4. BÖLÜM

2602 Words
Viktor, Aurora’nın sözlerinden sonra defterini yavaşça kapattı. Ellerinin titremediğini fark etti; yüzyıllar boyunca edindiği sakinlik, hala bedenini yönetiyordu. Ama içinde, bir şey kıpırdanmıştı. “Beni gördüğün için,” demişti Aurora. Bu cümle, Viktor’un içinde beklemediği bir yerde yankılandı. Yüzyıllar boyunca sayısız yüz görmüştü; korkuyla, arzuyla, nefretle bakan yüzler… Onlarca, yüzlerce, binlerce. Her biri bir anlık izlenimdi sadece. Bir avcı olarak bakmıştı onlara: zayıflıkları, korkuları, arzuları. Ama *görülmek* başka bir şeydi. O, çoğu zaman sadece bakmıştı. İncelemiş, çözmüş, kaydetmişti. Defterine notlar düşmüştü; isimler, yüzler, zayıf noktalar. Ama Aurora, ona bakmayı değil, görmeyi öğretmişti. Onun gözlerinde, Viktor sadece bir vampir değildi; bir varlık, bir hikaye, bir ruh. Bu, onu rahatsız ediyordu. Rahatsız ediyordu çünkü alışık değildi. Alışkanlıklar, vampirler için hayatta kalmanın anahtarıydı. Mağaranın havası nemliydi, yer yer damlayan su sesleri duvarlarda yankılanıyordu. Dışarıdaki orman, gecenin koyu perdesi altında sessizce bekliyordu. Viktor, defterini masaya bıraktı – eski bir taş parçası, doğanın kendisi tarafından yontulmuş gibiydi. Aurora’nın piyanosu, mağaranın ortasında duruyordu; eski, tozlu ama hala zarif. Tuşları sararmış, ama her biri bir anıyı taşıyordu. Viktor, Aurora’nın müziğini dinlerken, kendi geçmişini hatırlamıştı. Hatırlamak, tehlikeliydi. Vampirler hatırlamazlardı; sadece var olurlardı. “Ben seni görmeyi seçtim,” dedi sonunda. Sesi alçaktı ama netti. Kelimeler, mağaranın duvarlarından sekerek geri döndü. Seçmek. Bu kelimeyi ne zamandır kullanmamıştı? Vampirler seçmezdi; alırdı. Ama Aurora, seçim yapıyordu. Ve bu, Viktor’u değiştiriyordu. Yavaşça, fark ettirmeden. Aurora başını hafifçe yana eğdi. Mağaranın karanlığında, gözleri soluk bir parıltıyla ışıldadı. O parıltı, ay ışığından mı yoksa içindeki bir şeyden mi geliyordu? Viktor bilemezdi. Aurora’nın gözleri, her zaman bir sır taşıyordu. “Tehlikeli şeyler,” dedi, “bazen yaşamın tek işaretidir.” Sesi, bir fısıltı gibiydi ama mağarayı dolduruyordu. Tehlike. Onlar için tehlike, günlük bir gerçekti. Ama Aurora, tehlikeyi bir yaşam belirtisi olarak görüyordu. Bu, Viktor’u düşündürüyordu. Yaşam. Vampirler yaşar mıydı? Yoksa sadece sürdürürler miydi? Sessizlik yeniden aralarına yerleşti. Ama bu sessizlik, artık yabancı değildi. İki varlığın aynı ritimde nefes alması gibi, uyumlu ve tanıdıktı. Mağaranın derinliklerinden gelen su damlalarının sesi, bir metronom gibi zamanı ölçüyordu. Her damla, bir saniye; her saniye, bir anı. Dışarıda gece iyice koyulaşmıştı; ay, bulutların ardına gizlenmişti. Orman, kendi karanlığına gömülmüştü. Ağaçlar, rüzgârla hafifçe sallanıyordu; yapraklar, fısıltılar gibi birbirine değiyordu. Viktor, dışarıdaki sesleri dinliyordu. Kurtlar ulumuyordu bu gece; belki onlar da hissediyordu, bir değişim yaklaşıyordu. Aurora ayağa kalktı ve mağaranın içinde yavaşça dolaşmaya başladı. Adımları hafifti, neredeyse duyulmuyordu. Parmaklarını taş duvarlara sürttü. Yüzey soğuktu ama pürüzsüzdü; sanki bir zamanlar biri bu taşları bilinçli olarak yontmuştu. Belki