VARKEN YOK SAYILANUpdated at Oct 6, 2026, 12:59
Mardin’in kehribar rengi akşamüstü, Sorani Konağı’nın taş duvarlarına vururken, Şilan mutfaktaki pencerenin pervazına konan bir serçeye daldı. 24 yaşındaydı. Bir ebe olarak hayatın başlangıcına şahitlik etmek için dirsek çürütmüş, diplomasını almıştı; ancak şimdi o elleriyle sadece un eliyor, yer sofralarını kuruyordu. Ailesi için o, “ebe Şilan” değil, konağın her işine koşan ama hiçbir övgüye layık görülmeyen o sessiz gölgeydi.“Şilan! Yine mi daldın?” Annesinin sesi mutfakta yankılandı. “Şeyma’nın misafirleri gelmek üzere, kahveleri taze çek. Bak, ikizin bugün çarşıda ne kadar ilgi görmüş, hanımlığıyla yine dillere destan olmuş. Sen de anca böyle yerinde say.”Şilan, beyaz tülbentinin altından yere baktı. Şeyma ile aynı gün, aynı saatte doğmuşlardı. Yüzleri birbirine benziyordu belki ama kaderleri siyah ile beyaz kadar ayrıydı. Şeyma, ailenin parlayan yıldızı, giydiğiyle, oturuşuyla, kalkışıyla her daim üstün görülen ikiziydi. Şilan ise her şeyi mükemmel yapsa bile, babasının gözünde hep bir adım geride, annesinin dilinde hep bir kusur sahibiydi.Bir Hafızın Sessiz FeryadıŞilan, ebelik mesleğini yapmasına izin verilmeyince ruhunu hafızlığa adamıştı. Kur’an’ın ayetleri onun sığınağı, kalbinin tek tesellisiydi. Temizdi, saf bir kalbi vardı, kimse hakkında kötü düşünmezdi. Ancak bu evde “iyi kalpli” olmak, her yükü sessizce omuzlamak demekti.En zoru da, kimsenin bilmediği ama annesinin bakışlarıyla her gün yüzüne vurduğu o gerçekti: Kısırlık. Şilan, bir ebe olarak başka kadınların çocuklarını kucağına almayı hayal ederken, kendisinin hiçbir zaman bir evladı olmayacağını öğrenmişti. Bu bilgi, ailesi için Şilan’ı “eksik” kılıyordu. Şeyma yarın bir gün “soyu devam ettirecek” bir gelin adayıyken, Şilan sadece bir “ev kızı” olarak kalmaya mahkûm edilmişti.İkizinin Gölgesinde Bir AkşamAkşam yemeğinde iki abisi ve babası masaya oturduğunda, ilgi odağı yine Şeyma’ydı. Şeyma, sanki Şilan’ın başarısızlığı üzerine kendi başarısını inşa ediyormuş gibi, her fırsatta ikizini iğneliyordu.“Baba, biliyor musun?” dedi. “Bugün kursun önünden geçtim, Şilan yine başını gömmüş kitaplara. Biraz dışarı çıksa, insan içine karışsa... Ama nerede, o anca evde otursun.”Babası, Şilan’a kısa bir bakış fırlattı.“Şilan’ın huyu böyle, Şeyma. Sen ona bakma, senin gibi cevval olamaz o. Hafızlık yapıyor ama hanımlığı senden öğrenecek daha.”Şilan’ın boğazına bir düğüm oturdu. Şilan, dört kardeşin içinde en eğitimlisi, en donanımlısı olduğu halde, Şeyma’nın bir gülüşü onun tüm hafızlığını ve diplomasını gölgede bırakıyordu. İkizine baktı; ona hiç benzemeyen, hırslı ve bencil o yüze... Aynı karında büyümüşlerdi ama Şeyma sanki Şilan’ın tüm sevgi payını da beraberinde alıp doğmuştu.Sessizlikten Doğan GüçGece olduğunda, Şilan odasında rahlesinin başına geçti. Gözyaşları, parmak uçlarındaki sayfaların üzerine damlamasın diye büyük bir çaba sarf etti. O, Sorani ailesinin “varken yok sayılan” kızıydı. Ama bilmiyorlardı ki, Şilan’ın o tertemiz kalbinde biriktirdiği sabır, bir gün bu konağın duvarlarını sarsacak kadar büyük bir güce dönüşecekti.Mesleğini yapamadığı bebeklerin kokusunu dualarına katıyor, kendi evladı olmayışının acısını Allah’ın kelamıyla dindiriyordu. Bir gün Şilan, sadece bir gölge olmadığını, bu karanlık ailenin içinde yanan tek gerçek ışık olduğunu herkese kanıtlayacaktı.