Antrenmandan sonra herkes yavaş yavaş dağıldı. Üzerlerini değiştirip duşlarını aldılar, sonra da sessizce çıkıp gittiler. Geriye sadece Sinan ve İlkay kalmıştı.
İlkay kabinden çıktığında soyunma odasının bomboş olduğunu fark etti. Ama salon tarafında hâlâ top sektirme sesleri duyuluyordu.
"Şu piç hâlâ oynuyor mu?" diye söylendi içinden. Bileğini bu kadar zorlaması iyi değildi. Kalıcı bir hasar kalma ihtimali yüksekti.
Üzerini değiştirip saçlarını ıslak bırakarak salona geçti.
Sinan, üçlük çizgisinden potaya atışlar yapıyordu. Bileğinin üzerine çok basmamaya çalışıyor, ayağını hafifçe havada tutuyordu.
İlkay kapıya yaslanıp onu izledi.
Sinan'ın kıvırcık saçları terden sırılsıklamdı; birkaç tutamı alnına yapışmıştı. Yüzü kızarmış, göz bebekelri büyümüştü. Güneş batarken küçük pencere aralığından süzülen ışık, saç tellerini altın rengine boyuyordu. Gözlerinin parlak yeşili daha açık renge bürünmüştü.
Üzerindeki forma tamamen ıslanmıştı, kumaş sırtına ve göğsüne yapışıyordu.
Bileğindeki bandaj gevşemişti. Altındaki morluk can yakacak kadar kötü görünüyordu.
İlkay, sessizce arkasını dönüp revire gitti ve yeni buz torbasiyla geri döndü.
"Kendini sakat bırakmaya mı çalışıyorsun?"
Salonda yankılanan sesle, Sinan'ın elindeki top sekteye uğradı. Ona belli etmemeye çalışarak, havada olan ayağını indirdi.
"Sana ne?" Tonunda hafif hırçınlık vardı.
"Sonra gelip, 'sen yaptın' diye ağlama da"
Sinan gözlerini devirdi. "Ağlamam merak etme."
Sepetten top alıp atış yapmak için kaldırdı. Bu sırada, İlkay kolunu tuttu. Sinan bir anlığına dondu. Sinan'ın sıcak tenine nazaran, onun elleri soğuktu.
"Ne var? Ne istiyorsun?"
Elindeki topu alıp sepete attı ardından Sinan'ın koluna girdi. "Gel hadi bileğine buz tutalım."
"İstemiyorum, yardımına ihtiyacım yok."
Kolunu itip, gitmeye çalıştı ama onca antrenamandan sonra, adım atmaya çalışınca bileğinde küçük bir sancı hissetti. Olduğu yerde tıslayarak durdu.
"Bak gördün mü? Acıyor işte. İnadı bırak da yardım edeyim."
Adım atmadan bedenini çevirip elindeki buz torbasını kavradı. "Kendim yaparım, ver!"
İlkay gözlerini devirdi. "Geçen sefer yaptığın gibi mi?" Dedi odadaki hallerine atıfta bulunarak.
Sinan gözlerini devirdi. "Sonay, cidden bu hallerinden sıkıldım. Ne istiyorsun açık açık söyle!"
Sinan'ın kolundan tutup yere oturttu.
"Yardım etmek istiyorum. Söz veriyorum sonra gideceğim." Sesi yumuşaktı. Bu yüzden Sinan karşılık vermedi.
İlkay bağdaş kurup, Sinan'ın karşısında oturdu. Ardından ayağını kucağına çekti. Bileğindeki gevşeyen sargıyı açıp, buzu yavaşça bileğine tuttu.
Sinan ise bu süreç boyunca sadece onun haraketlerini izlemişti. "Ne oldu sana?" Uzun süren sessizlikten sonra sordu.
İlkay duraksayayıp başını kaldırdı. "Ne anlamda soruyorsun?"
"Bir gün izin aldın, tüm kişiliğin değişti. Önceleri hakaret etmeden duramazdın şimdi ağzını bıçak açmıyor. Benden defalarca nefret ettiğini söyledin ama bana yardım ediyorsun. Ayazla yakın arkadaşsın, hiç yanına gittiğini görmüyorum. Normalde yanından ayrılmazdın."
Gerçekten İlkay bu kadar açık mı veriyordu? Ayaz haklıymış. Haraketlerine dikkat etse iyi olurdu. Takım Sonay'ı sevmese bile onu tanıyordu. Ne yapıp, yapmayacağını iyi biliyorlardı.
"Siz beni tanımıyorsunuz. Gelip bir kez bana neden size hakaret ettiğimi ve ya senden nefret ettiğimi sordun mu?"
İşte sorun buydu. Takımda Ayaz’dan başka kimse bunu umursamamıştı. Tek bir soru bile sormamışlardı Sonay’a. Halbuki Sonay, küçük şeyler yüzünden huzursuzluk çıkaran biri değildi. Aksine, kavga etmesi için büyük bir sebep gerekirdi. Birini sevmezse umursamazdı. Hakaret ediyorsa, bu onun gerçekten hayal kırıklığına uğradığı anlamına gelirdi.
Sonay’ı İlkay’dan daha iyi tanıyan biri yoktu. Ayaz, takımın geri kalanı, Sinan… Hepsi sadece Sonay’ın onlara gösterdiği yüzünü görmüştü. Ama derinlerde... bambaşka biri vardı.
Sinan onun sözleri karşısında kaşlarını çattı. Sonra gülmeden edemedi. Gamzesini gözüne soka soka, yüksek sesle kahkaha attı.
"Klasik Sonay savunması... Ben de ciddi ciddi dinliyorum ya."
Sonay hep suçsuz, en kötü biziz zaten..
İlkay başını kaldırdı, gözlerine dikti bakışlarını.
"Savunma falan yapmıyorum. Sadece... bir kere olsun neden böyle davrandığımı anlamaya çalışsaydınız, bu noktaya gelmezdik."
"Hadi ya?" dedi dudaklarında küçümseyici bir gülümsemeyle. "Sen sabah akşam gel, herkese laf çak. Sonra da dön, 'beni anlamıyorsunuz' diye yakın. Oh, ne güzel hayat amına koyim."
İlkay burnundan kısa bir nefes verip başını iki yana salladı.
"Hiçbir şey bilmediğin hâlde hâlâ konuşuyorsun ya... pes."
"Ne demek o şimdi?"Sinan’ın keyfi kaçmaya başlamıştı.
"Yani... senin hayat felsefen bu. Birini anlamadan yargılamak. Derine inemediğin için anlaman mümkün değil."
"Ben sadece gördüğümü söylüyorum."
İlkay gözlerini kısarak cevapladı:
"Demek ki yanlış görüyorsun."
Sinan'ın yüzü birden bire ciddileşti. Başını eğip, İlkaya yaklaştı. "Yanlış olan.. bu durum." Dedi kısık sesle.
Bileğini sertçe çekti. Canı acısa bile belli etmedi. Ayağa kalkmak için haraketlenince, İlkay bileğinden yakaladı. Bu sefer fazla sıktığından dolayı çekmeye cesaret edemedi.
İlkay'ın gözleri derin boş bir çukuru andırıyordu. İçinde sadece öfke ve inat vardı.
"Otur!"
Sinan'ın gözleri öfkeyle parladı. "Bana emir veremezsin!"
İlkay artık sabrının sonuna gelmişti. Bileğini öyle sıktı ki, Sinan’ın ağzından çıkan acı dolu inleme salonda yankılandı.
"Bırak!!" Diye bağırdı. "Bırak ulan!!"
Elinden kurtulamadı, acıdan dişlerini sıkarak İlkay'a baktı. Dolan gözleri denizi andırıyordu — içine çeken koca bir boşluk. Yeşilleriyse denizin en dibindeki yosun tarlasıydı.
İlkay durdu, ne yaptığını fark edince elini gevşetti ama bırakmadı. Kimse konuşmadı.
Sinan derin nefesler alıp acısını hafifletmeye çalışıyordu, İlkay ise Sinan'ın gözlerine dalmıştı. Dikkatle bakıyordu.
Ve sanki, fazla mı yaklaşmışlardı? Çünkü, Sinan'ın aldığı derin nefesleri dudaklarının üzerinde hissede biliyordu.