antik bir uygarlık, belki doğanın kendisi. Mağara, eskiydi; Viktor, buraya geldiğinde, duvarlardaki oyukları incelemişti. Bazı yerlerde, soluk çizimler vardı: hayvanlar, yıldızlar, belki bir hikaye. “Burası,” dedi Aurora, sesi duvarlardan yansıyarak geri döndü, “sadece bir sığınak değil. Burada beklenmiş.” Viktor başını kaldırdı. Gözleri, Aurora’nın siluetine takıldı. O, karanlıkta bile parlaktı. “Neyi beklemiş?” diye sordu. Sesi, merak doluydu. Beklemek. Vampirler beklemezdi; avlanırdı. Aurora durdu. Gözleri, mağaranın tavanındaki sarkıtlara takıldı. Sarkıtlar, yılların birikimiydi; her biri bir damladan doğmuştu, yavaşça büyümüştü. “Değişimi,” dedi. “Ya da en azından… bir sonu.” Kelimeler, ağırdı. Değişim. Vampirler için yabancı bir kavramdı. Onlar, sonsuzluğun lanetiyle yaşardı. Zaman, onlar için bir nehir değildi; bir göl, durgun ve değişmez. Ama son? Son, ölüm demekti. Ve vampirler ölmezdi – en azından kolay kolay. Bu sözler, Viktor’un zihninde ağır bir yankı bıraktı. Değişim. Son. Vampirler için ikisi de yabancı kavramlardı. Onlar, sürekliliğin lanetiyle yaşardı. Ama Aurora, bu sürekliliği büküyordu. Kırmıyordu; büküyordu. Ve bu, daha ürkütücüydü. Viktor, kendi geçmişini düşündü. Dönüştüğü geceyi: acıyı, korkuyu, sonra gelen sonsuz boşluğu. Değişim, onun için bir lanetti. Ama Aurora, onu bir fırsat olarak görüyordu. Belki de bu yüzden ona çekiliyordu. Aurora, farklıydı. Diğer vampirlerden farklı. O, müziğiyle, duygularıyla, hala insani bir parça taşıyordu. “Lysander tekrar gelecek,” dedi Viktor bir süre sonra. Sesi, sertleşmişti. Lysander. O isim, bir tehdit gibiydi. Lysander, eski bir vampirdi; güçlü, acımasız. Viktor, onu yıllardır tanıyordu. Bir zamanlar müttefiklerdi, ama şimdi düşman. Lysander, değişimi sevmezdi; gelenekleri korurdu. Aurora’nın müziği, onun için bir isyan demekti. “Ve yalnız olmayacak.” Aurora başını salladı. Hareketi zarifti, saçları hafifçe dalgalandı. “Biliyorum. Ama bu sefer ben saklanmayacağım.” Gözlerinde bir kararlılık vardı. Saklanmamak. Aurora, yıllarca saklanmıştı; ormanlarda, mağaralarda. Ama şimdi, bir şey değişmişti. Müzik, onu değiştirmişti. Viktor ona baktı. Gözleri, Aurora’nın yüzünü taradı: soluk teni, keskin hatları, ama yumuşak bakışları. “Hazır mısın?” diye sordu. Hazır olmak. Bu, ne anlama geliyordu? Savaş için mi? Değişim için mi? Aurora’nın cevabı gecikmedi. “Hazır olmak,” dedi, “korkunun bitmesi değildir. Korkuya rağmen durabilmektir.” Kelimeler, bir felsefe gibiydi. Viktor, bunu düşündü. Korku. Vampirler korkar mıydı? Evet, korkardı – ölümden değil, değişimden. Aurora, korkuya rağmen duruyordu. Bu, onu güçlü kılıyordu. O an, mağaranın dışında bir hareket oldu. Hafif bir çıtırtı. Viktor’un bedeni anında gerildi. Duyuları keskinleşti: kalp atışları hızlandı, gözleri karanlığı deldi. Bu, hayvan sesi değildi. İnsan da değildi. Daha… tanıdık bir titreşimi vardı. Vampir titreşimi. Soğuk, sessiz, ama güçlü. “Yalnız değiliz,” diye fısıldadı Viktor. Sesi, bir uyarı gibiydi. Eli, belindeki hançere gitti – eski bir hançer, gümüş kaplı, ama vampirler için değil, diğer tehditler için. Aurora gözlerini kapadı. Duyularını genişletti. Ormanın içine doğru uzandı zihni. Yaprakların hışırtısını, toprağın nemini, havadaki kokuları hissetti. Ve oradaydı. Bir varlık. Tek. Saklanmıyordu ama yaklaşmıyordu da. Sanki bir sınırın ötesinde duruyor, bekliyordu. Beklemek. Yine o kelime. “Bu Lysander değil,” dedi Aurora. Gözlerini açtı, sesi sakindi. “Ama vampir.” Viktor sessizce ayağa kalktı. Bedeni, bir avcı gibi hazırlandı. “O zaman daha tehlikeli.” Bilinmeyen, her zaman tehlikeliydi. Lysander’ı tanıyordu; hareketlerini öngörebilirdi. Ama bu yabancı? Kim bilir ne istiyordu. Mağaranın girişine doğru ilerlediler. Gölgelere karışarak. Adımları sessizdi, ormanın bir parçası gibi. Ay ışığı, bulutların arasından kısa bir an için sızdı ve ormanı solgun bir griyle boyadı. Ağaç gövdeleri, hayaletler gibi yükseldi. Yapraklar, ay ışığında parladı. O an, silueti gördüler. Uzun boylu, ince yapılı bir figür. Hareket etmiyordu. Sadece duruyordu. Pelerini, rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu. Elleri yanındaydı, tehditkar değil, ama hazır. Aurora bir adım öne çıktı. Cesurdu, her zaman öyleydi. “Bizi izliyorsun,” dedi. Sesi sakin ama buyurgandı. Orman, sesini yuttu, ama yabancı duydu. Figür yavaşça başını kaldırdı. Yüzü ay ışığında belirdi. Genç görünüyordu ama gözleri çok eskiydi. Gözler, vampirlerin yaşıydı; derin, karanlık, anılarla dolu. Gümüşi saçları omuzlarına dökülüyordu. Dudaklarında ne gülümseme vardı ne de tehdit. Sadece bir merak, belki bir özlem. “Dinledim,” dedi yabancı. Sesi yumuşaktı, bir meltem gibi. “Piyanoyu.” Viktor kaşlarını çattı. Bu, beklemediği bir cevaptı. Müzik. Aurora’nın müziği, onları çekiyordu. “Bu bir davet değildi.” Sesi sertti, uyarıcı. “Biliyorum,” dedi vampir. Gözleri, mağaraya doğru kaydı. “Ama müzik… sınır tanımaz.” Müzik, vampirler için nadir bir şeydi. Çoğu, duyguları bastırmıştı; müzik, onları uyandırırdı. Tehlikeliydi. Aurora onu inceledi. Yabancının yüzünü, duruşunu, aurasını. Bir tehdit hissetmiyordu, ama bir bağlantı. “Adın var mı?” diye sordu. İsimler, önemliydi; bir kimlik verirdi. “Var,” dedi. “Ama burada önemli değil. Ben… sizden bir şey istemiyorum.” Sesi, samimiydi. İstememek. Vampirler her zaman isterdi: kan, güç, intikam. Viktor sertçe, “O zaman neden buradasın?” diye sordu. Sabrı taşmak üzereydi. Orman, sessizdi; sanki onları dinliyordu. Yabancı vampir, kısa bir duraksamadan sonra konuştu. Gözleri, uzaklara daldı. “Çünkü yıllardır ilk kez,” dedi, “açlık dışında bir şey hissettim.” Kelimeler, ağırdı. Açlık. Vampirlerin temel dürtüsü. Ama başka bir his? Bu, değişimdi. Bu söz, havada asılı kaldı. Aurora’nın içinden bir ürperti geçti. Bu yankıyı tanıyordu. Kendi içinde de başlamıştı bu his. Müzik, onu uyandırmıştı. Hatırlamıştı: eski hayatını, duyguları, kaybettiklerini. “Ne hissettin?” diye sordu Aurora. Merakı, sesine yansıyordu. “Hatırlama,” dedi vampir. Sesi, acı doluydu. “Ve bu… acı vericiydi.” Hatırlamak. Vampirler için bir lanet. Geçmiş, onları zayıflatırdı; şimdiyi bulanıklaştırırdı. Viktor bir adım geri çekildi. Bedeni gerildi. “Bu tehlikeli,” dedi. “Hatırlamak bizi zayıflatır.” O, hatırlamaktan kaçınmıştı. Defterine notlar düşmüştü, ama duyguları değil, sadece