14. Bölüm

1451 Kelimeler
Antrenmandan sonra "Planın ne?" Ayaz'ın sorusuna karşın saçlarını havluyla kurutmayı kesip ona döndü. "Hangi plan?" O kadar fazlaydı ki pek hatırlamıyordu açıkçası. "Önce Sinan'ı sorayım. Neler oluyor aranızda?" Ayaz'ın yüzünde yaramaz bir sırıtış belirdi. "Neydi o halleriniz?" İlkay havluyu kenara bırakıp eliyle saçlarını düzeltti. Bu sırada ıslık çalmayı ihmal etmiyordu. "Uzak durmaya karar verdik." Ayaz kaşlarını kaldırdı. "Pek duramıyorsunuz gibi." İlkay güldü. Gözlerini Ayaz'ın mavileriyle birleştirdi. Bakışlarında meydan okuma vardı. "O şerefsize dediklerini tek tek yedireceğim." Ayaz'ın yavaşça sırıttığını gördüğünde devam etti. "Sinan tükürdüğünü yalamadan bana rahat yok." Ayaz dudaklarını büzdü vay be dercesine. "Emin misin Sinan konusunda? Avcı olayım derken av olma da." "O ne demek şimdi?" "Sinan diyorum, zor biridir. Sana gelmesini istiyorsan baya çabalaman gerek." İlkay Ayaz'a dik dik baktı. "Bana gelmesini istemiyorum, sadece Sinan'ın bizi kabullenmesini istiyorum." "Ne yapacaksın peki? Konuşacak mısın yoksa dövüşecek misin sahadaki gibi?" Dolaptaki siyah sırt çantasını alırken, Ayaz'la birillikte odadan çıktılar. "Şu anda ne yapacağımı pek bilmiyorum, ondan hoşlanan kişinin Sonay olduğunu sanıyor. Sonay'ı cezalandıracağım diye de kendini hırpalıyor." Ayaz dudaklarını büzdü, "öyle mi diyorsun?" "Öyle." Asansörün oraya geldiklerinde Ayaz camdan dışarıyı işaret etti. "Bana pek cezalıymış gibi gelmedi." İlkay arkasını dönüp bahçeye bakış attı. Sinan yanındaki geçen seferki elemanla bankta oturmuş sohbet ediyordu. Fazla samimi bir sohebet olmalı ki, baya eğleniyorlar gibi görünüyordu. Hatta Sinan kolunu adamın omuzuna atmış kahkaha atarak gülüyordu. "Neden?" Diye fısıldadı kalbi ona. "Neden benim yanımda gülmüyor?" Suratı yavaş yavaş düştü. Kalbini bir el kavradı sanki. Aniden göğsüne giren sancıyla elini kalbine götürdü. "Eninde sonunda benim olacak, bana gelecek." Diyerek Ayaz'a döndü. Ayaz alayla sırıttı. "Hani, sana gelmesini istemiyordun?" "Artık istiyorum." Kendinden emin sesi kendisini bile ürküttü. Asansör ding sesiyle açılırken, gözlerini nihayet onların üzerinden çekti, ardından asansöre binerek bu sefer inmek yerine bir kat yukarı çıktılar. "Şimdi diğer soruma geleyim, koçla ilgili ne yapmayi planlıyorsun?" Ayaz'ın sorusu, ona Sinan'ı düşünmemesi için bir fırsat verdi. Hızla düşüncelerini uzaklaştırırken başını çevirdi. "Bilmem, sen Sonay'la konuştun mu?" Ayaz onayladı. "Evet, konuştum ama çılgına döndü. Koçu öldüreceğine dair yeminler etti sonra polise gidelim dedi" diyerek kıkırdadı. "Aklı yerinde değildi pek, zor sakinleştirdim." "Gördüklerimden sonra detayları duymak istemiyorum." İmalı sesine karşın Ayaz kızardı. "Açma şu konuyu." İlkay neşelendi birden bire. Ayaz ve Sonayla uğraşmayı seviyordu. "Tamam tamam kızma." Ayaz kollarını bağladı, asansörün duvarına yaslandı. "Yani ne yapacağız? Koçu ifşa mı edeceğiz?" İlkay gözlerini kaçırdı. O kadar çok şey üst üste binmişti ki neyin doğru olduğunu ayırt edemiyordu artık. "Ne yapacağımızı gerçekten bilmiyorum. Elimizde kanıt yok." Ayaz başını salladı, ciddileşmişti. "Bak İlkay, bu iş şakaya gelmez. Koç'un ne kadar tehlikeli biri olduğunu sen de gördün. Sadece Sonay'la değil, daha kim bilir kimlerle..." İlkay'ın sesi düşüktü ama netti. "Biliyorum. O yüzden dikkatli olmamız gerek. Bu sefer hata yapma lüksümüz yok." Asansör katı gösteren panelde duraksadı. Zemin katın bir üstü. Oyuncuların bireysel odaları, bir de o meşhur ofis... Kapı açıldığında ikisi de bir an durdu. Koridor sessizdi. Hafif bir temizlik kokusu vardı. Adımlarını yavaşça attılar, İlkay koçun odasına yönelmişti ama Ayaz onu kolundan tuttu. "Dur, önce bana ne yapacağını söyle?" "Sadece konuşacağım. Nabzını yoklayacağım. Belki de Koç sandığımız kadar güçlü değildir. Belki de sadece-" durdu. "Belki de korkuyordur." Ayaz sessiz kaldı. İlkay'ın gözlerindeki o kararlılığı görüyordu. Onu durdurmak istese de, aslında gurur duyuyordu. "Tamam," dedi sonunda. "Ama içeride beş dakikadan fazla kalırsan, kapıyı kırarım." İlkay başını sallayıp yürüdü. Koç'un odasının önüne geldiğinde bir an duraksadı. Kalbi ritmini hızlandırmıştı. Elini kapının tokmağına uzattığında, arkasından Ayaz'ın sesi geldi: "İlkay..." Geri döndü. "Dikkatli ol." İlkay gülümsedi. "Merak etme." Ve kapıyı çaldı. Kapı birkaç saniye sonra açıldı. Koç, yüzünde klasik memnuniyetsiz ifadesiyle karşısında duruyordu. Göz ucuyla Ayaz'a bir bakış attı, sonra dikkatini İlkay'a çevirdi. "Sen miydin? Ne istiyorsun?" İlkay derin bir nefes aldı. "Sizinle konuşmam gerek." Koç gözlerini daralttı ama kenara çekilip kapıyı açtı. "Gir." İlkay içeri adımını attığında, kendi adımlarının sesini bile duyabiliyordu. Kapı kapandığında, odada sadece iki kişi kalmıştı. Maskelerini kapının dışında bırakan iki kişi. "Ne için geldin?" Koç geçip koltuğuna oturdu. Elinin altında bir kaç belge vardı. Normal odalardan daha farklı dizayn edilmişti. Yan duvar boydan camla kaplıydı. Hemen önünde siyah bir koltuk bulunuyordu. Odaya girdiğiniz taktirde sol duvar koyu cilt kapaklı kitaplar dizilmisti. Hemen merkezde kahverengi ofis masası, döner koltuk, masanın önünde yine siyah tekli koltuklar bulunuyordu. Oda Loş ışıklarla çevriliydi. Dekor şık ama rahatdi. "Bence neden geldiğimi çok iyi biliyorsunuz." Diyerek geçip tekli koltuğa oturdu. "Açık konuş." İlkay sakince kahverengi gözlere baktı. "Neden yaptınız?" "Neyi?" Gerçekten hala anlamazlıktan geldiğine inanamıyordu İlkay. "Sonay'ın bacağını neden kırdınız? O motosikletteki serefsiz, sizdiniz değil mi?" Dişlerini sıkarak konuşuyordu. Öyle ki bir an için dişlerinin kırılacağını sandı. "Neden bahsettiğini anlamıyorum." Yüzünde eğlenen bir ifade vardı. Dudakları yukarı kıvrılmış adeta onun siniri karşısında sırıtıyordu. Koç hafifçe geriye yaslandı, parmak uçlarını birleştirip İlkay'a yukarıdan bakar gibi konuştu. "İftira büyük bir suçtur, Sonay." İlkay'ın gözleri öfkeyle parladı. Adının böyle kullanılmasına artık dayanamıyordu. Ama yerini ve kiminle konuştuğunu bildiğinden, kendini zor tuttu. "Benim adım İlkay, ve sen bunu çok iyi biliyorsun." İlk kez ismini söyeleyen bebekler gibi mutlu hissetti kendini. Bir kaç haftadır ancak Sonay ismini kullandığından garip gelmişti ona. "Senin işin içinde olduğunu biliyorum." "Bilmen neyi değiştirir peki?" Açık bir itiraf yapmıştı aslında. "Kanıtın var mı?" "Bulacağım." Diyince koç kahkaha attı. "Sana iyi şanslar İlkay." Koç'un dalga geçer tavrı karşısında yumruklarını sıktı. Kalkıp saldırmamak için tırnaklarını etine geçirdi. Belki de istediği buydu? İlkay'ın ona saldırması ve klüpten atılması. Gerçeği bulana kadar buradan bir yere gitmeyecekti. "Kendini çok zeki saniyorsun değil mi?" Kızgın sesi karşısında Koç elini çenesine götürüp söyleyeceklerini dinledi. "Bu işin sonunda karanlığında boğulan sen olacaksın" İşte şimdi koç ciddileşmişti. İlkay'ın gözlerindeki derinlik ne kadar içini ürpertmişti istemsizce. Yüzü ciddi hal alırken, istemsizce dikleşti. "Üzerime gelirsen, seni de o karanlığa gömerim. Kimse de arayıp sormaz." Sırıttı. "Çünkü sen Sonay'sın değil mi?" İlkay bir anlığına dondu. "Kim olduğumu göreceksin, o vakit geldiğinde artık kimin kim olduğunu karıştırmayacaksın." Koç'un yüzünde yine o alaycı gülümseme belirdi, ama bu sefer dikkatliydi. Ondaki kararlılığı