Güneş yükseldikçe kırmızı sis inceldi, ama tamamen kaybolmadı. İnce bir tül gibi köyün çatılarının üzerinde asılı kaldı. Sis, hafif bir pembemsi tonla kaplamıştı her şeyi; evlerin saman kaplı çatıları, taş duvarları, hatta uzak tarlaların yeşil ekinlerini. Güneş ışınları, bu sisi delerek yere ulaşıyordu, ama her ışın, kırmızı bir filtreyle lekelenmiş gibiydi. Havada, hala o metalik kan kokusu vardı – tatlı, çürük bir koku, bataklığın derinlerinden yükselen ve şimdi köyün her köşesine sinmiş. Aurora, kilisenin taş basamaklarında durdu. Basamaklar, eski ve aşınmıştı; yılların ayak izleriyle oyulmuş, kenarları yosunla kaplı. Rüzgar, hafifçe esiyor, eteklerini dalgalandırıyordu. Elindeki kılıç hala titriyordu – yorgunluktan değil. Kılıç, gümüş kaplamalıydı, sapı deri sarılı, rune'larla süslenmiş; ama şimdi ılıktı. Sanki biraz önce saplandığı şey hala içindeydi. Aurora'nın parmakları, sapı sıkıca kavramıştı; teni, kılıcın sıcaklığından kızarmıştı. İçinde bir his vardı – bir yankı, bir kalıntı, Eldric'in dokunuşu gibi.
“Bitti,” demişti. Ama kelime, ağzında kül gibi dağıldı. Sesi, kilisenin taş duvarlarında hafif bir yankı yaptı, ama güçsüzdü. Aurora'nın dudakları kurumuş, boğazı yanıyordu; ritüelin yorgunluğu, bedenini ağırlaştırmıştı. Etrafında, köy yavaşça uyanıyordu – uzak bir horoz ötüşü, bir kapı gıcırtısı, ama hepsi bastırılmış gibiydi, sanki sis sesleri de emiyordu.
Arkasında, kilisenin içinde kırılmış kürenin parçaları yatıyordu. Küre, eskiden parlak kırmızı bir kristaldi; şimdi donuktu, sıradan bir taşa benziyordu. Parçalar, sunak zemine saçılmıştı – düzensiz şekiller, kenarları keskin, güneş ışığında mat bir griye dönmüş. Damarlar kurumuş, siyaha dönmüştü. Bu damarlar, kilisenin taş zemininde ve duvarlarında yayılmıştı; eskiden nabız atan kırmızı çizgiler, şimdi çatlamış siyah lekeler gibiydi, sanki yanmış bir ağaç kabuğu. Toprak nabzını kaybetmişti. Dışarıdaki toprak, kilisenin çevresinde sessizdi; eskiden titreşen zemin, şimdi soğuk ve hareketsiz. Kökler, yerde çürüyen ipler gibi hareketsizdi. Bu kökler, kilise kapısına kadar uzanmıştı; kalın olanlar toprağı yırtmış, ince olanlar dallanmış, ama şimdi kuru ve kırılgan, rüzgarda hafifçe tozlanıyorlardı.
Ama Aurora’nın göğsünün altında… başka bir nabız vardı.
Bir.
İki.
Üç.
Kendi kalbi değildi bu. Ritmi farklıydı. Daha ağır. Daha derin. Aurora'nın kalbi, hızlı ve ritmik atıyordu – savaşın adrenalininden kalan bir tempo. Ama bu nabız, daha yavaş, sanki bir davul gibi derinden gelen, göğüs kafesini titreten bir şeydi. Elleriyle göğsünü ovuşturdu; teni, altında bir sıcaklık hissediyordu, sanki damarlarında yabancı bir sıvı dolaşıyordu. Gözlerini kapadı, konsantre oldu; nabız, ritüelin anısını getiriyordu – Eldric'in kırmızı gözleri, o bağın kurulduğu an.
Viktor yanına geldi. Omzu sarılmıştı, kanaması durmuştu ama yüzü solgundu. Sargı, eski bir bez parçasıydı; Mikhail'ın elinden çıkma, sıkıca bağlanmış, ama kenarlarında hafif kan lekeleri vardı. Viktor'un yüzü, terle kaplıydı; sakalı dağınık, gözleri çökmüş, ama hala bir savaşçı ifadesi taşıyordu. Adımları ağırdı, toprağa bastıkça hafif bir çamur şapırtısı çıkarıyordu. “Gitti,” dedi, kiliseye bakarak. Sesi, boğuktu; boğazı kurumuş gibi. “Hissediyorum. O pislik gitti.” Kelimeleri, bir rahatlama içeriyordu, ama gözlerinde bir şüphe vardı – kilisenin karanlık içini tarıyordu, sanki her an bir gölge çıkabilirdi.
Aurora başını çevirmedi. “Hissettiğin şey… eksiklik olabilir.” Sesinde bir kuşku vardı; gözleri, köyün uzak evlerine dikilmişti. Eksiklik, sanki bir parça kopmuş gibiydi – ama o parça, belki de içlerine yerleşmişti. Rüzgar, saçlarını savurdu; soğuk bir esinti, ama içinde hala o kırmızı sisin sıcaklığı vardı.
Mikhail dışarı çıktı, elinde kırık küreden kopmuş küçük bir parça. Parça, avucunda küçük bir taş parçası gibiydi – düzensiz kenarlı, yüzeyi pürüzlü. Güneşte donuk görünüyordu. Ama gölgeye girdiğinde, içinden çok hafif bir kızıllık geçti. Bir kıvılcım gibi. Anlık. Ama oradaydı. Mikhail'ın parmakları, parçayı sıkıca tutuyordu; yüzü, merakla gerilmişti. Gözleri, parçayı inceliyordu – bir bilim adamı gibi, bir büyücü gibi. “Buna bakın,” dedi, gruba uzatarak. Sesinde bir heyecan vardı, ama altında bir tedirginlik.
Adrian kilisenin kapısında durmuştu. Enstrümanını tekrar omzuna aldı. Enstrüman, eski bir keman benzeriydi; telleri gümüş, gövdesi koyu ahşap, rune'larla oyulmuş. Omzuna yasladı, dengesini buldu; elleri hala titriyordu, yorgunluktan. Tellerine hafifçe dokundu.
Tın.
Ses garipti. Yüksek, ama boş bir tını – sanki bir mağarada yankılanan bir damla su. Havada asılı kaldı, sisle karışarak dağıldı.
Boş.
Ama tamamen boş değil. İçinde bir alt ton vardı, çok hafif, duyulması zor bir uğultu.
“Melodi yok,” dedi Adrian yavaşça. Sesi, fısıltı gibiydi; gözleri kapalı, konsantre olmuş. “Ama bir yankı var. Çok uzakta. Çok derinde.” Yankı, zihninde dönüyordu – ritüelin melodisi, ama çarpıtılmış, uzak bir echo gibi.
Aurora nihayet döndü. “Nerede?” Gözleri, Adrian'ın yüzüne dikildi; sert bir bakış, cevap bekleyen.
Adrian gözlerini kapadı. Bir saniye. İki. Zihnini dinledi; enstrümanın titreşimi, bedeninde yayılıyordu. Etrafındaki sesler – rüzgar, uzak horoz, köyün gıcırtıları – hepsi sustu zihninde. Sadece o yankı kaldı.
“Bizde.”
Sessizlik çöktü. Sessizlik, ağır bir battaniye gibiydi; grubun nefesleri bile duyulmuyordu. Rüzgar, köyün dar sokaklarından geçti. Sokaklar, taş döşeliydi; dar, kıvrımlı, evlerin arasında gölgeler oluşturan. Bir evin kapısı gıcırdadı – eski menteşeler, rüzgarla sallanan. Uzakta bir köpek uludu. Uluma, uzun ve yalnızdı; bataklığın kenarından gelen, sisle boğulmuş bir ses.
Mikhail’in bakışları sertleşti. “Bağ.” Kelime, bir teşhis gibiydi; yüzü, anlayışla gerildi. Elleri, parçayı sıktı – sanki parçadan bir sır çıkacakmış gibi.
Aurora’nın zihni o ana döndü – şapeldeki kırmızı ışık, Eldric’in gözleri, içinden geçen o sıcaklık. Işık, sunaktan yayılmıştı; kırmızı bir aura, havayı dolduran. Eldric'in gözleri, derin kırmızı çukurlar gibiydi – içinde bir zekâ, bir açlık. Ritüel sadece onu çağırmamıştı. Onu bağlamıştı. Köye. Toprağa. Ve onlara. Bağ, görünmez ipler gibiydi; damarlarında dolaşan, ruhlarını saran.
“Bu bir ağdı,” dedi Mikhail. Sesi, alçaktı; çevreyi tarıyordu. “Kalbi kırdık. Ama ağın düğümleri… canlı kalmış olabilir.” Düğümler, belki de her bir köylü, her bir ağaç, her bir damla su – hepsi bir parçasıydı.
Viktor kaşlarını çattı. “Yani hâlâ bitmedi mi?” Yüzü, öfkeyle gerildi; omzundaki ağrı, kaşlarını daha da çattırıyordu. Elleri, kılıcının kabzasında hazırdı – sanki her an saldırmaya hazır.
Aurora elini göğsüne götürdü. Eldric’in bakışını hatırladı. O son anı. Korku yoktu o bakışta. Kaçış da yoktu. Kabullenme vardı. Ve plan. Bakış, sinsi bir gülümseme gibiydi – gözlerdeki parıltı, bir zafer ifadesi.
Tam o sırada Viktor sendeledi.
Herkes ona döndü. Gözler, endişeyle Viktor'a dikildi; Aurora bir adım attı, Mikhail parçayı bıraktı.
Omzundaki sargıdan kan sızmıyordu. Sargı, temizdi; ama altında bir hareket vardı.
Ama derisinin altında bir şey hareket etti.
İnce bir çizgi.
Kırmızı.
Damar gibi.
Yavaşça boynuna doğru ilerliyordu. Çizgi, derinin altında görünüyordu – hafif bir kırmızılık, nabız atan, sanki bir kurtçuk gibi kıvrılan. Viktor'un teni, soluktu; ama çizgi, kontrast yaratıyordu, yavaşça yukarı tırmanıyordu.
Adrian nefesini tuttu. “Hayır…” Sesinde panik vardı; enstrümanı elinde sıkıca tuttu, sanki bir kalkan gibi.
Viktor dişlerini sıktı. “Sadece yara.” Kelimeleri, zorla çıktı; yüzü, acıdan buruştu. Ama çizgi, durmuyordu – boynuna yaklaşıyordu, damarlarını takip ederek.
Aurora bir adım yaklaştı. Elini Viktor’un omzuna koydu. Ten, sıcak – yakıcı bir sıcaklık, sanki ateş gibi. Ve o an hissetti. Nabız, eline geçti; kendi damarlarında da aynı ritim başladı.
Ağ tamamen yok olmamıştı.
Merkez yok edilmişti.
Ama tohum… kanla taşınmıştı. Tohum, ritüelin kalıntısıydı – bir parça Eldric, kanlarına karışmış, yayılmayı bekleyen.
Viktor’un göz bebekleri bir anlığına genişledi. İçinde çok hafif bir kızıllık parladı. Sadece bir saniye. Gözler, normalde kahverengiydi; ama o an, kırmızı bir yansıma geçti – sanki bir alev.
Ama Aurora gördü.
Ve daha kötüsünü hissetti.
Kendi damarlarında da aynı sıcaklık vardı. Göğsü yanıyordu; nabız, hızlandı, ama yabancı bir tempo ile. Elleri titredi; parmaklarını sıktı, ama sıcaklık durmuyordu.
Mikhail bunu da fark etmişti. “Enfeksiyon değil,” dedi alçak sesle. Yüzü, ciddiydi; gözleri grubu tarıyordu. “Bağlı düğümler.” Düğümler, onlardı – ağın yeni parçaları.
Adrian fısıldadı: “O ölmedi.” Sesinde korku vardı; enstrümanı indirdi, sanki müzik bile işe yaramazmış gibi.
Aurora başını yavaşça salladı.
“Hayır,” dedi.
“Form değiştirdi.” Kelimeleri, bir gerçek gibiydi; zihninde, Eldric'in yeni hali canlandı – bedensiz, ama her yerde.
Rüzgar yeniden esti. Esinti, soğuktu; yaprakları savurdu, sisleri karıştırdı. Köyün kuyusundan bir ses geldi.
Damla.
Damla.
Damla.
Su sesi değildi. Nabızdı. Kuyu, köyün merkezindeydi; taş kenarlı, derin, su seviyesi düşük. Ama ses, derinden geliyordu – ritmik, bir kalp gibi.
Aurora’nın gözleri kuyunun taş kenarına kaydı. Taşlar, eski ve yosunlu; çatlaklar, yılların izleriyle dolu. Taşların arasındaki çatlakta, saç teli kadar ince bir kırmızı çizgi parladı. Çizgi, hafifçe titreşti; güneş ışığında parladı, sonra gölgede kayboldu.
Toprak, tamamen susmamıştı.
Sadece bekliyordu. Bekleyiş, sinsiceydi – bir avcı gibi, zamanını kollayan.
Aurora derin bir nefes aldı. Nefes, ciğerlerini doldurdu; hava, hala kırmızı sisle lekeliydi, boğazını yaktı. “Bu bir savaş değildi,” dedi. Sesi, kararlıydı; ama içinde bir ürperti vardı. “Bu bir doğumdu.”
Viktor başını kaldırdı. Acı çekiyordu ama hâlâ ayaktaydı. Yüzü, terle kaplı; gözleri, kararlı. “O zaman?” Kelime, bir soru gibiydi –*** ne?
Aurora’nın gözleri sertleşti. Kararlılığı geri gelmişti – ama bu kez daha karanlık bir biçimde. Gözlerinde, bir gölge vardı; ritüelin izi.
“O bizi merkez yaptı.”
Sessizlik. Anlam yavaşça oturdu. Grup, birbirine baktı; yüzlerde şok, anlayış. Eldric, onları kullanmıştı – yeni kalpler, yeni düğümler.
Eldric artık bir varlık değildi.
Bir sistemdi.
Ve o sistemin yeni kalpleri… onlardı. Sistem, toprağa, suya, kana yayılmıştı; ama şimdi, bedenlerinde kök salmıştı.
Adrian’ın sesi titredi. “Bunu kesebilir miyiz?” Enstrümanı elinde döndürdü; parmakları, tellere dokundu, ama ses çıkmadı.
Aurora gökyüzüne baktı. Güneş artık tam doğmuştu. Işık parlaktı. Ama gölgeler hâlâ uzundu. Gökyüzü, maviydi; ama kenarlarında hafif bir kırmızılık vardı, sis kalıntısı. Bulutlar, yavaşça hareket ediyordu; rüzgar, onları savuruyordu.
“Kesmek yetmez,” dedi.
“Yakmamız gerekecek.” Kelime, sertti; bir planın başlangıcı.
Mikhail kaşlarını kaldırdı. “Neyi?” Gözleri, merakla parladı; zihninde stratejiler dönüyordu.
Aurora gözlerini Viktor’a çevirdi. Viktor'un omzuna, o kırmızı çizgiye. Sonra kendi ellerine. Eller, kirliydi; kan lekeli, çamur kaplı. Ama altında, sıcaklık vardı. Sonra köye. Köy, uyanıyordu; evlerden dumanlar yükseliyordu, çocuklar dışarı çıkıyordu, ama hepsi yavaş, sanki sis onları uyuşturmuştu.
“Bağı.”
Uzakta bir çocuk ağladı. Ağlama, keskin ve korku dolu; bir evden gelen, belki bir rüya, belki gerçek.
Ve Aurora ilk kez korktu. Korku, derin bir ürpertiydi; kalbine saplanan bir iğne gibi. Çünkü Eldric’in nabzı artık toprağın altında değildi.
İçlerindeydi.
Ve bir kalp durdurulabilir.
Ama bir ağ… ancak tamamen yok edilirse ölür. Ağ, dallanmış, kök salmış; her düğüm, bir tehlike.
Aurora kılıcını yere sapladı. Kılıç, toprağa girdi; titreşim, zeminde yayıldı. “Bu daha başlangıç,” dedi. Sesi, bir kehanet gibiydi; gözleri, ufka dikildi – bataklığa, ormana, ötesine.
Ve derinlerde, kimsenin duymadığı bir yerde… çok zayıf bir melodi başladı.
Tersine.
Yavaş.
Sabırlı.
Melodi, zihinlerinde yankılandı – Adrian'ın enstrümanından mı, yoksa içlerinden mi belli değildi. Tersine çevrilmiş notalar, bir lanet gibi; yavaşça yükseliyor, sabırla bekleyen bir tehdit.
Grup, kilise basamaklarında durdu; sessizlik, onları sardı. Ama sessizlik, dolu bir sessizlikti – nabızlar, yankılar, bekleyiş.
Aurora, ilk adımı attı. Köye doğru. “Önce köylüleri uyaralım,” dedi. Sesinde liderlik vardı; ama içinde, korku büyüyor. Köy sokakları, dar ve kıvrımlı; taşlar, ayak altında gıcırdıyordu. Evler, eski taş yapılar; pencereler, küçük ve tozlu. Birkaç köylü dışarı çıkmıştı – yaşlı bir adam, elinde bir kova; bir kadın, kapıda durmuş, etrafı seyrediyor. Sis, hala asılı; havayı ağırlaştırıyor.