gerçekleri. Yabancı vampir başını salladı. “Belki de,” dedi. “Ama zayıflık, her zaman düşüş değildir.” Bu, bir felsefe gibiydi. Zayıflık, güç olabilirdi. Aurora gibi. Aurora Viktor’a baktı. Gözlerinde bir soru vardı. Sonra tekrar yabancıya döndü. “Müzik,” dedi, “seni buraya getirdi.” “Evet,” dedi vampir. Gözleri parladı. “Ve sen.” Aurora. O, bir mıknatıs gibiydi. Müziği, fikirleri, varlığı. Bu söz, Aurora’yı şaşırtmadı. Ama ağırlaştırdı. Fikirler gerçekten yayılıyordu. Sessizce. Kontrolsüzce. Ormanda, diğer vampirlerin de duyduğunu biliyordu. Müzik, rüzgârla taşınmıştı. “Burada kalamazsın,” dedi Viktor. Sesi kararlıydı. “Bu yer—” “—değişimin eşiği,” diye tamamladı yabancı. “Biliyorum.” Nasıl biliyordu? Belki duymuştu, belki hissetmişti. Bir an için üçü de sustu. Orman, sanki onları dinliyordu. Yapraklar kıpırdamadı. Rüzgâr bile durdu. Zaman, donmuştu. Üç vampir, bir üçgen oluşturmuştu: Viktor, koruyucu; Aurora, katalizör; yabancı, izleyici. Aurora derin bir nefes aldı. Havada, ormanın kokusu vardı: toprak, yaprak, nem. “Ben bir lider değilim,” dedi. Sesi, hafif titredi. “Kimseyi peşimden sürüklemek istemiyorum.” Liderlik. Bu, istemediği bir şeydi. O, sadece müzik çalmak istiyordu. Yabancı vampir başını eğdi. Saygı gibiydi. “Kimse senden bunu istemiyor,” dedi. “Ama bazıları… seni izlemeyi seçiyor.” Seçmek. Yine o kelime. Vampirler seçiyordu artık. Bu cümle, Viktor’un içini soğuk bir gerçekle doldurdu. Bu artık gizli bir yolculuk değildi. Aurora, farkında olmadan bir merkez haline geliyordu. Diğer vampirler gelecekti. Lysander da. Savaş, kaçınılmazdı. “Gitmelisin,” dedi Viktor kararlı bir sesle. Eli, hançere sıkıca sarıldı. Yabancı vampir geri çekildi. Adımları sessizdi. Ama tamamen kaybolmadı. “Gideceğim,” dedi. Sesi, uzaklaşıyordu. “Ama tekrar duyacağım o müziği. Bir gün.” Sonra gölgeler onu yuttu. Orman, onu emdi. Geriye sadece bir iz kaldı: bir anı, bir vaat. Mağaraya döndüklerinde, hava daha ağırdı. Aurora, piyanonun başına yeniden geçti. Ama bu sefer çalmadı. Sadece tuşlara baktı. Parmaklarını üzerine koydu ama bastırmadı. Tuşlar, soğuktu. Her biri bir nota, bir duygu. Müzik, onu değiştirmişti. Ama şimdi, sessizliği seçiyordu. “Bu kadar insanı… vampiri… çekmesini istememiştim,” dedi. Sesi, pişmanlık doluydu. Ama aynı zamanda bir kabul. Viktor yanına geldi. Omzuna dokundu – nadir bir jest. “İstemekle olmaz,” dedi. “Bazı şeyler sadece olur.” Gerçekti. Değişim, öyleydi. Kontrol edilemezdi. Aurora gözlerini kapadı. Zihninde, ormanı gördü: ağaçlar, gölgeler, vampirler. “O zaman,” dedi, “ne olacağına dikkat etmeliyim.” Dikkat. Bu, yeni bir başlangıçtı. O gece piyano sessiz kaldı. Ama sessizliği, müzikten daha gürültülüydü. Çünkü artık bu sessizlik, dinleyenler için bir vaat taşıyordu. Ormanda, diğerleri bekliyordu. Müzik, geri dönecekti. Ve ormanın derinliklerinde, bir yerlerde, Lysander da dinliyordu. O, eskiydi; güçlüydü. Değişimi sevmezdi. Ama hissediyordu: bir dalga yaklaşıyordu. Aurora’nın müziği, bir fırtına gibiydi. Lysander, klanını topluyordu. Gece, planlar yapıyordu. Viktor ve Aurora’yı bulacaktı. Değişimi durduracaktı. Değişim çoktan başlamıştı. Mağara, bir sığınak olmaktan çıkmıştı; bir merkezdi artık. Viktor, defterini açtı. Yeni notlar düşmeye başladı: yabancı vampir, gözleri, sözleri. Aurora, piyanoya yaslandı. Gözleri, dışarıya daldı. Orman, karanlıktı ama canlıydı. Her gölgede bir göz, her yaprakta bir kulak. Gün doğmadan önce gelen o uluma, mağaranın taş duvarlarında yankılanıp sönmedi; aksine, her çatlağa sinerek orada kaldı. Sesin kendisi kadar, bıraktığı boşluk da ağırdı. Aurora başını hafifçe yana eğdi. Kulakları, insan olduğundan çok daha hassastı artık; ulumanın titreşiminde kimlikleri ayırt edebiliyordu. Bu kurtların çağrısı değildi. Bu, gecenin çocuklarının haberleşmesiydi. Vampirler, birbirlerine sesleniyordu. Yakınlarda birileri vardı. Belki birkaç kişi. Belki bir grup. Belki bir klan öncüsü. Aurora’nın gülümsemesi bu yüzden ürkütücüydü. Korkusuz olduğu için değil; korkunun artık kararlarını yönetmediğini bildiği için. Korku, bir refleks olarak içinde hâlâ yaşıyordu ama yön vermiyordu. O an piyanonun başında otururken, parmakları tuşlara değmiş haldeyken, Aurora şunu fark etti: Eğer kaçarsa, bu sadece Lysander’dan değil, kendisinden kaçmak olacaktı. Buna niyeti yoktu. Viktor ise ayağa kalkmıştı. Mağaranın girişine doğru birkaç adım attı. Elindeki hançeri daha sık kavradı. Metalin soğukluğu, avucuna işliyordu. Bu hançer, sayısız gecede yanında olmuştu; bazen sadece bir ağırlık, bazen de hayatta kalmanın tek yolu. Viktor, korkunun nasıl bir şey olduğunu unutmuş değildi. Ama o da Aurora gibi, korkunun emrine girmeyi reddediyordu artık. Geri dönüp Aurora’ya baktı. Göz göze geldiler. Konuşmadılar. Gerek yoktu. Bu, sıradan bir gece değildi. Atmosfer, gerilmiş bir tel gibiydi; dokunulsa titreyecek, hatta kopacaktı. Mağaranın içindeki hava daha soğuk geliyordu şimdi. Su damlaları tavandan düşerken çıkardıkları ses, bir metronom gibi zamanı ölçüyordu. Her damla, yaklaşan bir anı haber veriyordu. Değişim yakındı. Aurora, Viktor’un yanına gitmedi. Aksine, piyanoya biraz daha yaklaştı. Sırtını doğrulttu. Omuzlarını gevşetti. Bu bir meydan okuma değildi; bir kabullenişti. Parmaklarını tuşlara bastırdı. Bu sefer melodi karmaşık değildi. Tek bir nota. Uzun, sabit, titreşen bir ses. Mağaranın içinden dışarı taştı. Ormana yayıldı. Ağaçların gövdelerinde dolaştı. Yaprakların arasından süzüldü. Ve evet, uzakta birileri bunu duydu. Yabancı vampir, adımını yavaşlattı. Ses, ona tanıdık gelmişti ama bir o kadar da yabancıydı. Bu bir çağrı değildi. Tehdit hiç değildi. Daha çok… bir varoluş ilanıydı. “Buradayım,” diyordu o nota. “Ve saklanmıyorum.” Vampir, dudaklarını aralayıp belli belirsiz gülümsedi. Diğerleri de duydu. Kimi kaşlarını çattı, kimi duraksadı. Müzik, vampir dünyasında nadirdi; bu kadar açık, bu kadar savunmasız bir şekilde var olan müzik ise neredeyse bir hakaretti. Ya da bir devrim. Lysander ise çok daha uzaktaydı. Taş bir kalenin yüksek salonunda, ağır perdelerin ardında duruyordu. Pencereden içeri ay ışığı süzülüyordu. Gümüş rengi ışık, zemindeki taşların üzerine düşüyor, Lysander’ın uzun gölgesini duvara vuruyordu. O da sesi duydu. Diğerlerinden farklı olarak, o notayı sadece kulaklarıyla değil, hafızasıyla algıladı. Kaşları