görmüştü. İlkay'ın sadece tehdit savurmadığını, gerçekten tehlikeli bir noktaya geldiğini fark etmişti. "Sen de diğerleri gibisin," dedi Koç, arkasına yaslanarak. "Kendini kahraman sanan, doğrularla yanlışı ayırabileceğini düşünen küçük çocuklar gibi." İlkay yerinden kalktı. "Ben bir kahraman değilim," dedi. "Ama senin gibi biri tarafından susturulacak kadar da küçük değilim." Kapıyı çarpıp , dışarı çıktı. Ayaz tam karşısındaydı, endişeli bakışlarını hemen üzerine dikmişti. İlkay kapıyı arkasından kapatınca, Ayaz bir adım yaklaştı. "Ne oldu? Her şey yolunda mı?" İlkay derin bir nefes aldı. Elleri titriyordu ama bakışları kararlıydı. "Artık savaş başladığına göre," dedi. "Hazırlıklı olmalıyız." Ayaz onun yüzüne baktı, ardından başını salladı. "Yanındayım," dedi sessizce. İkisi birlikte yürümeye başladılar. Arkalarında kalan kapının ardından gelen sessizlik, fırtınadan önceki sükûnetti. İlkay biliyordu. Artık geri dönüş yoktu. Sonay'ın sustuğu yerde, o konuşacaktı. Ve bu kez, kimse sessiz kalamayacaktı. İkisi aşağıya indiğinde güneş çoktan batmaya başlamıştı. Turuncu sarı ışıklar boyamıştı etrafı. Yemyeşil bahçenin üzerine düşen güneş ışınları insana huzur veriyordu. İlkay'ın aksine... O gözlerini kısmış, önünde dönen sahneyi izliyordu. Sinan yanındaki adamın omzuna kolunu atmış, elindeki telefondan bir şeyler gösteriyordu. Fazla samimiydiler. Çok ama çok fazla. Elemanın kolu Sinan'ın belindeydi. Sinan'ın gülüşünü izliyor, taaaa gözlerinin en derinine bakiyordu. İlkay gözlerini o sahneden ayıramıyordu. Dişlerini öfkeyle sıktı. Bir adım daha attı, sonra durdu. Ayaz ne olduğunu anlamıştı. Sessizce onun yanına geçti. " Yapma." dedi alçak bir sesle. İlkay cevap vermedi. Gözleri hâlâ Sinan'ın kahkahasında asılıydı. Gülüyordu. Gerçekten gülüyordu. O adamın yanında. Ne zaman İlkay'la olsaydı, hep sert, hep savunmada, hep mesafeli... Ama şimdi? Rahattı. Hatta mutlu gibi. "İyi vakit geçiriyor anlaşılan," dedi İlkay, sesi buz gibiydi. Ayaz bakışlarını kaçırdı. İlkay'ın gözleri tehlikeli şekilde parlıyordu. Öfkesini bastırmaya çalışıyor ama bastırdıkça içten içe yanıyordu. Yumruk yaptığı eliyle cebindeki anahtarı sıktı. Metalin avucunu kesmesi umrunda bile değildi. Aklından geçen tek şey, o kahkahanın sebebini susturmak istemesiydi. "İlkay... cidden bunun sırası değil," dedi Ayaz, temkinli bir sesle. "Hayır, tam da sırası,"Gözleri hâlâ Sinan'ın üstündeydi. O adam hâlâ Sinan'ın beline dokunuyordu. Sinan da umursamıyordu. Hiçbir şeyi umursamıyordu. Ne İlkay'ı, ne olanları... Ne o öpücüğü.... Bir adım daha attı. Ayaz kolunu uzatıp durdurdu. "Ne yapacaksın? Gidip ortalığı mı dağıtacaksın? Böyle mi olacak?" İlkay durdu. Solukları sertti. Burnundan aldığı nefesle ciğerlerini yakıyordu. O kadar doluydu ki... Kelimelere dökebilse, belki biraz hafiflerdi. Ama dökemezdi. "Hiçbir şey yapmayacağım," dedi sonunda. Sesi kısıktı. Yutkundu. "O bana bakmayacaksa, ben de ona bakmam." Ayaz bir şey demedi. Yanında duran bu çocuğun kalbinin paramparça olduğunu biliyordu. Ama elinden bir şey gelmiyordu. İlkay'ın yanında durmak dışında. İlkay gözlerini son kez Sinan'dan çekmeden önce bir süre daha izledi. O kahkahayı, o elleri, o bakışları hafızasına kazıdı. Sonra başını çevirdi. "Yürü," dedi. Ayaz'la birlikte binadan uzaklaştılar. Ama içindeki ses susmamıştı. 'Beni gör.' 'Beni hatırla.' 'Bana dön.' Ama Sinan duymuyordu. Belki de duymak istemiyordu. Ve İlkay, işte tam da bu yüzden, hiçbir şey söylememeye karar verdi. Ama sessizlik... bazen çığlık gibidir. Ve Sinan, o çığlığı en derin yerinde hissedecekti. Ama henüz değil. Henüz zamanı gelmemişti. 🏀🏀🏀
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE