13. Bölüm

1850 Kelimeler
"Nasıl bilmiyorsun?" İlkay Sinan'ın cevabı karşısında kafası karışmıştı. Bilmiyorum ne demekti ulan? O cevap değil, kaçıştı. Sinan her zamanki gibi duvarlarını örüyordu. Parmakları hala Sinan'ın omuzuna sabitlenmisti. Fazla sıktığını fark edince gevşetti ama bırakmadı. Sinan başını sağ omzuna doğru eğip, gözlerini kaçırdı. "Gözümün içine baka baka o şerefsizin seni sevdiğini söyleyip, sonra bilmiyorum diyerek kaçamazsın. Cevap ver bana!" Sinan tekrar gözlerini buluşturdu. "Ne duymak istiyorsun?" "Gerçeği" Alt dudağını dişlerinin arasına aldı, derince yutkundu. "İlk sen cevap ver o zaman." Diyerek biraz daha yaklaştı İlkay'a. Artık konuşurken dudakları bir birine değiyordu. "Onu sevip sevmemem neden seni bu kadar ilgilendiriyor?" İlkay yeşil gözlerden kaçmadan elini hafif nemli kıvırcık saçlara götürdü. Buklelerden bir tanesini tutup nazikçe okşadı, ardından tekrar bırakarak kıvrılmasını sağladı. Sinan onun bu hareketiyle kalbinin hızlandığını hissetti. Bir an için nefesi daraldı. "Sinan" dedi naif sesle. "Aramızdaki çekimin farkındasın değil mi?" Diye sordu cevap bekleyen gözlerle. Sinan gözlerini kırpmadan baktı İlkay'a. İçinde biriken ne varsa artık taşmak üzereydi ama yine de son bir dirençle kendini tuttu. Nefesi düzensizdi, sanki kelimeler boğazına düğümlenmişti. "Farkındayım," dedi sonunda, sesi çatlamıştı. "Ama bu... olmamalı." "Sonay olduğum için mi?" sesi öyle nazikti ki, sanki çocuğuna kitap okuyan bir babayı andırıyordu. "Evet" diye itiraf etti Sinan dürüstçe. "Sonay olduğun için." İlkay'ın ifadesi değişmedi ama gözleri kesinleşti. Yine de saçlarını okşamaya devam etti eli. Sinan devam etti, sesi daha alçak ama daha samimiydi şimdi. "Sen... güvenilecek biri değilsin. Çünkü hep tek başınaydın. Kuralları kendine göre yazan, herkesi dışarıda bırakan... Sonay." Bakışları bir an için İlkay'ın gözlerinde asılı kaldı. "Sana kalbimi açarsam... sen onu paramparça edersin. Çünkü sen kırdığında bile dönüp bakmazsın. Ve ben... bunu kaldıramam" Sesi titremişti, daha fazla İlkay'a bakmadan başını eğdi. İlkay'ınsa dudakları aralandı ama kelime çıkmadı. Sadece gözleri değişti-yumuşamadı, ama titredi. İlkay, Sinan'ın söylediklerini bir süre sindirdi. Sözler her ne kadar sert ve kırıcı olsa da, bir yandan içindeki derin acıyı ortaya çıkartıyordu. Her şey bu kadar karmaşıkken, Sinan'ın söylediklerinin doğruluğu ona acı veriyordu. Sinan'ın, güvenmekten korktuğu, ona tamamen güvenmenin ne kadar tehlikeli olduğunu düşündüğü kadar, aslında ona ne kadar yakın olursa, o kadar çok kırılacağını da anlamıştı. "Uzak duralım," dedi Sinan, sesindeki keskinlik, daha önce yıkılan tüm duvarları tekrar örmüştü. "Bunun daha fazla ileri gitmesi, ikimizin de canını yakar." "Gerçekten istediğin bu mu?" Sinan, İlkay'ın sorusuna yanıt vermedi. Sadece gözlerini başka tarafa çevirdi, sanki kendi içinde savaş veriyormuş gibi. "Gerçekten istediğim bu," dedi, her kelimesi bir adım daha uzaklaşmak için atılmış gibiydi. "Bazen doğru olanı yapmak, en acı verici olanıdır. Ama yapmalıyız. Bizim aramızda bir şeylerin başlaması bile yanlış." İlkay, Sinan'ın kararlı bakışlarına karşı koyamadı. Ne yapması gerektiğini, ne hissetmesi gerektiğini bilemiyordu. Bir anda, Sinan'ın elleri ona yaklaşırken, gözlerinin içine derin bir şekilde baktı. Sinan'ın kararlılığı, tüm duvarları yıkmış gibiydi, ama bu, ona dair son bir anıydı. Sadece bir an. İlkay, gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Bir anlık bir şeydi, sadece birbirlerine ihtiyaç duydukları, sadece bir kez... Son bir kez birleşmeleri gerekiyordu. Ve o an geldi. Sinan, adımlarını daha da yaklaştırarak, yavaşça İlkay'ın dudaklarına dokundu. İlkay, gözlerini açtı ve Sinan'a bakarken, yavaşça ona karşılık verdi. Dudakları birleştiğinde, bir an için tüm dünya durdu. Sadece o an vardı, her şeyin dışında, her şeyin ötesinde. İlkay, Sinan'a sarıldı, elleri onu sıkıca tutuyordu. Dudakları nazikçe bir birini öptü. Öpücük tüm duygularını içinde barındırıyordu- öfkeleri, tutkuları, hayranliklari, özlemleri, nefretleri...aşkları.. Sonra, ne kadar yakın olurlarsa olsunlar, ne kadar isterlerse istesinler, her şeyin bir sonu olduğunu biliyorlardı. Sinan, geri çekildiğinde İlkay'la alınlarını birleştirdi. "Bu, son kezdi," dedi. "Bundan sonra... her şey farklı olmalı." İlkay, gözlerini kapatarak başını hafifçe eğdi. "Evet," dedi, sesi kırılgan ama kararlıydı. "Bundan sonra farklı olacak." İkisi de birbirlerine son bir kez baktılar. Sinan odadan çıkıp gitti. İlkay'sa hayal kırıklığıyla olduğu yerde kalmıştı. Biri gitmişti, diğeri kalmıştı. Ama ikisi de, bu anın içinde kaybolmuştu... ve ardında sadece bir veda vardı. *** Evin kapısını açıp içeri girdi. Zihinen ve bedenen oldukça yorucu bir gün geçirmişti. Gözleri sadece boş boş bakıyordu. Aklındaysa Sinan'la olan anıları dönüp dönüp duruyordu. 'Son kezdi.' diyen sesi, bakışı, dokunuşu, göz bebeklerinin titreyişi bile aklındaydı. İç çekti yorgunca, ardından çantasını kapının önünde bir yerlere fırlatıp kapıyı kapattı. "İlkay? Sen mi geldin?" "Evet!" Diye bağırdı salona doğru. Sonay salonda koltukta uzanmış elindeki kitabı okuyordu. Başını kaldırıp tek bir bakış attı İlkay'ın yüzüne. Sonra anında doğruldu. "Ne oldu? Neyin var?" Diye sordu. İkizini kimse ondan iyi tanıyamazdı. "Yok bir şey, canım sıkkın öyle." Sonay ona doğru anlamlı bir bakış attı. "Herkesi kandıra bilirsin ama bana sökmez. Öt bakalim, kim sıktı canını?" İlkay gelip koltuğa yaslanarak yere oturdu. Başını arkaya atıp Sonay'ın bacağına yasladı. Sonay'ın elleri hemen onun siyah saçlarını buldu. "Nereden başlasam ?" Diye sordu kendi kendine. "En baştan başla." İlkay mayıştığını hissederek biraz daha yayıldı olduğu yerde. Ayaz'la konuşmuş koçla olan münasebetlerini onun söyleyeceğine karar vermişlerdi. Bu yüzden o konuyu geçerek direk sadete geldi. "İlk soyunma odasında karşılaştık onunla. Yakışıklı çocuktu, görüntüsünü beğenmiştim. Gülüşü de tatlıydı. Sonra," diyerek durdu. "Onun Sinan olduğunu gördüm. Yani formasında öyle yazıyordu." Sonay sözünü kesmedi ama şaşırdığını belli ederek gözlerini açtı, ellerinin haraketi bir anlığına durdu sonra devam etti. "Bazen laf sokmalar geçti aramazda, bazen sadece tek bakış, bazense küçük bir dokunuş." Elini kalbinin üzerine koydu. "Amına koyduğumun kalbi, onu görünce çok hızlanıyor. Durduramıyorum." Kaşları çatıldı. "Geçen herifin teki odasındaydı, öyle sırnaşık duruyordu ki, benim odanın dışında onun içinde olması kanıma dokundu." Ellerini istemeden yumruk yaptı. "Sinan'ın ona izin vermesi canımı acıttı." "Gülüşü, savunmasız duruşu..." Durdu daha kısık sesle tekrar devam etti. Belki de kendisinden bile sakladığı gerçeği Sonay'a soyleyecekti. "O adamın ben olmamam kalbimi çok kırdı." Gözlerini Sonay'ın gülümseyen yüzüne çevirdi. "Normal mi bu?" "Oyyyy benim kardeşim aşık mı olmuş??" Diyerek Sonay, İlkay'ın yanaklarını tek eliyle sıktı. Dudakları büzüşünce İlkay eline vurdu. "Höşt ulan, ne aşkı? Daha dün bir bu gün iki, ne ara oğlum? Saçmalama." Sonay omuz silkti. "Onu bana değil kendine soracaksın. Buradan bakınca bana aşık gibi göründün." "Aşık falan değilim." Diyerek yeniden yattı yerine. "Zaten olmayacağımızı da anladık." Sonay kaşlarını çattı. "Ne dedi sana? 'hayır korkuyorum, olmaz' falan mı?" Sinan'ın taklidi karşısında İlkay ters ters baktı. "Sonay olduğun için seni sevemem dedi." Gözlerini Sonay'im silahlarına dikti. "Yani senin yüzünden Sonay, senin yüzünden hoşlandığım kişiyle başlamadan bitti." Sonay üzgün gözlerle baktı ikizine, "Özür dilerim." İlkay omuz silkti. "Boş ver, bir önemi kalmadı artık. Sadece.." Sertçe yutkundu. " Keşke beni, ben olarak tanısaydı." "Söyle o zaman?" Diyerek fikir önerdi Sonay. "Ona İlkay olduğunu söyle." İlkay göz ucuyla kardeşine baktı. "Kariyerin peki?" "Senden önemli değil, söyle gitsin. Bakarım ben başımın çaresine." İlkay güldü onun bu dediğine. Gözleriyle kırık bacağını gösterdi. "Bu bacakla mı?" "Tabi oğlum ne sandın, evelallah kalkarım altından, bir de beni bu hale getiren piçi bula bilirsek tadından yenmez." İlkay gerildi ama belli etmeden gözlerini kaçırdı. "Hani Sinan olduğunu söylüyordun? Ona ne olacak?" "Oğlum kendin dedin ya, Sonay olduğun için seni sevmiyormuş. Bundan alâ kanıt mı var?" İlkay başını salladı. "Kafam çalışmıyor şu sıralar." "Ne zaman çalıştı ki?" Ertesi Gün / Antrenman Salonu Salonun kapısı açıldığında içeride gürültü vardı. Top sesi, ayakkabıların sürtünmesi, koçun bağırışları... Her şey yerli yerindeydi. Ama İlkay için hiçbir şey yerli yerinde değildi. Gözleri hemen onu aradı. Sinan Oradaydı. Parkenin diğer ucunda, bir köşede ısınma hareketleri yapıyordu. Saçı dağınıktı, yüzü ciddi. Bileğinde hafif bir bandaj vardı ama hareketlerinde bir sorun yoktu. Sanki dün yaşanan hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. İlkay gözlerini ondan alamadı. Sinan da onu gördü ama tek bir bakış atıp kafasını hemen çevirdi. O bakış İlkay'ın kalbini sıkıştırdı. Sinan'ın bu kadar çabuk adapte olmasını beklemiyordu. Koç'un düdüğüyle sahaya geçtiler. Oyun beşe beşti. Sinan ve İlkay aynı takımda değildi. Koç bunu belki de bilerek yapmıştı. İlkay, Koç'un işini antrenmandan sonra halledecekti. Şimdilik tek önceliği önündeki adamdı. İlkay topu alıp ileri sürerken, Sinan karşısındaydı. Göz göze geldiler. Ve hiçbir şey demeden, sadece bakıştılar. Bir an sessizlik oldu sanki saha boşaldı. Sonra İlkay yere vurdu topu, hızla Sinan'ı geçmeye çalıştı. Ama Sinan karşısına dikildi. Temas kaçınılmazdı. Omuz omuza geldiklerinde birbirlerinin nefesini duyacak kadar yakındılar. Sinan'ın gözleri buz gibiydi. "Ne var?" dedi alçak sesle. "Hiçbir şey," dedi İlkay, ama tonu meydan okuyordu. Sinan bir anda topu çalıp ileri fırladı. İlkay'ın gözleri parladı. Arkasından koştu. Oyun durmuştu artık. Bu bir düelloydu. Sinan potaya yöneldiğinde, İlkay hızla üzerine atladı, sertçe engel olmaya çalıştı. Kolları çarpıştı, bir an birbirlerine tutundular. Bedenler iç içe geçti. Top elden kaydı ama kimsenin umurunda değildi. İlkay'ın elleri Sinan'ın bileğine dokundu istemsizce. İksinden de sertçe yutkunma duyuldu. Kalpleri aynı anda hızlanmaya başladı. Sinan geri çekildi. Bir bakış daha attı. Bu kez uzun sürdü. Koç'un sesi uzaklardan geldi: "Ne