Pek fazla vaktim olmadığı için çok film izleyemiyorum. İzlediklerimde sınırlı sayıda oluyordu. Davalar ve ailem-Burak arasında geçen zamanım dışında kendime pek vakit ayıramıyordum. İzlediğim filmlerde (Diziye başlamam mümkün bile değildi.) ana karakterdeki ölüp sonra dirilip ana karakterdeki kıza aşkını itiraf etmiyordu. Zaten böyle bir şey filme bile konu olamayacak kadar saçmaydı. Saçma dediğim şey başıma gelmişti işte.
Ben on yıl ölü sanıp her anımı onun için matem tutmakla geçireyim, sonra da o mezarından kalksın gelsin "Ben ölmedim. Yaşıyorum." desin. Ne tepki vermem gerektiğini bile bilmiyordum. Hissettiğim şey şaşkınlık ve öfkeydi. Ona öfkeliydim ama yaşadığına sevinecek kadar da şaşkındım. Beni kandırmış, beni on yıllık bir yas uykusuna mahkum etse de, onun için seviniyordum. Hala inanamıyordum. Arda yaşıyordu.
"Hayal, sana söylüyorum. Neyin var senin kızım?" Annem odama girmiş, tekli koltuğa oturmuş bana bakarken ben onun farkında bile değildim. "Anne, sana bir şey söylemem lazım." Yanına gittim. Tedirgin oldu. "Ne oldu Hayal? Yoksa Burak ile ayrıldınız mı? Bırak seni aldattı mı?" Başımı hayır anlamında salladım. Annem dövünmeye başladı. "Yoksa sen... Yoksa sen hamile misin?" dediğinde "Anne! Ne saçmalıyorsun ya?" Burak ile öyle bir şey yaptığımı sanan anneme sonra kızacaktım. Şimdi Arda'nın yaşadığını öğrenmesi gerekiyordu.
"Anne, bu söyleyeceğim şey gerçek gibi değil. O yüzden sakin ol. Tamam mı?" Annem ayağa kalkıp "Ne saçmalıyorsun sen, Hayal? Ne demek istiyorsun?" dedi. Tek seferde söylemek en iyisi. "Arda yaşıyor, anne." Birine uzun zamandır öldüğünü zannettiğiniz kişinin yaşadığını söylediğinizde büyük tepki vermesini bekler misiniz? Annem sadece yüzüme aval aval baktığında bizim ailede büyük olaylara tepki vermede bir sorun var diye düşündüm. "Anne, duydun mu beni?" Elimi şıklattım. Annem "Hayal... Ben..." diye gevelemeye başladı. "Anne, Arda ölmemiş. Yaşıyor. Benimle konuştu." diye sevincimi paylaşmaya çalışırken annem "Ben yatsam iyi olacak, galiba." dedi. Beni odamda şaşkınlığım, sevincim ve öflemle baş başa bıraktı.
Sabah uyandığımda rüya görüp görmediğime emin olmak istedim. Hatta bir an, kesin rüya gördüm dedim kendi kendime. Sonra çantamda duran zarf aklıma geldi. Çantamdan zarfı aldığımda Arda'nın yaşadığına, dün yaşadıklarımın gerçek olduğuna inandım. Zarfı açıp okumaya karar verdim. Zarfın içinden güzel bir elyası ile yazılmış bir mektup çıktı.
"Hayal,
Bu mektubu da diğer mektuplar gibi sana daha önce vermeyi düşündüm. Ama yapamadım. Dokuz yıl boyunca sana mektup yazdım Hayal. Her ay için dört mektup yazdım. Bir yılda kırk sekiz mektup! Dokuz yıl için de 432 mektup! Hala o mektupları saklıyorum. Onları okuyorum. O mektuplarda ne yazıyor, biliyor musun? Sana olan aşkım! Dokuz yıl boyunca hiç değişmeyen tek şey sana olan aşkım.
Hayal, sevgilim! Sana sevgilim dememek, sana dokunamamak, senin kokunu içime çekememek... Kısacası sensiz olmak ne kadar zor! Sensiz neden dokuz yıl yaşadığımı merak ediyorsun. Biliyorum. Bunu öğrenmek en doğal hakkın. Bunu öğreneceksin ama önce beni dinlemelisin.