Hem Sinan hem de İlkay, aralarındaki o garip yakınlığı fark ettiklerinde, donup kaldılar. Ne geri çekildiler, ne de konuşmaya calıştilar.
Sanki zaman durmuş, iki çift göz kalmıştı geriye.
Kendine ilk gelen Sinan oldu. Yüzü gergin bir hal aldı, yutkundu ve başını çevirdi. Bu kadar savunmasız kalması gururuna dokunmuştu.
Dudaklarını aralayıp, sesinin kırık çıkmamasını umdu.
"Git" sesi fısıltıdan farksızdı.
İlkay bir an daha durdu, sonra Sinan’ın bileğini bıraktı. Sessizce ayağa kalktı, tek kelime etmeden salondan çıktı.
Kapıyı arkasından yavaşça kapatırken, koridorda öylece bekledi.
Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Sağ taraftan mi, yoksa soldan mi gitmeliydi?
Kafası fazlasiyla karışıktı.
Başını sallayıp kendine gelmeye çalıştı. Hızlı adımlarla yürüyüp merdivenlerden indi. Kalp atışı hızlanmıştı, sanki arkasından atlı kovalıyormuş gibi haraketleri aceleciydi.
Çıkışa geldiğinde durdu.
Temiz havayı derince içine çekip etrafta göz gezdirdi. Akşam saatlerinde bu yüzden kimsecikler yoktu. Bu iyidi, dağılmış halini mümkünse birinin görmesini istemezdi.
Cebinden kulaklığını çıkarıp teleofnuna taktı, sevdiği şarkılardan birisini açarken kulaklıkların kulağına takmakla meşguldü..
Sesi sonuna kadar yükseltti.
Hiçbir şey düşünmek istemiyordu.
***
İlkay, iş yerine gelmişti. Patronu Ahmet onun dalgınlığıni fark edip, rahatsız etmedi.
Tüm gün kafasını dağıtmak icin, kulaklarında son ses müzik eşliğinde temizlik yaptı, arkadaşlarıyla ringde biraz boks oynadı. En son kapanma saatinde etrafı toparlayıp çıktı.
Hava kararmış çoktan gece yarısını geçmişti. Gökyüzü yıldızlarla doluyudu. Geçtiği yollarda tek tük insan vardı.
Bu gün hastahaneye gitmek istemediği için, Sonayla ikisinin kaldığı evine gitti.
Belki de Sonayla yuzleşmekten korkuyordu. Kim bilir?
Evine geldiğinde, etraf sessizdi. Üç dört gündür gelip giden olmadığı için de fazlasıyla havasız. Pencereleri açıp odasına gitti. Üzerini değiştirmeden öylece yatağa attı kendini.
Çok yorulduğu bir gün daha geçirmişti böylelikle. Aklı yerinde değildi, bedeni desen çoktan uykuya teslim olmak üzereydi ama gözleri son derece açıktı.
Hemen önünde beliren dolu dolu yeşil gözlerle tek başındaydı.
Galiba, eve gelmekle hata yapmıştı.
***
Demir kapının kapanma sesi salonda yankılandı. Sinan hala olduğu yerde bacaklarını kendine çekmiş, kollarını dizlerine yaslamış oturuyordu. Yüzü kollarının arasındaydı. Saklanıyordu sanki.
Biraz önceki garip durum aklını karıştırmıştı. Kafasının içinde sadece ona bakan siyah gözler vardı —Bileğini tutuşu, inatçı tavrı hepsi aklındaydı.
"Sadece rol yapıyorsun." Diye fısıldadı. Kendi sesini duyduğundan bile emin değildi.
Bundan iki yıl önce ettikleri tek taraflı kavga hala aklındaydı. Nasıl bu kadar iki yüzlü davranabilirdi?
Geçmişte yaşanan bir olayı anımsadı istemsizce.
***
Soyunma odasında derin bir sessizlik vardı. Hepsi başlarını önüne eğmiş, yere bakıyordu. Sinan ise ilk çeyrekte burkulan bileğini yavaş yavaş ovuyordu.
Az önce, belki de hayatlarının fırsatını yakalayacakları maçtan çıkmışlardı.
Kaybederek…
Kapı şiddetle açıldı. Çıkan tok ses hepsinin irkilmesine neden oldu.
"Sahadaki rezilliğiniz neydi? Kendinize oyuncu demeye utanmıyor musunuz?"
Sonay'in tepki vereceğini biliyorlardı ama yine de hazırlıksız yakalandılar. Bedenleri gerildi.
Ayaz başını öne eğdi, Kaan t-shirt'ünü kafasına geçirmişti. Hiçbiri Sonay’la tartışacak halde değildi.
Sonay hepsini süzdü ardından gözleri Sinan'a ilişti. Alayla güldü ona bakıp.
"Seni görünce midem bulanıyor."dedi tiksintiyle. "Ne zaman sahaya gelsen, acaba bu günkü bahanesi ne diye düşünüyorum."
Sinan, başını kaldırmadı. Gözlerini yere dikti. Parmakları hâlâ bileğini ovalıyordu. Bileğindeki ağırdan çok , Sonay’ın sözleri canını yakıyordu.
"Burktum—" Sesi kısıktı.
"Kapa çeneni! Bahanelerini kendine sakla. Ne bok yemeye sahaya çıktın peki? Ben senin yüzünden sakat bir adama pas atmak zorunda kaldım.!! Üç hücum boşa gitti. ÜÇ!!"
Parmaklarını açıp gösterdi. Sinan bir şey diyemedi. Haklıydı ama , Sinan gerçekten elinden geleni yapmıştı.
“Sizin gibi boktan oyuncularla sahaya çıktığıma gerçekten inanamıyorum.” Elini saçlarının arasından geçirdi.
"Senin gibi kimse torpilli değil tabi, sahaya çıkmak yerine maskot olsaydın daha çok işimize yarardın."
"Hepinizi takımdan attiracagim, siktir olup köyünüze geri döneceksiniz."
"Ben sahada kendimi mahvediyorum, siz götünüzü kaldırıp savaşmıyorsunuz bile."
"Belki de sorun bendedir, sizin gibi işe yaramaz sikiklerle takım olmak benim şansımdir. Şansımı Sikeyim!!"
Sinan duyduğu kelimelerle yutkundu. Odada sadece Sonayin bagiran sesleri vardı. Gözlerinin dolmasına engel olmazken başını eğdi. Kimseye özellikle Sonay'a bu halini gostermek istemiyordu.
Sonay gitmeden önce son kez döndü. "Keşke ayağın kırılsaydı, belki takımı rahat bırakırdın."
***
Antrenman saatleriydi. Koç takım çalışmasını geliştirmek için ikili hücumlar ayarlamişti. Tesadüfen ayaz ve Sinan bir gruba, Sonay ve Okan başka gruba düşmüştü. İçinde biriken siniri hala atamamıştı.
Tam Sonay topu potaya sokmak için yükselmişken, Sinan da savunma yapmak için aynı anda sıçradı. Havadaki çarpışma ikisini de yere serdi.
Takım arkadaşları onlara doğru koştu—Kaan ve Mert, Sonay'ın yanında, Ayaz ise Sinan'ın yanında diz çökmüştü.
Bu detayı fark eden Sonay, acıyla gülümserken gözleri öfkeyle parladı. Sevdiği çocuk, nefret ettiği herifle fazlasıyla yakındı.
Sinan yerdeydi, dişlerini sıkarak kolunu tutuyordu. Galiba incinmişti.
“İyi misin?” diye sordu Ayaz, endişeyle. Elini Sinan’ın kolundaki kızarıklığa götürdü. Diğer eliyle onun gözlerine dökülen ıslak, kıvırcık saçları nazikçe geriye taradı.
“Kolum acıyor,” dedi Sinan, sesi güçsüzdü. Ayaz saçlarından elini çekip sırtına koydu, onu yavaşça doğrulttu.
"Gel hadi, revire gidelim."
"Bu ne ya!?" Sonay'ın sesiyle ikisi de başını çevirdi. "Romantik yaz dizisi mi çekiyoruz?"
Ayaz sinirle iç çekti. "Kolu incindi, yardım ediyorum sadece."
"Senin yardımın anca o eziğe olur zaten. Antrenman sırasında bile sakatlanmayı başaran siktir boktan herifin teki."
Ayaz kaşlarını çattı. "İleri gidiyorsun yeter artık.
"Ne?? Yalan mı?!" Diye bağırdı Sonay, yanlarına gelen koçu umursamadan.
Sinan gözlerini kaçırdı, bu gibi durumlarda cidden işe yaramaz hissediyordu.
"Gerçekten senin sorunun ne?" Ayaz'ın öfkesi sesine yansımıştı, aralarda az biraz merak da vardı. Ayaza değer verdiğini söylememiş miydi daha önce? Problem neydi şimdi? Neden saldırıyordu?
Sonay göz ucuyla Sinan'ın belinde olan eline baktı. Sinirle homurdandi.
"Her gün sakatlanan takım arkadaşı istemiyorum." Gözlerini Ayaz'ın mavilerine dikti. "Oldu mu?"
"Maç sırasında sürekli arkanızı toplamaktan sıkıldım." İşaret parmağıyla Sinan'ı gösterdi. "En çok da bundan!"
“Senin gibi zayıf biriyle uğraşmak hayatımın cezası oldu.” Koç araya girmeye çalışırken Sinan kısık sesle konuşmaya başladı.
“Ve senin gibi zehirli biriyle aynı sahayı paylaşmak... benim cehennemim oldu.”
İki göz birleşti. Sinan Sonay'a, Sonay da Sinana baka kaldı.
Bu ezik, gerçekten ona cevap vermişti, öyle mi?
"Hadi koş," dedi alayla. "Koş da anneciğinin eteğinin altına saklan. Orda daha rahat ağlarsın. Sahada göz yaşına yer yok Sinancık"
Sinan herşeyi kabul ede bilirdi. Lakin ölmüş annesi hakkında söyledikleri damlayı taşıran son damla olmuştu. Hızla ayağa kalkıp yüzüne yumruğu geçirdiğinde, kimsnein onu durdurma fırsatı bile olmamıştı.
Sonay yere düşmesi , sadece sendeleyip geri çekildi. Eli kanayan dudağına dokundu.
Kendisi bile bu haraketi karşısında şok olmuştu. Diğerleri ne haldeydi kim bilir.
Sonayin gözleri karardı. Hızla üzerine atilacakken ayaz karşısına dikildi. "Yeter Sonay, dur artık." Göğsünden sertçe itti.
"Burada takımı geride bırakan biri varsa, o da sadece sensin. Takımın düzenini bozmaktan başka işe yaramiyorsun. Kendini ne zannediyorsun bilmiyorum ama sıktı artık bu durum."
Sonay kaslarıni kaldırdı. " Öyle mi?"
"Öyle."
"İyi" dudagindaki kanı yere tükürdü. "Bensiz devam edin o zaman."
Gözlerindeki kırgın ifadeyle çekip gitti. Geride kalan takım ise sadece arkasından baktı.
***
Bunlar anılarından sadece ikisiydi. Sinan Sonay'ın değişmeyeceğini çoktan kabullenmisti. Ama.... bu neydi şimdi?
Neden Sinan'a birden bire iyi davranmaya başlamıştı? Sadece bir günde insan bu kadar değişir miydi?
Derin nefesler alıp düşünceleri kafasından attı. Kimse çıkarı olmadan değişmezdi. Yavaşça ayağa kalkıp bileğinin üzerine basmamaya çalışarak çıkışa yöneldi..
Kısa duş alıp, üzerini değiştirdikten sonra daha iyidi artık. Kendine gelmişti..
Asansörle dördüncü kata ordan da odasına geldi. Revir hemşiresinin ona verdiği kremleri tek tek sürüp, bir tane ağrı kesici içti. Bileğini tekrar sarıp yatağa geçerek gözlerini kapattı.
Ama Sonay’ın bakışları gitmiyordu aklından. O karanlık, içini delen gözler...
Gerçekten değişmiş olabilir miydi?
Sinan düşünmemeye çalıştı. Ama aklını susturmak, kalbini susturmak kadar kolay değildi.
🏀🏀🏀