Spor salonunun metal kapısı gıcırdayarak açıldı. Üzerlerinde Yıldız Spor yazılı siyah eşortmanlar giyen oyuncular ağır adımlarla içeri girdi. Bazıları çiğnediği sakızı göstere göstere patlatıyor, bazılarıysa sahanın ortasında kurbanlık koyun gibi bekleyen İlkay ve takımına küçümseyici bakışlar atıyordu.
"İşte geldiler..." dedi Ayaz, sıkıntıyla, ellerini istemsizce yumruk yapmıştı.
Karşı takımın en önde yürüyen oyuncusu, ciddiyetle ilerledi. Göz ucuyla tüm takımı taradıktan sonra, en son Sinan'ın üstünde durdu bakışları. Hafifçe gülümsedi.
"Yandık," dedi Okan. "Hüseyin de gelmiş."
"Kim lan bu?" diye fısıldadı İlkay.
"Geçen yıl Koç'un masasını yumruklayan eleman," dedi Ayaz. "Sinan'ın kolunu da o sakatlamıştı. Ama çok efendiymiş, özür dilemişti sonra. Sinan'a hastane kapısında elma suyu getirmiş..."
İlkay kaşlarını kaldırdı. "Romantikmiş."
Ayaz güldü. "Daha romantik olan, Sinan'ın o elma suyunu Hüseyin'in üstüne fırlatmasıydı."
İlkay onun bu dediğine güldü.
Hüseyin gelip Sinan'ın önünde durdu. Elindeki elma suyunu Sinan'a uzattı. "Bu sefer geçmiş olsun dileklerimi önceden vermek istedim." Kısaca seni sahaya gömeceğim diyordu.
İlk İlkay sonra Sinan kaşlarını çattı. Elma suyunu elinden alırken yapmacık şekilde gülmeyi ihmal etmedi. "maç sonuna kadar saklayacağımdan emin ola bilirsin." Senin için.
"Bu piçi hiç sevmedim." Diye Ayaz'a fısıldadı.
Ayaz güldü. "Sen kimseyi sevmiyorsun zaten." Ardından Sinan'ı gösterdi. "Özellikle Sinan'a yaklaşanları."
İlkay omuzunu ona geçirirken daha da gülüp dikkatleri kendi üzerlerine çektiler.
"Bakıyorum hala güle biliyorsun? Sizinle işimiz bittiğinde, gülücüklerinizi formanızla birlikte sahada bırakacaksınız."
Arkasındaki takım onun bu dediğine gülerken, İlkay kaşlarını kaldırdı. Dirseğini Ayaz'ın omuzna yaslarken yüksek sesle güldü.
"Allah aşkına, bu sözlerle kimi korkutmayı düşünüyorsun?" Ayaz'a döndü ardından. "Yıl olmuş bilmem kaç, hala aynı tehditler. Geliştirin biraz kendinizi." Sesi hafif kısıktı ama duyulacak kadar netti.
Arkadan gülüşme sesleri gelince kendisi de sırıttı. Sinan'a göz ucuyla baktığında göz göze geldiler. Bir şey söylemedi ama omuzları hafif dikelmişti.
"Sonay? Sen yaşıyor muydun ya? Ben bir süre gelmezsin sanıyordum."
İlkay kaşlarını çattı. "Anlamadım?"
"Kaza yaptığını duydum, bacağın kırılmıştı hani?" Gözlerin indirip İlkay'ın bacağına baktı. "Maşallah gayet iyisin, nazar değmese bari." Sözlerinin altında ince bir tehdit vardı.
Bu piç, nereden biliyor?
Kendini gülümsemeye zorladı. "Yanlış duymuşsun birader" Ayaz'ın gergin bakışları yumuşadı ve o da gülümsedi.
Hüseyin ikisine de kısa bakış atıp sırıttı. Ardından tekrar Sinan'a döndü. Eliyle omuzuna sertçe vurarak dikkatini kendine çekti. Sinan kaşlarını çatıp itti onu. Tam kendisi geri çekilmek üzereydi ki arkasında bir kol boynuna dolanıp onu arkaya çekti. Sinan şaşkınca yan tarafina baktı. Bir yanında Ayaz diğer yanında ise kolunu omuzunun üstünden geçirip boynuna dolayan İlkay.
Yutkunup arkadan hissettiği sıcak vücudu görmezden gelmeye çalıştı. Şimdi geri çekilmesi daha garip olurdu.
"Siktirtme belanı." Diye tıslayarak konuştu İlkay. "Eline koluna sahip çık yoksa getirdiğin meyve suyunu sana montelerim." Tehditkar sesi karşısında Yıldız Spor donup kaldı. Ardından ifadeleri sertleşti..
Sinan arkadan, Okan'dan gelen 'oha' sözcüğünü duysa da sırıtmasını durdurdu. Aslında Sinan'la beraber takım üyeleri de pek şaşırmıştı. Burada Sonay'dan kimse öyle bir çıkış beklemiyordu. Ayazdan başka tabi.
"Tamam, öyle diyorsan öyle olsun yıldız oyuncu." Hüseyin güldü. "Bakalım sahada bu şekilde konuşa bilecek misin?"
O sırada Koç düdüğü çaldı, herkes toparlandı. İki takım karşılıklı dizildi.
Maç başlayacaktı. Koç kenara çekildiğinde İlkay derin bir nefes aldı. Yüreği küt küt atıyordu. Hem kendini hem Sinan'ı hem de takımı koruması gerekiyordu. Bu artık sadece bir maç değildi.
Bu, Sonay'ın geçmişiyle, Ayaz'ın anılarıyla, Sinan'ın yaralarıyla yüzleşme anıydı.
Ve İlkay, her ne kadar istemese de... bu savaşta ön saftaydı.
Maçın İlk Çeyreği
İlk düdük çaldığında sahadaki hava bir anda değişti. Yıldız Spor sanki bir gösteri maçına değil, savaş meydanına çıkmış gibiydi. Oyuncuların adımlarından nefret akıyordu.
İlk hücumda Okan'a çarpan biri "pardon" demeye bile tenezzül etmeden yoluna devam etti. Okan yerde kıvranırken, hakem "devam!" işareti yaptı.
"Devam mı? Lan adam bana tekme attı resmen!" diye bağırdı ama Koç'un sadece kaş kaldırmasıyla sustu.
İlkay bu durum karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Hakem, Koç ve Yıldız Spor, neden bir anda hepsi onların karşısındaydı? Okan son anda dönmemiş olsaydı şu anda büyük ihtimalle kolu kırılırdı.
İlkay dişlerini sıktı. Sinirleri buram buram kaynıyordu. Gözleri hâlâ yerde koluna sarılan Okan'a kilitlenmişti. Koç'un suskunluğu, hakemin görmezden gelişi, karşı takımın alaycı gülüşleri... hepsi içini yakıyordu.
"Bu nasıl maç?" diye fısıldadı kendi kendine, daha doğrusu Ayaz'a. Sesinde şaşkınlıktan çok öfke vardı.
Ayaz başını iki yana salladı. "Bu maç değil. Gözdağı."
İlkay başını kaldırıp rakip takımın yedek kulübesine baktı. Hüseyin hâlâ sırıtarak Sinan'a bir şeyler söylüyordu. Sinan'ın ise yüzü taş kesilmişti. Yumrukları sımsıkı, çenesi kilitliydi. Gözleri düşman gibi karşı takımdaydı ama içinde kopan fırtınayı yalnızca İlkay görebiliyordu.
Ve bu, onu daha da sinirlendiriyordu.
Top yeniden oyun alanına girdiğinde İlkay, sahanın ortasında durdu. Hüseyin topu sürdü, yanından geçen bir oyuncu dirseğiyle İlkay'ın omzuna vurdu.
İlkay sendeledi ama yere düşmedi. Gözleri bir anlığına karardıysa da tekrar doğruldu. Derin bir nefes alıp topun peşine düştü.
Bu kez Ayaz yanındaydı. Sessizdi ama her hareketiyle İlkay'a destek veriyordu. Birbirlerine sırtlarını yaslamış gibiydiler. Hüseyin potaya yaklaştığında Ayaz onu kesecekmiş gibi araya girdi ama son anda geri çekildi.
Hüseyin şut pozisyonu aldığında, İlkay çoktan havadaydı.
Bloğu öyle sert yaptı ki top neredeyse tribüne uçtu. Salon bir anlığına sessizliğe gömüldü. Sonra alaycı alkışlar yükseldi.
"Bravo Sonay!" diye bağırdı Hüseyin. "Demek hâlâ oynayabiliyorsun ha?"
İlkay gülümsedi, nefesi düzensizdi ama gözlerinde kararlı bir parıltı vardı.
Onu umursamadan yürüdü.
Sinan, kenarda onu izliyordu. Hiçbir şey demiyordu. Ama gözleri karışık duygularla doluydu. Takım arkadaşları bile İlkay'ın bu çıkışından etkilenmişti. Aralarında Sonay'a karşı olan önyargılar sanki biraz sarsılmıştı.
Ama asıl savaş yeni başlıyordu.
Çünkü Hüseyin ve adamları bu sefer sadece fiziksel oynamıyorlardı.
Sözcüklerle, bakışlarla, geçmişle vuruyorlardı.
Ve İlkay, her kelimeyi, her bakışı bir yumruk gibi hissediyordu.
Ama bu sefer kaçmayacaktı.
Bu sefer, Sonay'ın yerinde dursa da kendi adına oynayacaktı.
Ve Sinan'ın... belki ilk kez arkasında duracaktı.
Maçın temposu yüksekti. İlkay sahada neredeyse durmaksızın koşuyordu. Göz ucuyla sürekli Sinan'ı takip ediyor, bileğine gelen en ufak darbeye karşı tetikteydi. Sinan'la bir kelime bile etmemişti o sabah. Ne soyunma odasında ne ısınma sırasında. Ama göz göze geldiklerinde aralarında çakan kıvılcımlar bir öfke patlamasından farksızdı.
Sahada ise işler farklıydı.
Rakip forvet Sinan'ın üzerine agresif oynamaya başlayınca, İlkay refleksle araya girdi. Sinan'ın dengesini kaybettiği bir anda, adamı hafifçe iterek onun çarpmasını engelledi. Sinan doğrulup hiçbir şey demeden uzaklaştı.
Ne bir teşekkür, ne bir bakış.
İlkay gözlerini kısmıştı. Onun sessizliği kelimelerden daha sertti bazen. Ama aldırmıyordu. Sinan'ın sakatlanmasını izleyemezdi. Ne olursa olsun.
Sonraki hücumda bir başka oyuncu Sinan'a omuz atıp geçti. İlkay duraksamadan hamle yaptı, hızlıca yön değiştirdi, rakibin önüne geçip pozisyonu bozdu. Savunmaya dönerken dişlerini sıktı. Sinan'ın hemen arkasındaydı. Sesi çıkmadı yine.
İlkay gözünü karşı takımın oyun kurucusuna dikmişti, ama esas hedefi o değildi. Göz ucuyla Okan'ı izliyordu; daha önce olanları unutmamıştı.
Top ellerine ulaştığında her şey birkaç saniyede oldu.
Amerikan futbolcuları gibi omuzlarını öne verdi. Birkaç güçlü adım, sonra hızlandı. Topu bir kaç kez sektirdi, sahte bir hareketle Sinan'ı geçip hedefini buldu: Daha önce Okana çarpan kısa oyuncu.
Tüm gücüyle çarptığında rakip savunmacının ayakları yerden kesildi. Çocuk, omzunun üstüne yere kapaklandı. Antrenman sahası bir anda sessizliğe büründü. Çarpmanın sesi hâlâ kulaklardaydı. Oyuncu yerden kalkamadı.
Koç bağırarak sahaya koştu. Birkaç kişi hemen çocuğun başına toplandı. Okan bile gözleri kocaman olmuş halde bakakaldı.
İlkay ağır ağır doğruldu. Yüz ifadesinde pişmanlık yoktu. Dudaklarında hafif, neredeyse fark edilmeyen bir alay vardı.
Ayaz yanına yaklaştı, yüzünde endişe vardı ama bir şey demedi. Sadece İlkay'ın koluna dokundu.
"İntikam mıydı bu?" dedi fısıltıyla.
İlkay omzunu silkti. "Kazaydı."
Ama sesi öyle soğuktu ki kimse kazaya inanmazdı.
İkinci çeyrek.
Rakip takım öndeydi. Bir kişi çıkmış olsa da, hala yedekte fazlası vardı. İlkay hepsine birden yetişemiyordu. Bir gözü Sinan'ın üstündeydi, bir diğeri kardeşinin 'sevgilisi' Ayaz'ın.
Okan kolunu incitmişti, kenara alınmıştı. Onun yerini Emre dolduruyordu - ya da en azından doldurmaya çalışıyordu. Cılız bedeni her müdahalede sendeliyor yere düşüyordu. Arada bir İlkay engellemeye çalışsa da faydası yoktu.
Nihayet Mert'e göz kırptı, "Mola," dedi dudaklarıyla. Mert başını salladı.
Düdük çaldı ve istedikleri molayı onlara verdiler.
Neyseki ...
"Neler oluyor?" diye sordu Mert sonunda, sesi öfkeyle değil ama aceleyle doluydu. "Böyle giderse dağılıyoruz."
"Plan yapmamız lazım," dedi İlkay, gözlerini toparlanmaya çalışan takımdan ayırmadan. "Herifler önde."
Emre omuz silkti. "Bu şekilde ne yapabiliriz ki? Bence bırakmalıyız artık. Okan zaten sakatlandı, hepimiz parçalanmak üzereyiz."
Mert başını salladı. "Yaralanmak yerine kaybetmeyi tercih ederim."
Sinan bir şey demedi sadece başını eğmiş parke zemine odaklanmıştı.
İlkay öfkesini tutamadı. "Hemen pes mi ediyorsunuz yani?!"
Ayaz gözlerini ona çevirdi. Şimdi İlkay'ı Sonay'a daha çok benzetmişti.
"Yaralanmak istemiyoruz, Sonay," dedi Kaan boğuk bir sesle. "Herkes senin kadar güçlü değil." Havadaki gerginlik elle tutulur niteliğindeydi.
Sonay da böyleydi değil mi? Savaşmadan pes ettiğiniz için hayal kırıklığına uğramıştı.
Çünkü aynı acıyı içinde hissedebiliyordu.
"Tamam o zaman, tüm darbeleri alacağım, zaten top kimdeyse ona saldırıyorlar. Ben topları size getireceğim. Siz de potaya geçireceksiniz."
Sinan hızla başını kaldırdı. "Delirdin mi sen?! Sakatlamak mi istiyorsun?"
İlkay omuz silkti. Tüm bedeni karmakarışıktı. İçi buruk, gözleri öfkeden yanıyor, elleri heycandan titriyordu. Boğazındaki yumruyu bir türlü yutkunamıyordu. İliklerine kadar hayal kırıklığı doluydu.
Bir çift yeşillerle göz göze geldiğinde bu gün hiç konuşmadıklarını fark etti.
"Sana ne Sinan, kendi işine bak. Topları sana getireceğim, ve basket atacaksın, anladın mı?
Sinan ayağa kalktı. Vücudu gerginlikten sertleşmişti. "Anlamadım!!"diye çıkıştı. "Kendini feda etmene izin vermiyorum!"
İlkay ona doğru bir adım attı. Diğerleri sadece izliyordu. Ayaz karismak istedi ama Mert tarafından durduruldu.
"Senden," diyerek başladı cümleye. Sesi kısıktı. Doğrudan aralarında santimler olan Sinan'ın yüzüne doğru devam etti. "İzin almadım !!"
Sinan'ın gözleri büyüdü. Sanki ilk kez İlkay'ın yüzüne bu kadar yakından bakıyordu. Sesinde sadece öfke değil, meydan okuma da vardı. Ama derinlerde kırık ruhunu da yansıtıyordu. İlkay'ı tanımayan birisi siyah gözlerinin şimdiki halinin boş olduğunu söyleye bilirdi ama Sinan'ın o gözlerde gördüğü şey, ruhuydu.
İlkay arkasını dönerken Sinan bileğini tuttu. Hafif nasırlı el, eline yabancıydı. Yutkunmadan edemedi. İlkay tenine değen sıcak tenle bedenini sabit tutarak yalnızca başını çevirdi. Göz göz geldiği yeşillikte saklı yalvarma gizliydi. "Yapma!" Dedi sadece.
Sırıtması yüzüne yayıldı.. "Kimseyi koruyamıyorsam bende kendimi feda ederim." Diyerek elini silkeledi.
Ardından düdük çaldı ve mola bitti. Herkes yerini aldı ama iki çift göz ayrılmadı bir birinden.
Ve ikisi de, birbirine tek kelime etmeden ama her bakışta sayfalarca cümle kurarak, sahaya döndü.
🏀🏀🏀