çatıldı. Göğsünde, yüzyıllardır hissetmediği bir sıkışma oldu. Müzik… Bu kelimeyi zihninde bile telaffuz etmek istemedi. Çünkü müzik, hatırlamak demekti. Hatırlamak, kontrolü kaybetmekti. “Bu durmalı,” dedi Lysander, etrafında toplanmış klana. Sesi sakindi ama altında sert bir kararlılık vardı. “Bu… düzensizlik.” Ama kimse onun gözlerindeki tereddüdü fark etmedi. Ya da fark edip görmezden geldiler. Mağarada, Aurora notayı kesti. Sessizlik geri geldi ama artık farklıydı. Sessizlik, gerilmiş bir kas gibiydi. Viktor yanına gelip oturdu. Taş zeminin soğuğu, bedenlerine işlemedi; alışkındılar. Viktor’un omzu, Aurora’nın omzuna hafifçe değdi. Bu temas, kısa ama anlamlıydı. Birliktelik, kelimelerden daha güçlüydü. “Gelecekler,” dedi Viktor alçak sesle. Aurora başını salladı. “Biliyorum.” “Kaçabiliriz.” “Hayır.” Bu tek kelimelik cevap, uzun bir karar sürecinin sonucuydu. Aurora’nın zihninde görüntüler belirdi: Lysander’ın soğuk bakışları, klanın katı kuralları, müziğin yasaklandığı geceler. Piyano çaldığı için cezalandırılan bir vampir… O kendisiydi. O an, müziğin bir lüks değil, bir ihtiyaç olduğunu anlamıştı. Şimdi bundan vazgeçmeyecekti. Viktor defterini açtı. Ama bu sefer çizmedi. Bir cümle yazdı. Kelimeleri dikkatle seçerek: “Görülmek, bakmaktan öte.” Bu cümle, sadece Aurora için değil, kendisi için de bir itiraftı. O ana kadar Viktor hep gözlemci olmuştu. Çizen, izleyen, kayıt altına alan. Ama artık tarafsız değildi. Görülüyordu. Ve o da görüyordu. Aurora deftere baktı. Başını hafifçe eğerek onayladı. Sonra tekrar piyanoya döndü. Bu sefer çalmaya başladı. Melodi yavaş yavaş gelişti. Önce basit, neredeyse çocukça bir dizi. Ardından derinleşen akorlar. Melodi, ormanın ritmiyle uyumlandı. Uzakta bir baykuş öttü. Rüzgâr yaprakları salladı. Her şey, müziğin etrafında birleşti. O gecenin ardından mağara gerçekten de daha sessizleşti. Ama bu, terk edilmişliğin sessizliği değildi. Bekleyişin sessizliğiydi. Aurora, saatlerce piyanonun başında oturdu. Bazen çaldı, bazen sadece tuşlara dokundu. Bazen hiçbir şey yapmadan, ahşabın kokusunu içine çekti. Müzik, artık sadece ses değildi; bir düşünce biçimiydi. Düşündükçe geçmiş açıldı. Dönüştüğü gece… Kan kokusu… Karanlık. Ve sonra Viktor’la karşılaşması. O zamanlar kaçıyordu. Lysander’dan, klanın emirlerinden, kendisinden. Viktor onu bulduğunda, Aurora vahşileşmişti. Aç, öfkeli, korkmuş. Viktor onu öldürebilirdi. Yapmadı. Bunun yerine, defterini çıkarmıştı. Aurora’yı çizmişti. O an, ilk kez biri ona bir canavar gibi değil, bir varlık gibi bakmıştı. Viktor, mağaradan çıktığında ormanı dikkatle taradı. İzler silikti ama vardı. Birkaç vampirin geçtiğini gösteren kokular, ayak izleri. Daha fazlası gelecekti. O bunu biliyordu. Vampirler yalnızlığı severdi ama tehdit gördüklerinde toplanırlardı. Aurora’nın müziği, bir tehdit olarak algılanıyordu. Ya da bir davet. Geri döndüğünde Aurora’yı piyanoda buldu. Bu manzara, artık tanıdıktı ama hâlâ etkileyiciydi. “Çal,” dedi Viktor. “Korkma.” Aurora başını salladı. Parmaklarını tuşlara koydu. Ve çaldı. Bu sefer melodi daha açıktı. Saklanmıyordu. Her nota, bir adım gibiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD