İnsan hep yarım kalır. Ömür geçer gider, yaşam tamamlanır ama ölüm; yaşanamamışların bir daha asla yaşanma şansının olmayacağını bir tokat gibi yüzümüze vuran tek gerçektir.
Ümran hanım 54 yıllık hayatında, bir kadının başaramayacağı bir çok şeyi başarmış fakat annelik sıfatını hep yarım bırakmıştı. Başarılı bir edebiyatçı, başarılı bir yönetici, başarılı bir hatibe ancak, vasat bir anne olmuştu. Peki ben tam bir evlat olabilmiş miydim? Olan bitenleri usta bir bezginlikle benimsemeyip, sesimi zamanında yükseltseydim eğer, ona anne olmanın da büyük bir başarı kıstası olduğunu anlatabilir miydim? Ümran hanım, ben her şeyi kabullenen bir tavır sergilediğim için mi anne olmayı ikinci plana atmıştı? Yoksa anne olmak onun için başlı başına plansız bir engel miydi? Bunu zamanında inanın çok merak ettim. Ciddi ciddi istenmeyen bir çocuk, bir gençlik hatası ya da bir hevesle yapıldıktan sonra pişman olunan birisi olup olmadığım hakkında kara kara düşündüğüm günler, haftalar oldu.
Etrafımda gördüğüm ailelerin hiçbirine benzemeyen bir aileye sahiptim. Baba var ama yok. İş mi ev mi? Sorusuna yanıtı hep "iş" olan, biricik kızının ihtiyaçlarını bir banka hesabı ile giderdiğini düşünen, lafa gelince boşa geçen zamandan pişman olan fakat telafisi için tek bir adım bile atmayan bir adam. Anne hayatın her yerinde var. Uykuya yatmadan önce saçlarımı taramadığım için uykumu bölen, kıyafetlerimi kendi renk uyumlarına göre belirleyen, fazla arkadaşın beni raydan çıkarabileceğine inanan ama bir tanesine dahi müsamaha göstermeyen. Dışarıdan bakıldığında aşırı korumacı ve titiz ama bana sorsalar modern bir hapishane gardiyanı diyeceğim, güzel, alımlı ve herkesin hayranı olduğu mükemmelliyetçi bir figür.
Ne yazık ki ömrünüzü adadığınız kusursuz yaşam saçmalığı, size ölümün çeşitlerini sunarken adil davranmıyor. Uzun yıllar yaşayıp, alanınızda devrimler yapma hayali kuruyorsunuz ama ne yaşınızın azlığına ne de gözünüzün yaşına bakıyor.
Hayatında hiç sigara ve alkol tüketmeyen, saatinde ve sağlıklı beslenmeye çalışan, hiç geçim sıkıntısı yaşamamış, evladından yana bir derdi olmamış, sevdiği işi yapan, yaparken de hayat arkadaşını harcamaktan çekinmeyecek kadar bencil olan birinin ciğerinde hasar mı var şimdi?
Onun hiç nefesinin kesildiği, sözlerini yutmak zorunda kaldığı, bir kaybın acısını iliklerine kadar yaşadığı bir döneme şahit olmamıştım. Ben dert çektiğine şahit olmadım diye o inceden çekmiş olamaz mıydı? Olurdu elbet. Keşke azıcık evlat ve bağır ilişkisi kurabilseydi de ortak etseydi beni derdine. Omuzumda dinlenseydi ya da ne bileyim benimle dertlenseydi.
Daha zor değil miydi bunların aksi bir mesafe için mesai harcamak. Başımı okşasaydı, dizinde yatırsaydı ya da haftada bir gün yürüyüş yapsaydık kol kola şımarmazdım ki ben hiç...
Geldiğim marketin önündeki bankta, marketin kapanış saati gelene kadar oturup bunları düşünmüş ve haliyle hiçbir şey almadan evime dönmüştüm. Zaten öyle bir yumru vardı ki midemde, ne iki lokma bir şey yiyebilecek ne de içecek halim vardı. Sıcak bir duş alıp yatağıma girdim ve annemle olan geçmişimi düşünmeye başladım. Kötüyü aklıma getirmek istemesem de, olaya rasyonel baktığınız zaman nispeten daha kötü sonucun çıkmasını beklemek aldatıcı olmazdı. Eğer ön tetkik yapılmış ve ciğerde bir kitle tespit edilmişse, biyopsi sadece adını koymak için yapılan bir prosedürdü. Bundan sonraki süreç nasıl ilerleyecek, neler yaşayacak, kurtulma şansı var mı ya da ne kadar bir ömür biçilecek düşüncesi saatlerimi aldı. Sabaha karşı daldığım uykudan, 8'de çalan telefonumla uyandım. Arayan Hakan'dı. Ve kafe boşken beni kahvaltı yapmak için beklediğini söylüyordu. Bir dostun tavsiyesine her zamankinden daha çok ihtiyacım olduğunu bildiğim için bu teklifi geri çevirmedim.
Yüzümün halinden aklımda başa çıkamadığım sorular olduğunu anlayan adam, her zaman oturduğum masayı göstererek, kahvaltıyı oraya getirmelerini söyledi. Karşıma oturdu, ekmeğime bir şeyler sürdü, tabağımı doldurdu ve "hadi başla" dedi. "Hem yemeye hem de anlatmaya." Sanki bir işaret bekliyormuş gibi, dün Aziz beyden aldığım telefonu ve konuşmanın içeriğini anlattım. Boş ümitler vermeyi sevmeyen bir adamdı. Sadece "umarım geç kalınmış bir teşhis değildir." Diyebildi. Gerçekçi olmak, acıları ötelemekten daha az kırıcıydı ona göre. Dost acı söyleyense, söylemekten çekinmezdi.
Yaklaşık yarım saat süren kahvaltının ardından, taksiye binip yayın evine doğru yola çıktım. Yol, trafik nedeniyle uzun süreceğe benziyordu. Ben de Bahtışen belki bana bir yol gösterir diye, her yere yanımda taşıdığım kaydı dinlemeye başladım...
...
Ertesi gün oldu, yine hazır ettim Esme'yi. Üstü başı pak olsun diye pek bi özenirdim zati. Ben de siyah kaftanımı, boz yazmamı geçirdim başıma. Geyinip süslenip de kahvelerin önünden geçiyo demesinler diye aklımca çirkin oluveriyodum öyle.
Bu sefer Hasan nursuzuna rastlamadık hamdolsun. Okula vardık salimen, baktım muallim gene davarı dama sokar gibi içeri ediyo sabileri hafiften sesli gülüverdim. Döndü muallim ardını, çattı kaşını gene, öylee yüzüme bakıveriyo. Hay Allah, kızardım bozardım elbet. Ya çıkıp derse ki sen neye gülüyon? Nasıl sesimi bulup da kelam ederim diye kara kara düşünür oldum. Neyse ki imdadıma Halime aba yetişti de çekti kara kaşlarının gölgesini yüzümden.
"Kız Bahtışen, durma orada. Az gel de bana yardım et hele. Bahçaya salıncak kuralım sabiye."
Başımı salladım döndüm Halime abanın evine. Baktım boyu yetmez, dala atamaz ipi. Aldım elinden bi de ben salladım urganı. İkinci seferde dolandı dala. Tuttuk gerdik, yaygısını yaydık, yastığını koyduk sonra da sabiyi yatırdık içine. Anam pek bi hoşuna getti ya. Bir kikirdemeler bir sesler, dersin cennet kuşu mübarek. Öyleydi ya. Öksüz bir cennet kuşuydu mis kokulum. Gözünü benden ayırmadı o gün. Az bişe önünden kaybolsam bastı kamatayı, inletti bahçayı. "Hay Allah" dedi Halime aba. "Sana pek ısındı görüyon mu?" Görmesine görüyom da bu böyle hep olmaz ki. Yarın öbürgün katarım Esme'yi diğer talebelerin ardına, ben gelmem ki. Ne edecez bu sabinin hallerini? Düştüm bu sefer onun derdine. Dedim bu gün geçsin, yarın gözükmem gözüne unutur gider. Şuncacık sabi hatırında ne kadar tutabilir ki beni?
Gün öyle böyle geçti bitti. Yine saptık ev yoluna. Giderken ayrı acele ederdi ayaklarımız, dönerken ayrı. Okula gecikirsek muallim, eve gecikirsek dayımın azarını yerdik. Eyisi mi evdirek ayakları da vaktinde yetişek her yere.
Neyse ki o gün Gülhanım anam evdeydi. Bakma sene derken anam diye konuşurum amma, ona yenge demek şart idi. Üç çeşit aş pişirmiş, ekmeği de yeni almış maşıngadan, sarmış sofra bezine. Pek bi güzel kokmuş ortalık. O kadar evin insanıyım diye düşünürdüm de, bir günden bir güne keyfim için sıcak ekmeğin kenarından kırıp yediğimi bilmem. Kırsam dizerler gırtlağıma çünkü.
Sofrayı hazır ettik, çayı da koyduk yemek ardına demini alsın diye. Dayım geldi yıkadı elini ayağını oturdu sofraya. Herkesin tabağına dolu dolu koydum benimkine iki kaşık. Açım ama o kadara anca gidiyor elim. Sofradan sonra bazı nenem ekmek peynir getirir koynunda aç yatmayayım diye, nasıl kavliyete geçerdi bilsen...
Neyse. O gece garip bir suskunluk vardı dayımda. Ne hiddetlendi sudan sebepten ne de doğru dürüst kelam etti. Biz nenemle odaya çekilmek için kalktık sofadan "ana az oturun hele" dedi.
Hayırdır inşallah amma içimde bir korku peydah oldu ki sorma.
Bekledik el pençe ne diyecek diye bi zaman. "Bahtışen'e görücü var" deyiverdi. Elim ayağım buz kesti birden. Nenem halimi görünce "kimmiş, kimlerdenmiş" diye sordu. "Ben emanetimi uğursuza vermem bilesin." Dedi. Kimdi ki bu uğursuz? Demek ki evvelden konuşuldu mevzusu da nenem biliyor bir şeyler. Durdum dinledim, lafın sonu nereye varacak diye.
"Öyle deme ana iyi başlık veriyor. Bacımdan kalan tarlaları da almam hibe ederim sana diyor Hasan. Eyi çocuktur bakma sen. Deli doludur ama eyi bakar emanetine."
Yandı içim. Hasan'a mı değer gördüler beni? Hiç mi işlerine yaramazdım da zibile atar gibi o adamın ellerine atarlar beni? İçkicinin, kavgacının teki. Eli iş tutmaz, baba parasıylan geçinir. Şehre karıya kumara gider derler. Ne günahım ne yüküm var ki bu evde ona peşkeş çekerler beni? Ben öyle kara kara düşünürken nenem kalktı ayağa. "Ben diyeceğimi dedim Ahmet. O uğursuz benden ot dahi alamaz. Ben kızımın emanetini ayyaşa peşkeş çekmem. Anasının yerlerine konmayı da unut. Onlar Bahtışen'imin hakkı. Anasının sütü gibi helal. Kuruşunu ne sana ne de o namussuza koklatmam. Bu işin oluru yoktur. Ancak cesedimi çiğnerseniz..."
İşte o zaman hiddetleniverdi dayım. Ağza alınmayacak laflar etti yüzümüze. Başına kalıp namussuz olacakmışım, erkek sinekler kapısından ayrılmayacakmış. Bunca yıl bakmış, anamın miras hakkı da onun olmalıymış. Daha ne acı, ne bedbah sözler...
...
Taksi yayın evinin önünde durunca, kaydı durdurup ücreti ödedim ve indim araçtan. Aklımda annemin hastalığı bir yana, bir de Bahtışen'in sırf öksüz diye bir çocuğa duyduğu saf sevginin hüznü bir yana adımlarım yavaş, başım önde girdim yayın evinin görkemli kapısından. Stajyerler, asistanlar, kitabını bastırmak isteyen yazarlar sabahın erken saatlerinde yerlerini almış ve günün yararlarına neticelenmesini bekliyordu. İkinci kattaki odama çıktığımda asistanıma Ümran hanımın gelip gelmediğini sordum. Yarım saat önce gelmişti. Yine tam vaktinde. Eşyalarımı odama bırakıp, onun tasvip etmediği tarzıma bir çeki düzen verdim ve odasına doğru yürümeye başladım. Sekreteri yerinde yoktu, ancak şu saat itibari ile henüz mesaisine başlamadığını düşündüğüm için kapısını çalarak girdim odasına. Başını kaldırıp beni tepeden tırnağa süzdü ve tebessüm etti.
"İtiraf etmeliyim ki ne kadar tarzım olmasa da sana bu kıyafetler çok yakışıyor."

"Bunları sizden ilk defa duyuyorum, şaşkınlığımı mazur görün. Yine bir bahane bulmayacak mısınız? Takılarımda mı gözünüze batmadı?"
"Çok hoşsun Gülce'cim. Geç otur lütfen. Ziyaretini neye borçluyuz?"
"İşe başlamadan önce nasılsın diye bakmak istedim. Dün yorgun olduğunu söyleyip kahvaltıya inmemiştin."
"Ah evet. Artık ne kadar diretsem de yaşım ilerliyor. Bazen erken yoruluyorum. Dün de o günlerden birisiydi. Neyse ki güvenilir bir ortağım var da işten kaytarırken içim rahat."
"Asıl ilginç olan da bu ya. Siz asla işten kaytarmazsınız."
Benim sözlerimden ya da meraklı tavrımdan şüphelenmiş olacak ki biraz panikledi. Ben de ondan aldığım terbiye vesilesiyle, sözü uzatmadan söylemem gereken şeyi söyledim.
"Dün akşam üzeri Nazım bey aradı beni. Onunla olan randevunuza gitmemişsiniz. Üstelik sizi aramış ama ulaşamamış. Son çare olarak beni aradığını söyledi. Neden benden biyopsi olacağınızı gizlediniz anne? O kadar mı uzağız birbirimize?"
"Gülce ben senin üzülmeni ve kendini bir şeylere mecbur hissetmeni istememiştim kızım."
"Bakın ne güzel söylüyorsunuz Ümran hanım. Ben sizin kızınızım. Böyle durumlarda yanınızda olmayacağım da ne zaman olacağım? Hem neden kendimi bir şeylere mecbur hissedeyim ki?"
"Aramız sıradan bir anne kız gibi olamadı hiçbir zaman. Biliyorum, bunun sorumlusu da benim. Sırf benim baskımdan kaçmak için o küçücük evde eğreti bir yaşam kurdun kendine. Şimdi rahatsızlığım sebebiyle kaçtığın hayatın içine tekrar dönmek zorunda hissetme diye gizledim. Ben çıkan sonuca göre bir planlama yapacaktım zaten."
"Siz hala ne planlamasından bahsediyorsunuz Allah aşkına? Bu işlerde plan program işler mi? Sizin sağlığınızdan daha önemli bir şey yok benim için. Tamam. Belki ideal bir anne kız olamadık ama vicdanlarımızı da içimizdeki ilkel bağı da koparıp atmadık. Ben aynı durumda olsam siz benim yanımda olmaz mıydınız, sırf sağlıklı bir iletişimimiz yok diye?"
"O nasıl söz Gülce? Allah korusun. Sen sakın kendine böyle şeyleri yakıştırma. Ben çok üzülür, kahrolurdum kızım. Belli edemesem de annelik damarı taşıyorum. İyi misin, sağlığın, keyfin yerinde mi hep aklımdasın. Ama bir türlü resmiyeti bir kenara bırakamıyorum."
"Bu düşünceleri barındırdığınızı bilmek bile bana yeter inanın. Şimdi sizden tek bir şey istiyorum. Nazım beyden yeni bir randevu alıp, hastaneye beraber gideceğiz. Çıkan sonuca göre de birlikte bir program yapacağız. Bu hayatta benim sizden başka kimsem yok. Lütfen benim için iyi bakın kendinize."
Bunları söylerken ağladığımın farkında bile değildim. Ta ki Ümran hanımın yerinden kalkıp yanıma oturması ve kendi göz yaşına aldırmadan benimkileri silmesine kadar. Ümran Koru ilk defa benim karşımda ağlıyordu. Gülce Derin ilk defa onu kaybetmekten bu kadar korkuyordu. Bundan sonraki hayatımıza anne kız olarak devam edebilir miydik ya da hayat bize yeterli zamanı tanır mıydı bilmiyorum fakat ben, içimde her vakit yer eden samimi yanımı ortaya çıkarmaktan çekinmeyecektim. Ümran Koru'ya gerekirse anne nasıl olunur onu öğretecektim. Ve o, bu duyguyu yaşamadan asla gitmeyecekti...