Viktor, arkasından geldi; adımları ağır, omzu sızlıyor. “Nasıl uyaracağız? Deli diyecekler.” Yüzü, şüpheli; ama gözleri, kararlı.
Mikhail, parçayı cebine koydu. “Kanıtımız var. Bu parça… ve yaralarımız.” Elleri, kılıcında; hazır.
Adrian, enstrümanı sırtına astı. “Müzikle mi? Sessizliği mi çalayım yine?” Sesinde bir umut vardı; ama titrek.
Aurora durdu, bir evin önünde. Kapı, hafif aralıktı; içeriden bir ateş çıtırtısı geliyordu. “Hayır. Gerçeği söyleyeceğiz. Bağ yayılıyor. Eğer bizdeyse, onlarda da olabilir.” Elini kapıya vurdu; tok bir ses.
Kapı açıldı. Yaşlı bir kadın, şaşkın bakışla. “Siz… savaşçılar? Ne oldu?” Yüzü, kırışık; gözleri, merak dolu.
Aurora, derin nefes aldı. “Tehlike bitmedi. Eldric… içimizde.” Kelimeleri, yavaşça anlattı; ritüeli, ağı, bağı. Kadın, önce inanmadı; ama Aurora'nın gözlerindeki ciddiyet, onu ikna etti.
Köylüler toplandı. Meydanda, kilisenin önünde. Onlarca kişi – çocuklar, yetişkinler, yaşlılar. Sis, hala incelmiş halde; güneş, onları aydınlatıyor ama gölgeler uzun. Aurora, yüksek bir taş üzerine çıktı; sesini yükseltti. “Dinleyin! Bataklığın laneti, toprağa yayıldı. Ama şimdi, kanımıza. Eğer bir sıcaklık hissediyorsanız, bir nabız… o Eldric'tir.”
Murmurlar yükseldi. Korku, yüzlerde yayıldı. Bir adam, omzunu ovuşturdu; “Ben de hissediyorum,” dedi. Başka biri, boynundaki çizgiyi gösterdi – ince kırmızı.
Panik başladı. Çığlıklar, koşuşmalar. Mikhail, sakinleştirmeye çalıştı; “Birlikte savaşacağız. Bağları yakacağız.”
Ama nasıl? Aurora, düşündü. Yakmak… belki ateşle, belki bir ritüelle. Zihninde, eski kitaplar canlandı – lanetleri yok etmek için ateş ritüelleri.
Önce, enfekte olanları topladılar. Meydanda bir ateş yaktılar; odunlar, kuru dallar, alevler yükseldi. Ateş, turuncu-kırmızı; duman, göğe yükseldi, sisi dağıttı.
Viktor, ilk oldu. Omzunu açtı; çizgi, şimdi boynuna ulaşmıştı. Aurora, kılıcını ısıttı ateşte; gümüş, kızardı. “Bu acıyacak,” dedi.
Viktor, dişlerini sıktı. “Yap.”
Kılıç, çizgiye değdi; duman yükseldi, bir çığlık. Çizgi, kavruldu; siyahlaşıp kayboldu. Viktor, yere yığıldı; ama nabız durdu.
Sonra Aurora. Kendi göğsüne. Ateşin acısı, bedenini sardı; ama bağ, kırıldı.
Köylüler sıraya girdi. Saatler sürdü; çığlıklar, gözyaşları. Bazı çizgiler derindi; bazıları, sadece yüzeyde. Ateş, geceye kadar yandı.
Ama Eldric'in melodisi, hala derinde. Adrian, geceleyin enstrümanını çaldı – sessiz bir melodi, boşluk yaratan. Melodi, köyü sardı; yankılar sustu.
Şafak sökerken, sis tamamen dağıldı. Köy, kurtulmuş gibiydi. Ama Aurora biliyordu: Tohum, belki hala bir yerlerde. Bataklıkta, ormanda.
Grup, yola çıktı. Bataklığa geri. “Tamamen yok edelim,” dedi Aurora.
Bataklık, değişmişti. Su, temizdi; kabarcıklar yok. Ama derinlerde, bir gölge.
Savaş, yeniden başladı. Bu kez, ateşle. Bataklığı yaktılar; kuru otlar, alev aldı. Duman, göğe yükseldi.
Eldric'in son nabzı, söndü.
Veya öyle umdular.
Yıllar geçti. Köy, normale döndü. Ama Aurora, her gece nabzını dinlerdi. Ve bazen, çok derinde, bir yankı duyardı.
Tersine melodi.
Sabırlı.
Bekleyen.