Şafak, bataklığın üzerinde ağır ağır doğdu. Gökyüzü, gecenin son kalıntılarını hâlâ taşıyordu; yıldızlar birer birer soluklaşıyor, doğu ufkunda soluk bir pembelik beliriyordu. Güneş henüz tam yükselmemişti; ufukta soluk bir çizgi gibi duruyor, sisin içinden süzülen ışık bataklık suyunu donuk bir bakıra çeviriyordu. Su yüzeyi hareketsiz görünüyordu ama altında bir şeyler yaşıyordu—kabarcıklar ara sıra yüzeye çıkıyor, çürümüş bitki parçaları ağır ağır yer değiştiriyordu. Bataklık, ormanın en karanlık köşesiydi; suları yeşilimsiden siyaha dönük, etrafı sazlıklarla ve eğri büğrü ağaçlarla çevrili. Yosunlar, suyun kenarlarında kalın bir tabaka oluşturmuştu, yeşil ve yapışkan; dokunanı içine çekecek gibiydi. Hava, nemli ve ağır; her nefeste çürüme kokusu ciğerlere doluyor, boğazı yakıyordu. Koku