Aşkın bir mücadele içerdiğini, tıpkı savaş alanında sonuna kadar savaşmak gibi sözünü bir kitapta okumuştum. Evet, ben kitap okuyorum. Lisede bana inanmasan da kitap okuyorum. Seni anlamak için ve seni yanımda hissetmek için hep kitap okudum. Hatta lisede okuduğun o berbat kitapları bile okudum.
Özür dilerim ama berbat bir okuyucusun Hayal. Sana iyi yazarların olduğu bir liste mi yollasam? Ya da okuduğum kitapları mı? Dokuz yıl boyunca senin ve sana olan aşkım için mücadele ettim, ben. Senden vazgeçmek için! Düşünebiliyor musun? Senden vazgeçmeye çalıştım ben. Ama yapamadım. Sen iliklerime kadar işlemişken vazgeçemedim senden.
Bana kızgınsın, öfkelisin hatta çok öfkelisin , biliyorum. Ama izin ver, Hayal. Sana gerçekleri anlatmam için izin ver. İzin ver sevgilim. Gerçekleri öğrenmek istiyorsan izin ver de sana gerçekler anlatayım. Biliyorum, inatçısın. Sen istemezsen beni dinlemezsin. İnan bana, gerçekleri öğrendiğinde bana eskisi kadar kızmayacaksın.
Not:
Bu mektubu sana vermeden önce aklımda tek bir düşünce vardı. Hayal! Adın gibi gerçek olamayacak kadar Hayal'sin. Seni görmek ve sana sarılmak için sabırsızlanıyorum.
Son olarak, beni dinlemen ve bana inanman dileğiyle!
Mektubu okurken gözyaşlarım mavi mürekkebi ıslatıyordu. Elimdeki kağıda bakarken krize girmiş gibi ağlıyordum. Sanki Arda'nın öldüğünü öğrendiğim günkü gibiydim. Acı vardı, şaşkınlık da vardı. O zaman içimdeki acının hiç geçmeyeceğini, bu acının ömrümün sonuna kadar devam edeceğini düşünüyordum. Kalbimin attığı her anda bu acıyı yaşayacağımı sanırdım. Ve öyle de oldu. Yaşadığım bunca yıl boyunca acı çektim. Ve vicdan azabı! Bu en ağırıydı. Sen yaşarken onun toprak altında olması! Sanki ben de onunla beraber toprak altında olmalıydım. Yaşamak anlamsızdı. Sanki benim yaşama hakkım yok gibiydi. Ölmek gerekliydi, yaşamam değil!
***
Büroya doğru giderken aklımda bir filmin adı gibi, Arda yaşıyor vardı.
İnanması çok zordu ama Arda yaşıyordu. Biri Arda yaşıyor dese inanmazdım. Ama onu gözlerimle görünce... Bana adımla seslenmesi ve beni öpmesi... Bunu düşününce heyecanlanmaya başladım. Bunca zaman sonra onu görmek, hiç olmayacak bir hayalin olması gibi bir şey. Hala inanamıyordum.
Büroya girdiğimde Elif'in bana seslendiğini duymadım. Kapıyı açmadan önce Elif tekrar" Hayal Hanım, misafiriniz var." dedi. "Kim?" Kapıyı açmadan önce "Sizin tanıdığınız biriymiş." dedi. Kapıyı açtığımda ellerini masama vuran Arda'yı gördüm. "Nerede kaldınız avukat hanım?" dedi, hiç bana bakmadan.
Üzerinde siyah tişörtü ve solmuş gibi görünen gri kot pantolonu vardı. Masama doğru giderken "Neden geldin?" dedim. Aslında sormak istediğim şey arkasına bakmadan benim geldiğimi nasıl anladı? Yerime otururken beni incelediğini görmezden gelmeye çalıştım. Baştan aşağı bana baktıktan sonra "Seni bu kıyafetlerin içinde görmek çok farklı bir his." dedi. Üzerimde siyah kadife ceket, beyaz gömlek ve siyah etekten oluşan bir takım vardı.
Kadife ceketimin yakasını düzelttim. "Normal. On yıldır beni görmedin." Yüzünde kırgın bir ifade belirince bu konuyu açtığıma pişman olmuştum. Çünkü ne kadar da bu yılların hesabını ondan sormak istesem de, bu bir şeyi değiştirmeyecekti. Üstüne üstlük öfkeleneceğimle kalacaktım.
"Neden geldin buraya?" Arda sırtını dikleştirdi. Sanki önemli bir konuya konuşma yapmak için bunu yapıyordu hep. Onu iş yerinde (Artık nerede çalışıyorsa. Ya da çalışmıyordur, aylak aylak geziyordur.) çalışırken düşünmeye çalıştım. Hala umursamaz mı, yoksa sıkı bir işkolik mi?
"Mektubumu okudun mu?" Sanki aramızdaki tek dert, mektubunu okuyamamam gibi. "Bir mektup neyi değiştirecek ki?" O mektubu okuduktan sonra yıllar önce hissettiğim bazı duyguları hissetmeye başladım. Ama bu aşk değildi. Onu özlüyordum, şu an bile.
Parmaklarını sertçe masama vurmaya başladı. "Okudun mu, okumadın mı?" Soruyu söylerken sesi son kelimelerde biraz sert çıkmıştı. "Okumadım." dedim, bu sert tavrı karşısında. Kaşlarını çattı. Mektubunu okumamı beklediği her halinden belliydi. "Neden?" Bunca yıl ölü sandığım adam karşıma geçiyor. Ben ölmedim diyor. Ben bir şey demeyecek kadar ve ona hesap sormayacak kadar şaşkınken o mektubunu okumadığım için bana neden diyebiliyordu.
Omuz silktim. "Nedeni yok. Okumak istemedim sadece." Bana hak verdiğini belirten bir ifadeyle konuşmasına devam etti. "Seni anlıyorum." Beni anlıyor muydu? Beni o hiçbir zaman anlamadı. Şimdi mi anlıyordu? "Anlıyorsun demek. Senin anladığını sanmıyorum." Arda ayağa kalktı. Masama doğru yürümesi beni tedirgin etti. Kıpırdanmaya başladım.
"Seni anlamadığımı söyleyemezsin." Tam önümde durdu. Eğildi. "Bana kızgınlığının altında bana olan sevgini düşünüyorum." Yutkundum. "Yanılıyorsunuz Deniz Bey." dediğimde en az Arda kadar ben de şaşkındım. Ona soyadıyla seslenmiştim. Ana sınıfındayken onun soyadını ikinci adı sanmıştım. Şimdi ona soyadı ile hitap etmemin altında yatan nedeni biliyordum. Bilinçaltım onun yaşadığı gerçeğini kabul etmiyor, Arda'ya yeni bir kimlik veriyordu. Böylelikle o yeniden var oluyordu ama Arda olarak değil. Deniz olarak!
"Deniz Bey mi?" Arda'nın ağzından çıkan Deniz şaşkınlık ve az da olsa öfke içeriyordu. "Evet, Deniz Bey! Şimdi odamdan çıkar mısınız, lütfen!" Arda eliyle çenesini sıvadıktan sonra "Bir düşüneyim. Hayır." dedi. Ayağa kalktım. Elimle kapıyı gösterdim. "Çık dışarı." Arda bu ani tepkim karşısında kaşlarını çattı.
"Neden geldin?" Şimdi yine senli benli konuşmaya dönmüştüm. Öfkem konuşmamamı yönlendiriyordu. Arda da bu gelgitlerim arasında gelip gidiyordu. "Sen avukat değil misin?" deri koltuğa doğru yavaş ve kendinden emin adımlarla gitti. Onu üstünde bu kıyafetler içinde görmesem karşımda önemli bir şirketi yöneten bir CEO sanırdım.
"Burası bir büro, benim bürom." Elimle duvarda asılı olan diplomamı gösterirken "Orda benim adım yazıyor." dedim. Arda şu Amerikan filmlerine özgü hareketle bana hak veren işareti yaptı. "İşte tam da ben de bu sebeple buradayım." derken beni işaret ediyordu.
Onunla dalga geçmek için "Birini öldürüp seni savunmam için geldiysen boşuna geldin." dedim. Hayır demek yerine başını salladı. "Ya da üçüncü eşini boşamak için geldiysen de..." Durup bana ciddiyetle baktı. Bunu sorarken amacım dalga geçmek de olsa altında yatan nedeninin merak olduğunu biliyorum. Acaba o evlendi mi? Hemen eline baktım.
Onu ilk defa gördüğümde buna dikkat edemeyecek kadar şaşkındım. Yüzüğü olup olmadığına baktığını anlayan Arda elini havaya kaldırdı. "Evli değilim." Yaptığım şey yüzünden utandım. "Aman ne şaşırdım!" diye homurdandım.
"Evli olmayabilirim ama bu bir ilişkimin olmadığını kanıtlamaz." zaten onun bunca yılı ilişkisi olmadan geçirdiği gibi bir düşünceye kapılmam mümkün değil. "Ben avukatım. İlişki uzmanı ya da aşk doktoru değil." Bunu derken aşk doktorunu vurguyla söyledim. "Biliyorum Hayal. Ben de bu yüzden buradayım." Sonra da "Ve bir ilişkim yok." diye ekledi.
Onca yıl sonra öldüğünü sandığım çocuk daha (Kaza geçtiğimiz sırada daha çocuk sayılırdık.) doğrusu adam bir ilişkisi olmadığını söylüyordu. Bu kutuplarda buzlar yoktur ya da ekvator çok soğuk demek gibi saçmaydı. "Sizin ilişki durumunuz beni alakadar etmiyor." Yine sizli konuşmalar başladı.
"Hayal?" dediğinde "Deniz Bey, az sonra dava için müvekkilim gelecek." dedim. Aslında gelmeyecekti. Öğleden sonraya kadar hiçbir müvekkil beklemiyordum. Ama bunu Arda bilmiyordu. "Sekreterin ama öyle demedi." Bunu nasıl öğrendi? Dişlerimin arasından "Eliff!" dedim.
"Son dakika bir arama geldi ve benimle acilen görüşmek istediğini söyledi müvekkilim." Yalanlar yalanlar! Hayatın hep içindedirler. "Avukatsın ama yalan söylemek konusunda hala kötüsün. Yalan söylediğinde hep yaptığını yaptın." Beni açık eden davranışlar içinde bulunuyordum ama bunu anlayanlar genelde çok yakınımdır. Mesela annem. Mesela Burak! Ve Arda!
"Ne yaptım ki benim yalan söylediğimi söylüyorsun?" Beni iyi bilmesine eskiden seviniyordum ve kızıyordum. "Dudağını ısırdın. Ne zaman yalan söylesen dudağını ısırırsın. Bu sen de refleks gibi bir şey olmuş." söylediğim yalanları (Ben bir insanım ve yalan söyledim. Hiçbir zaman bir melek kadar günahsız olmadım.) ve ardından verdiğim tepkileri düşündüm. Ama dudağımı ısırdığımı hatırlamıyordum.
"Ben dudağımı ısırmıyorum." derken dudağımı ısırdım. Arda bu hareketim karşısında güldü. "Ama ısırdın." Öksürdüm bu konuyu kapatmak için. Arda da bu konuyu daha fazla konuşmak istemediğimi anlamış gibi bu konuda konuşmadı. Arda "Hayal, seni yemeğe götürmek istiyorum." dediğinde "Ne?" dedim. "Diyorum ki seni yemeğe çıkarmak istiyorum." Sanki ben ne dediğini anlamamış gibi açıklama yaptı. "Ne dediğini duydum ama cevabım hayır."
Vurulan kapı sesiyle dikkatim dağılmıştı. İçeri giren Elif elinde tepsiyle içeri girdi. Ben ona çay getir demedim ki neden çay getirdi bu kız? Çayı Arda'nın önüne koyarken onu incelediğini gördüm. Baştan aşağı Arda'yı incelemeyi bitirdikten sonra "Çıkabilirsin Elif. Bir de odama kimseyi alma. Olur mu?" dedim. Elif Sesimdeki az da olsa öfkeyi duymuştu. "Peki Hayal Hanım." diyerek odadan çıktı.
Arda eline çay bardağını aldı. "Elif'e ne dedin?" sonra da "Eskiden bir ölü olduğunu ama mezarını pek sevmediğin için burayı ziyarete geldiğini mi söyledin?" dedim. Arda sertçe bardağı masaya koydu. O sert koyuşta bardağın kırılmamasına şaşırmıştım. Hızla ayağa kalktı. Ayağa kalkarken dizini sehpaya vurdu. "Allah kahretsin!" bardak devrilmişti. Devrilen bardaktan çay dökülüyordu yere. Sehpaya doğru giderken Arda bardağı eline aldı.
"Hayal uzatma da yemeğe gel işte." Bardağı sehpaya koyarken "Kırılanların sadece camlar olmaması ne kadar kötü!" dedi. Deniz mavisi gözlerine baktım. O an, kısa bir an da olsa sanki lise yılına dönmüştük. İki çocukluk arkadaşı uzun zaman sonra lisede karşılaşır. Tıpkı şimdi olduğu gibi! Yine uzun zaman sonra karşılaştık.
Bu kaderimizde var diye düşünürken Arda "Bu kaderimizde var. Seni kaybetmek ve tekrar bulmak." dedi. Ağzım açık ona bakarken "Buna şaşırma Hayal. Bu söz doğru. Ama bu sefer seni kaybetmeyeceğim." dedi. Gözümden bir damla yaş aktı. "Sen daha önce kaybettin beni." Arda elimi tuttu. Elimi tutarken beni incitmekten korkar gibiydi ya da elimi çekmemden. Tenimde onu hissetmek... Bu rüya gibi bir şeydi. Sanki rüya görüyordum ve birazdan uyanıp onun yok olmasını bekliyordum.
Gözlerimi kapattım. İçimden ona kadar saydım. O an Arda beni kendine çekti. Kollarıyla bana sarılırken "Ben buradayım Hayal. Senin yanında." dedi. Gözlerimi açmak istemedim ısrarla. "Ne olur, dinle beni. Sadece dinle beni. Sonrasında... " Gözlerimi açtım. Sonrasında neydi? Yine mi gidecekti? Beni yine bırakıp, yine keder denizinde mi bırakacaktı? Bu acıyı bana daha ne kadar yaşatacaktı?
"Sonrasında ne?" Eliyle beni işaret etti. "Başından beri istediğin şey." dediğinde "Neymiş başından beri istediğim şey?" dedim. Bana sarılmayı bıraktı. "Seni bir daha rahatsız etmeyeceğim." Gözlerine kısa bir süre ona baktıktan sonra başımı eğdim. Sanki sevgilisiyle ilk buluşmasına giden utangaç kız gibi. Sonra ona baktım. Hiç önemli değilmiş gibi omuz silktim. "İyi."
Arda pantolonun cebinden telefonu çıkardı. Onun ne yaptığına kafam karışmış şekilde bakarken "Söyle." dedi. "Neyi söyleyeyim?" Elindeki telefonu havaya kaldırıp salladıktan sonra "Numaranı." dedi. Hala kendinden büyük egosuyla karşımda durmuş numaramı istiyordu. Bir an karşımda on yıl önceki Arda'yı gördüm. Lisede tek boş olan benim yanıma oturan liseli ergen. Aynı sırada oturduğum çocuğun lise aşkım olmasına doğru giden bu yolda ne kadar kör olduğumu düşündüm. Ona kendimi nasıl bu kadar kaptırdım? Nasıl o benim ilk aşkım olmuştu? Kendinden son derece emin olan öz güveni, daha doğrusu kendinden bile büyük egosuyla etrafımdayken ben ona nasıl kapılmıştım? Canımın acıya bile bile ben ona nasıl aşık oldum?
Şimdi, hala o güvenle benden numaramı isterken tek bir cevap verdim. "Hayır." Verdiğim cevapla başını telefonundan kaldırdı. Yüzünde anlamayan bir ifadeyle bana baktı. "Sana numaramı vermeyeceğim." dedikten sonra "Hiçbir zaman." dedim. "Neden?" Bunu nasıl yapıyordu? Sanki bir haftadır görüşmemişiz gibi davranıyordu. Bir hafta öncesinde numaramı kaybetmiş de numaramı istiyor gibi davranmasıyla sinirlerimi bozuyordu.
"Bu çok saçma. Hiçbir şey olmamış gibi sana telefon numaramı vermem çok saçma. Tamam mı?" Cümlem karşısında buruk bir gülümseme ile güldü. "Seni sapık gibi hep arayacağımdan mı korkuyorsun?" Beni arayacağından emindim. Benim emin olamadığım tek şey ise; benim Arda'yı affetmemdi.
"Olabilir. Sonuçta on yıl uzun bir süre. On yılda katil de olabilirsin sapık da. Hatta beni bu yüzden bulmuş olabilirsin." dediğimde "Nasıl bildin? Hakkımda cinayetten dolayı kamu davası açıldı. Hiç ceza almadan kurtulma yolum var mı acaba? Varsa benim avukatım olur musun?" dedi.
"Dalga geçmek için fazla büyüksünüz Deniz Bey. Yaklaşık on yıl kadar." On yılı vurgulu söylemiştim. "Anladığım kadarıyla numaranı vermemekte ısrarsın. Peki o zaman. Sen benimle konuşana kadar seni rahatsız edeceğim, haberin olsun." dedikten sonra odadan çıktı.