yapıyorsunuz siz?! Oyun oynuyorsunuz, film çekmiyoruz!" Ama ikisi de kıpırdamadı. İlkay başını hafifçe eğdi. Dudaklarının kenarı alayla kıvrıldı. "Bu daha başlangıç." Sinan dişlerini sıktı. "Yaklaşma." "Sen uzaklaşma o zaman." İkisi de dönüp kendi köşesine giderken, takım arkadaşları ne olduğunu anlamamıştı ama bir şeyler olduğunun farkındaydılar. Bu sessiz savaş yeni başlıyordu. Ve kimse kazanmaya hazır değildi. Antrenmanın geri kalanı, bir fırtınanın habercisi gibiydi. Her hareketin altında gizli bir mesaj, her pasın içinde bir hesaplaşma vardı. Her fırsatta birbirlerine meydan okuyan gözlerle bakıyorlar, çarpışıyorlar, birbirlerini sınıyorlardı. Koç'un sabrı taşmak üzereydi ama bir şey onu susturuyordu-belki de bu sessiz düellonun sonunun nereye varacağını görmek istiyordu. Top çemberin kenarına çarpıp sekerek dışarı düştüğünde, İlkay Sinan'a çaktırmadan bir omuz daha attı. Sinan geri adım atmadı. Bakışları çarpıştı. O an herkes başka yöne bakıyordu, ama onlar bir saniyeliğine durdu. Sanki zaman yine dondu. Nefes nefese, terli, yorgun ama kararlıydılar. İlkay'ın dudakları kımıldadı ama sesi çıkmadı. "Konuşsana," der gibiydi gözleri. Sinan başını iki yana sallayıp topu kenara attı. Dudaklarının kenarı sertçe gerildi. "Ne istiyorsun oğlum?" dedi sonunda. Alçak, ama içine diken gibi batan bir tonla. "Ne istediğimi biliyorsun." dedi İlkay. Ama sesi buz gibiydi. Sinan bir an bocaladı sonra arkasını döndü, yere düşen topu alıp birkaç kez sektirdi. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yanındaki oyuncuya pasladı. Sırtı dönüktü ama omuzları gergindi. Elleri biraz fazlaca sıktı topu. İlkay başını yana eğdi. İçindeki öfkeyle birlikte yükselen başka bir şey vardı. Kalbine oturan, adını koyamadığı bir kırgınlık. Sinan'ın onunla konuşmaması, onun varlığını yok sayması... Bütün bunlar içinde volkan gibi kaynıyordu. Oyun tekrar başladı. Paslar, perdeler, şutlar... Ama Sinan ve İlkay sadece birbirlerine oynuyordu. Herkesle oynamış gibi yapıyor, ama asıl dikkatleri sadece birbirindeydi. Bir pozisyonda, İlkay topu sürdü, Sinan karşısına çıktı. Ayaklarıyla değil, gözleriyle savunuyordu. İlkay bunu fark etti. Bir hamle yaptı, ama tam yanından geçerken Sinan'ın omzuna sertçe çarptı. Bilerekti bu. Dengesi bozuldu ama durmadı. Sinan arkasından döndü, alçak sesle ama tıslayarak sordu. "Ne yapmaya çalışıyorsun sen?" İlkay döndü, gözleri karanlık, sesi soğuk: "Seninle aynı şeyi." Bir an göz göze geldiler. Sessizlik... Sonra Sinan elini İlkay'ın formasına atıp hafifçe yaklaştı, bir temas... Ne yumruk attı, ne itti-ama göğüs göğüse geldiler. Solukları birbirine karıştı. "Aynı şey değil.." dedi Sinan dişlerinin arasından. İlkay'ın yüzü yakındı, gözleri onun gözlerinde. "Görüyorum." Sinan bir an nefesini tuttu. "Yanlış görüyorsun." Geri çekildi, hızlıca yürüyerek kenara gitti, su şişesini alıp kafasına dikti. Elleri titriyordu ama yüzü buz gibiydi. İlkay ise yerinden kıpırdamadan kaldı. Boğazı kurumuştu ama gözleri Sinan'dan başkasını görmüyordu. Bu işin sonu nereye gidecekti, bilmiyordu. Ama bildiği bir şey vardı: Ne Sinan konuşacaktı, ne de o açık açık söyleyecekti. Ve belki de bu yüzden, en çok birbirlerine çekiliyorlardı. Kelimelerden kaçıp bakışlarda kavga eden iki adam. Aynı takımdalardı belki ama aynı dünyada değillerdi artık. Ve bu sessiz savaş, daha yeni başlıyordu. 🏀🏀🏀
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE