adımlar ile kadının yanına vardım. "Kolanya getir." Dedim kapıyı açan kadına. Benden duyduğu kelimeler ile bir kapıya koşturdu hemen. Bende hemen kadının yakasını açtım biraz. "Biraz sakin olun." Diye konuştum sakin olmaya çalışarak. Babam hala kendinde değildi. Kapıyı açan kadın elinde kolanya ile koşarak yanıma geldi. Elime sıktığım kolanya ile kadının bileklerini ovdum. Koklattım biraz, kendine gelir gibi oldu. Bayılmamıştı sadece çok fazla heyecan yaptığı için kendinden geçer gibi olmuştu. O an konakta bir hareketlenme oldu. Sesler çoğaldı, ayak sesleri. "Avşin neler oluyor orada?" Yukarıdan bir ses bağırdı aşağıya doğru. Kafamı kaldırdım, yaşlı bir adamdı. Gözlerim merdivenlerden bize doğru koşan iki üç kişiye çarptı. Anne diyerek geliyorlardı ancak babamı gören herkesin yüzü şaşkın bir hal alıyor ardından babamın adı dökülüyordu dudaklarından. Çok değil bir kaç dakika sonra avlu kalabalıklaştı. "Senin ne işin var burada?" Az önce yukarıdan bağıran ses, öfkeli, yeri delecek adımlarla merdiven basamaklarını iniyordu. Babama bakıyordu gözlerinden alev çıkacakmış gibi. Etrafıma baktım, az önce kendinden geçen kadın kendine gelmiş, anne diye koşturan kişiler ise çoktan yanımıza ulaşmıştı. "Hangi yüzle geldin kapıma ha hangi yüzle?" Yaşlı adam sonunda yanımıza ulaşmıştı. Burnundan soluyarak babamın karşısına dikildi. "Yıllar önce sürgün edildiğim topraklara geri döndüm." Dedi babam. Kendinden emin, kimseye taviz göstermeyen bir sesle. Yaşlı adamın öfkesi daha da arttı. "Bu kapı da bu şehir de 25 sene önce yasaklandı sana Şiyar ne diye geldin?" Her an babamın üzerine atlayacak gibiydi. "Yıllar önce üzerime atılan iftirayı temizlemeye geldim. Beni anamdan, şehrimden ayıranlardan hesap sormaya geldim baba." Baba mı? Bu adam babası mıydı babamın? Peki bir baba yıllar sonra gördüğü oğlunu böyle mi karşılardı. "Bilmez misin, bu şehire döndüğün an ölüm fermanını imzalamışsın demektir. Ölmek için gelmişsin Şiyar ölmek." Gözlerim ışık hızıyla babamı buldu, onunkiler de beni. Bana söylememişti. Söylememişti çünkü bilseydim gelmezdim biliyordu. Neden baba neden. Seni ölümü götüren bu şehire neden geldik. Neydi seni ölüme bile çaresiz bırakın bu dert, neydi? Bu konak bu şehir, yaşanılan her şey ne içindi? Anlamıyordum. Düşünüyordum ama bulamıyordum. Bir an gözlerimi kapatıp her şey eskisi gibi olsun istedim. Duyduklarımı anlamlandıramadığım gibi bakışlarımı da kime yönelteceğimi bilemeden öylece baktım karşımdaki insanlara. Babama… Babaanneme.. Dedeme… Sahi gerçekten böyle miydi bu insanlar? Ben nasıl bir şeyin içindeydim?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE