5-Geceye Yenilmedim

1025 Words
NİSAN Gözlerini araladığında önce tavanı gördü. Tanımadığı bir tavan... ama tanıdık gelen bir huzur vardı odada. Başını çevirince yastığın üzerindeki bordo ruj lekesini fark etti. Kafasının içinde hafif bir zonklama vardı, boğazı kurumuştu. Ellerini yavaşça yatağın üzerinde gezdirdi. Elbisesi hâlâ üzerindeydi ama battaniyenin altına düzgünce örtülmüş olduğunu fark etti. Ayağındaki topuklular çıkmıştı.Başını yavaşça çevirip yatağın diğer yanına baktı. Boştu. Yatağın diğer yastığına uzandı. Düzgündü. Üzeri bozulmamış, bir el bile değmemiş gibiydi. “Allah’ım… sana şükürler olsun. Yabancı bir adamla uyanmadığım için… Elini alnına götürdü, geceye dair puslu görüntüler zihninde dönmeye başladı. Dans… adamın yaklaşması… sonra biri… gözlü bir adam. O ses tonunu hatırlıyordu. O güven veren, kararlı bakışı... Sonra yüzü kızardı. Yastıktan başını kaldırdı. O an gözlüğü hatırladı… takım elbise… elleri... Hemen ardından suratını buruşturdu. “Yok yok! O şekilde bakma Nisan! Adam seni kucağında taşıdı diye romantik film senaryosu kuracak hâlin yok. Zaten ne dedin, ne yaptın belli değil. Gözlü adamı unutsan iyi olur.” Sonra yastığa yüzünü gömüp iç geçirdi. “Ama... keşke biraz daha düzgün görünseydim. Yani... çok dağınık değildim, değil mi? Neydi o 'gözlü adam' lafı mesela... offf ne kadar rezil bir insanım.Gerçekten düşünüyorum da İstanbul'a parlamaya değil rezil olmaya gelmiş gibi hissediyorum. Allah'ım ne olur başka aksilik çıkmasın ne olur." Kısa bir sessizlikten sonra başını yastıktan kaldırdı. “Her halükarda... o adamla bir daha karşılaşmak istemem. Rezaletti. Gerçekten.” Küçük bir duraklamanın ardından, göz ucuyla cama baktı. “Ama yine de… bir daha görsem... ayıp olmaz. Sadece... daha ayık, daha şık, daha... kontrollü bir hâlde. Tesadüfen ama.” Sonra gülümsedi. “Tesadüfen, tabii. Hiç planlı değil.” Nisan kendini toparlayıp yavaşça yataktan kalktı, saçlarını düzeltti ve telefonunu eline aldı. Rehberindeki bir isme tıkladı: Aslı – Okuldan Arkadaşı. İletişimleri seyrekti ama Aslı’nın, Karaca Holding’le zaman zaman bağlantısı olan bir catering şirketinde çalıştığını biliyordu. Parmakları tuşlara bastı. "Aslı, İstanbul’a geldim. Ufak bir iyilik isteyeceğim..." 10 saat sonra Nisan aynanın karşısında, garson üniformasının içine sığmaya çalışırken, içindeki kalp atışlarını bastırmaya çalışıyordu. Siyah kumaş pantolon ve beyaz gömlek… Saçları sıkıca toplanmış, yüzünde hafif bir makyaj. Hiçbir dikkat çekici detay yoktu. Zaten olması da gerekmiyordu. O bu gece sahnede değil, perde arkasındaydı. Karaca Holding’in prestijli yıllık iş ağı daveti bu akşamdı. Yer şehrin en lüks otellerinden birindeydi. Konuklar, şirket ortakları, medya temsilcileri, iş dünyasının elitleri… Ve elbette… Emir. Hayır. Kerem Karaca. Nisan'ın bu gece için amacı kerem'e ben burdayım herşeyi biliyorum mesajını vermekti. Ve gecenin sonuna sakladığı sürpriz... Davet başlamadan iki saat önce oteldeydi. Catering firmasının şefi, ellerine tepsi tutuşturmuştu bile. "Misafirlerin içkileri... Duruşun düzgün olsun. Göz teması kurma. Arka servis alanına geçiş koridordan, unutma." Hepsini başıyla onayladı. Gözleri kalabalığı taramakla meşguldü. Zemin cilalanmıştı, kristal avizeler pırıl pırıl. Kapıda misafirler alınırken, içeriye klasik müzik eşliğinde adımlar atılıyordu. Kadınlar abiye elbiseleriyle, erkekler smokinleriyle parıldıyordu. Nisan, tepsisini dengeleyip süzülen adımlarla salonda ilerlerken, içinden tekrar etti: "Doğru zaman gelene kadar beni görme Kerem Karaca." Henüz yarım saat geçmişti ki, salonun kapısından kalabalığın bir uğultusu yükseldi. Nisan başını çevirdi. İçeri doğru adım atan üç adamdan biri, onu tanımasa bile kalabalık tarafından tanınıyordu. Atlas Karaca. Diğerleri gülümsüyor, selamlaşıyor, ama Atlas yalnızca hafifçe başını eğerek ilerliyordu. Siyah takım elbisesi, net duruşu ve içe dönük ifadesiyle diğerlerinden Nisan'ın kafası o kadar Kerem'e odaklanmıştı ki Atlas'ın yüzünü tam anlamıyla incelemedi bile. Ve hemen ardından… Kerem. Nisan’ın nefesi birkaç saniyeliğine durdu. Onu en son Ankara’da bir kafede uğurlamıştı. Bir erkeği sevdikten sonra, bir daha onunla göz göze geldiğinizde gözbebekleriniz küçülürmüş; artık ona sığamadığınız içindir, derler. Nisan’ın gözleri küçülmedi. Sadece buz tuttu. Kerem hâlâ çekiciydi. Takım elbisesi ona yakışıyor, ses tonuyla çevresindekileri güldürüyordu. Ama Nisan, artık o kahkahanın içini biliyordu. "İnsan tanıdığını düşündüğü birine nasıl bu kadar yabancılaşabilir?" Kerem’in koluna bir kadın girmişti. Sarışın, zarif, belli ki tanıdık biri. Magazin basınına bolca poz verilmiş, hazır bir birliktelik gibi. Nisan gözlerini kaçırdı. "Sakin ol Nisan şuan ağlamanın, ofkelenmenin hiç sırası değil. Kendine gel kızım." Nisan hemen kendini toparlayıp yavaş adımlarla servise devam etti. Birkaç masa değiştirdi. Atlas’ın olduğu grubun yakınından geçerken ayakları istemsizce yavaşladı. Atlas tam o sırada başını kaldırdı, ama Nisan kafasını çevirmişti bile. Onu görmemişti. Saat 22.13… Salonun ışıkları biraz daha loşlaşmış, sahneye doğru mavi tonlar düşmüştü. Fon müziği daha yumuşak, konuşmalar daha resmi hâle gelmişti. Kerem Karaca’nın sahneye çıkmasına dakikalar vardı. Nisan, arka servisten çıkıp tekrar salona yönelmişti. Elinde yine gümüş bir tepsi vardı, ama bu sefer servis için değil… bir şey için bekliyordu. Doğru anı. Doğru zamanı. Kerem salonun köşesinde, birkaç kişiyle ayakta sohbet ediyordu. Kahkaha atıyor, elindeki içki bardağını nazikçe çeviriyordu. Ama o an, tüm neşesi yerle bir olacaktı. Nisan yavaşça o yöne yürümeye başladı. Tüm gece boyunca saklanmıştı. Ama artık görünme vaktiydi. Beden dili dikkatliydi. Ne çok hızlı, ne çok yavaş. Sanki yalnızca bir garsondu. Ama kıyafeti, vücut duruşu, gözlerinin içindeki o tanıdık ateş… her şey “Ben buradayım” diyordu. Ve sonunda… Kerem başını çevirip, karşısındaki adamla konuşmayı sürdürürken, istemsizce gözleri salonun ortasındaki harekete takıldı. İlk başta tanımadı. Ama sonra… O gözler. O çene çizgisi. O tepsiyi tutuş şekli bile tanıdıktı. Ve en sonunda göz göze geldiler. Nisan bir saniyeliğine durdu. Ne gülümsedi, ne kaşını çattı. Sadece baktı. Gözlerinde acı yoktu. Ama öyle bir "bilmişlik" vardı ki, Kerem’in elindeki bardak istemsizce titredi. Bu bir cümleydi. "Biliyorum." "Senin bana yalanlarla dolu sunmuş olduğun hayatın doğrusunu biliyorum ve bizzat görmeye geldim. Nisan bakışını ilk çeviren oldu. Yavaşça döndü, kalabalığın arasında kayboldu. Geriye sadece soğuk terleriyle kalan bir Kerem kalmıştı. Davetin ilerleyen saatlerinde salonun girişine yakın bir masa vardı. Orada, küçük bir zarif kutu duruyordu. Üzerinde şu yazılıydı: > “Sayın K.K., yeni başlangıçlarınız için bir hatıra.” — İsimsiz Kerem önce önemsemedi. Ama kutuyu açınca içinden bir şey çıktı: Bir düğün davetiyesi. Kendisine ve sözde nişanlısına ait — ama bu davetiye gerçekte hiç gönderilmemişti. Alt köşede ise ince bir yazı vardı. Sadece Kerem’in anlayacağı türden: > “Kiminle oynadığını unutma.” Yüzü düşerken etrafına bakındı. Kimse fark etmemişti. Ama onun ruhuna çarpan bir buz gibiydi. Nisan burada bir yerdeydi. Hem de çok daha yakınında… Nisan,arka koridordan çıkar çıkmaz, gözlerinden yaşlar süzülmedi. Gülmedi de. Ama içi rahattı. Bu bir intikam değildi henüz. Bu yalnızca ilk adım, sessiz bir uyarıydı. Ama Kerem o mesajı almıştı. Ve bu Nisan için yeterliydi. > "Hikâyen bitti sanıyordun, değil mi Kerem Karaca?" "Yanıldın. Şimdi sıra benim sahnemde."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD