HAMİLELİK VE BEBEK...

1191 Words
ROJHAT SORAN Hastanenin koridorunda volta atıyorum. Ayaklarım betona kök salmış gibi ağır ama kalbim, sanki birisi içinden çekip koparıyor. Rüya’nın kokusunu bile burada hissediyorum. Orda yatan hâliyle bile adamın içine dağ gibi oturan kadın… Şimdi içeride, sedyede, nefessiz gibi yatıyor. Tahir, doktor önlüğüyle gelip; “Enişte, panik yok… tansiyonu düşmüş, hamilelikten dolayı. Bakarsın bu sefer ikna edebilirsem ultrasonla bakarız...” dediğinde içimden bir şey koptu ama yüzüme belli etmedim. Hamilelik,üçüncü çocuğumuz. Sanki gözüme bir perde inmiş gibi geçmişe gittim. Umut’da Rüya’nın yaşadıkları aklıma geldi, sonra Narin'i gönderdi Allah. Sanki Umut’ta ki acıları silmek ister gibi. Güzel kızımdan sonra hayatımız değişmişti. Ama üçüncü çocuğu resmen Umut çağırdı. Ne olduğumuzu bilmiyorum, ne olacağını da... Kafamı duvara yasladım, Rüya’nın neden burada olduğunu düşünürken kendi kendime konuşuyordum; “Yasemin Anne Rüya’yı niye çağırmadı?” Gerçek sebebi biliyorum. Kendimi kandıramam. “Çünkü Rüya’nın kanı Berzan Ağa’nın kanı değil…” İşte bu cümle içimi yakan ateş. Biz gerçekleri susturdukça onlar boğazıma çöktü. Rüya’nın gözlerindeki o kırıklığın sebebi biziz. Benim ellerim… benim günahım; “Ama o kadını kimse eksik bırakamaz. Hele ben… Asla.” Tahir omzuma dokunduğunda kendime geldim; “Enişte, istersen içeri geç. Uyanacak birazdan.” Başımı salladım ve ağır adımlarla kapıyı iterek içeriye girdim. Odamız, hastane ışıklarıyla olduğundan daha beyaz. Rüya yastığa yaslanmış, gözleri yarı açık… beni görünce yüzünü toparladı ama hemen geri dağılacak gibiydi; “Rüya…” diyorum, sesi duyarsam belki ben de dağılırım diye kısık. “Ben iyi değilim,” dedi... O cümle… bir kadın değil, bir savaşçının tükenişi. Yanına oturuyordum ve: “Hamilesin, neden kendini bu kadar yıpratıyorsun. Artık kabullenme vakti gelmedi mi?" Gözlerini kaçırarak sonunda itiraf etti; “İstemiyorum bu çocuğu. Bu sefer… hazır değilim Rojhat.” Kalbim sıkıştı, benimle olmayan hayatın acısı, her kelimesinde hissediliyordu; “Bak, bu bebeği istemesen de bizim kanımız, bizim nefesimiz. Sen güçlüsün, sen…” Cümlemi tamamlanmadan Tahir içeri girdi; “Enişte, Rüya’nın ultrasona girmesi lazım. En azından durumuna bakalım.” Rüya hemen itiraz etti: “Gerek yok, eğer görürsem dayanamam sahiplenirim. Ben onu istemiyorum Tahir, belki sen bir yolunu söylersin...” Bir an Rüya’nın ne demek istediğini anladım. Öfkeyle sesim sertleşti: “Yeter Rüya! Umut ve Narin nasıl varsa bu çocuk da var. Artık senin onu görmen gerekiyor ve bu çocuğa nasıl hamile kaldığını düşün. Doktorlar bile hamile kalamazsın derken sen bu çocuğa hamile kaldın. O bize Allah'ın bir lütfudur..." Tahir araya girdi, sakin ama net: “Abla, sağlığın için de şart. Kendi durumunu bilmezsen risk artar.” Rüya gözlerini kapattı ve yutkundu. Evet sert konuştum ama buna zorundaydım. Çocuğumun sağlığını ne kadar düşünürsem düşüneyim önceliğim Rüya... Sonra karıma baktığımda içindeki o eski korkuyu gördüm. Küçük Rüya… o karanlık günlerden kalan gölge. Sonunda fısıldadı: “Tamam.” Tahir odadan çıktı. Biz yine sessizliğe gömüldük. Aslında söylemek istediğim çok şey vardı. Ama bir türlü dilimin ucuna gelmedi. Odanın kapısı tıklatılınca ultrason makinesinin geldiğini anladık ve ikimizde gerildik. Rüya öyle derin bir nefes aldı ki, sanki odada ki tüm oksijen bitmişti ve ben nefes alamıyordum. Tahir önce jeli sürdü ve cihazı yana doğru kaydırmaya başladı. Ben yumruğumu sıkmışım farkında değilim. Tahir monitöre dalmıştı, ama sonra sessizliği bozdu; “Kalp atışı var… güçlü, bir oğlan..." dedi. Kalbim… Bir an duracak gibi oldu. Umut... onun erkek olduğunu duyduğumda da böyle olmuştum. Belki Allah bana bir kız evladı daha verir diye sevinmiştim, ama olmadı... Rüya gözlerini açıp ekrana baktı. O minicik gölge kıpırdadığında nefesi kesildi. Sanki içinde bir şeyler çözüldü ama bir yandan da sanki o da benim gibi geçmişi hatırladı... “Bu…” diye fısıldadı. Bir damla yaş göz ucundan aktı. “Bu gerçekten… bizim mi?” Yanına eğilip kulağına: “Bizim, üçüncü bebeğimiz ama sanki ilk nefes… Rüya, bizim kaderimiz kolay yazılmadı. Ama hiçbir çocuk yanlış değil. Sen de değilsin.” Ekrandaki minik kalp atmaya devam ediyordu. Benim içimdeki tüm karanlık ise bir anlığına çözüldü. Eğer bu kadın… bu kalp… bu çocuk için yaşamam gerekiyorsa, gölgesi olduğum her günün bedelini ödeyeceğim. DİLAN SEYDAN Rüya gittikten sonra odamdan hiç çıkmadım. Odam dedim değil mi? Evet bir zamanlar burası benim odamdı, bu konak benim evimdi. Ben Rüya’yı da Zinar’ı da Civan’dan bir gün olsun ayırmadım. Az önce benim ağzımdan çıkan o sözler nasıl çıktı bende anlamadım. Ama şuna eminim ki Mehmet benim dengemi alt üst etti. Artık ona herşeyi söyleyip hayatımı yola koymanın zamanı geldi. Evet arkadaş olarak ilişkimiz çok güzeldi, ama herkes bizi evli biliyor. Bizden çocuk bekliyor, bu işler kaynanamın şerbetleriyle olacak iş değil. Ben de bir zamanlar gerçek bir kızdım. Sonra hayat, bir sabah uyandığımda benden başka biri olmamı istedi. Hanımağa adayı… Büyük laf, çok büyük. Ama benim içimde hâlâ o küçük kız var. O kız bugün Rüya’nın yüzüne söylediğim sözlerden utandı, korktu… kaçmak istedi. Odamın içinde çöküp kaldım. Başımı dizlerimin üzerine yasladım. Fısıltıyla söyledim: “Ben gerçekten ne yapıyorum?” Artık ona her şeyi söylemenin zamanı geldi. Bu işler… yalanla hiç olmaz. Mehmet kapımı çalmadı bugün. Zaten çalmıyor. O odama hiç girmedi ki. Evlendik… ama evli değiliz. Aynı sofraya bile zor oturuyoruz. Başımı kaldırdım, aynaya baktım. Kendime değil, bir başkasına benzeyen o yüze… “Ben ne zaman bu kadar sahte oldum?” diye fısıldadım. Kapı tıklandı. Mehmet’in sesi: “Dilan? İçeri gelebilir miyim?” Nedense kalbim hızlandı. Korkudan mı, yoksa yüzleşmenin geldiğini bildiğimden mi? Bilmiyorum; “Gel,” dedim. Kapı açıldı, Mehmet her zamanki gibi mesafeli, ciddi… yüzünde hiçbir duygu yok. Ona bakınca içimi hep bir soğuk kaplıyor. Beni ne istedi, ne seçti, ne sevdi. Sadece evlendi, bu kadar. Konuşmadan birkaç saniye geçti. Sonra o sessizliği bozan yine o oldu; “Bugün konakta kavga çıkmış, Mehtap söyledi. Sen iyi misin?” Başımı eğdim; “Ben… sinirlerime hakim olamadım. Hiç iyi değilim...” O hiçbir şey demedi, sanki bekliyordu zaten benim patlamamı. Sanki bu kaos onun için sıradan, ben artık dayanamadım; “Mehmet, konuşmamız lazım.” “Dinliyorum.” “Bu böyle olmaz evliyiz… ama değiliz. Birlikte uyumuyoruz, konuşmuyoruz, bir hayatımız yok. İnsanlar bizden çocuk bekliyor. Bu… böyle devam edemez. Biliyorum bu konuşmayı daha önce de yaptık ama artık ben ne eski o genç kızım ne de sen artık anne etkisinde ki bir adam..." Mehmet bir an durdu. Sonra o soğuk, her şeyi saklayan bakışıyla tek cümle kurdu: “Dilan… hanımağa adayı oldun.” Bu cümleyle içimden bir şey koptu. O an anladım. O artık bana koca değil. Sadece görevini yapan bir adam. “Ne demek istiyorsun?” diye fısıldadım. “Artık iyi görünmemiz gerek,” dedi. “İnsanlar konuşuyor. Sen de… çocuk istiyorsun diye duydum.” Kalbim duracak gibi oldu. “Kim söyledi sana?” Gözlerime baktı, hiçbir duygu yoktu; “Mehtap.” O an bütün kanım çekildi. Gerçi ne bekliyordum ki onu benim yanıma kayın validem göndermişti. Tabi ki benim yardımcım gibi görünüp onlara laf taşıyacaktı. Yutkundum... “Peki… sen ne istiyorsun?” Mehmet omuzlarını hafifçe kaldırdı; “Çocuk… olur. Hem sen şimdi hanımağa olamasan bile bir gün elbet olacaksın. Benim soyum ve aşiretim içinde çocuk gerekli..." Sanki bakkaldan ekmek almayı kabul ediyor. Sanki benim hayatım değil. Sanki ben bir insan değilim. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Hanımağa adayı ağlamazmış.Öğrettiler, başımı salladım. “Sana göre olsun Mehmet.” O dönüp kapıdan çıkarken içimden bir ses şunu söyledi: Ben bu evde, bu konakta, bu hayatta kime ne olduğumu bilmiyorum. Ama tek bildiğim şu: Bu maske daha fazla dayanmaz.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD