BURAK TEKİN
Aliye kapıdan içeri girer girmez yüzündeki rengi okudum. Sanki biri kalbini sıkmış gibi nefesi dar, gözleri telaş doluydu. Montunu çıkarmadan,
“Burak… bugün konakta neler oldu biliyor musun?” dedi. Sesindeki titreme beni diken diken etti.
“Ne oldu Aliye? Kimseye bir şey mi oldu?”
“Rüya…” dedi, yutkundu. “Bayılmış. Tahir aradı… hastanedeler.”
İçimde yıllardır bir köşeye gömdüğüm o sızı bir anda açığa çıktı. Rüya’nın adı bile yetiyordu kaburgalarımın arasına ağrı yerleştirmeye;
“Hazırlan, hemen gidiyoruz.”
Hastanenin soğuk ışıkları altında yürürken kalbim ritmini şaşırmış gibiydi. Aliye elimi tuttu ama ben hiçbir şey hissetmiyordum, sadece koridordan gelen uğultuların arasında tek bir ses arıyordum: Rüya’nın nefesi. Tahir bizi görünce hemen yanımıza geldi;
“Durumu iyi abi.”
Ama sesindeki yorgunluk iyi bir şey söylemediğini belli ediyordu;
“Hamileymiş, üçüncü bebek… stres ve yorgunluk tetiklemiş olabilir.”
O an dünya iki kere döndü sanki. Rüya’nın hamile olduğunu duyunca içimde garip bir şey kıpırdadı; sevinç değildi, hüzün değildi, çok daha derin bir şeydi… belki de ben adı olmayan duygulara daha çok alışkınım;
“Görebilir miyim?” dedim.
Tahir başıyla onayladı. Kapıyı ittiğim anda Rüya başını bana çevirdi. Gözleri doluydu. Ben daha bir adım atamadan yüzünden yaşlar süzülmeye başladı. O kadar sessiz ağlıyordu ki… sanki çocukluğuna dönmüş, kimse duymasın diye içine akıtıyordu tüm acısını;
“Rüya…” dedim, adı bile dudaklarımda kırık bir ses oldu.
O an dayanamadı. Yılların biriktirdiği, söyleyemediği, söylemeye cesaret edemediği bütün duygular gözyaşına dönüp aktı. Elini yüzüne kapattı, titredi, nefesi kesildi. Yanına oturdum. Bir şey söylemeye çalıştım ama boğazım düğümlendi;
"Burak, ikimizde neredeyse aynı kaderi yaşıyoruz biliyorsun."
Bu sefer benim gözlerim yandı. Aynı kandan olmamanın, aynı candan olmadığımız anlamına gelmediğini söylemişlerdi ama bazı gerçekler insanın kalbine oturunca kolay kalkmıyordu. Elini tuttum;
“Kan değil mesele…” dedim zorlanarak. “Biz kardeş olmayı seçtik, Rüya. Sen ne kadar ağlıyorsan… inan ben de içimden o kadar ağlıyorum.”
Onun gözyaşı, benim gözyaşıma karıştı. Odada sessizlik vardı ama kalplerimiz yılların yükünü döküyordu. O an birbirimizin değil, hayatın bize kırdığı yerlerini sarıyorduk sanki. Aynı kandan olmayan iki çocuk… Aynı acıda buluşmuş iki yaralı kalp… Ve o odada, ilk kez gerçekten kardeş olmanın ne demek olduğunu ikimiz de yeniden anladık. Elini tuttum, sıkıca… sanki bıraksam düşecek, kaybolacakmış gibi. Rüya’nın gözleri yeni yeni sakinleşiyordu ama yüzündeki o kırgınlık hâlâ tazeydi;
“Burak…” dedi, gözlerini kaçırarak. “Ben bazen… gerçekten Acar'lara ait olmadığımı hissediyorum. Beni sevdiğinizi biliyorum ama… içimde bir yer hep eksik. Bazen düşünüyorum da… ya ben kimseye yük oluyorsam?”
Kaşlarım kendiliğinden çatıldı, içimde öfke gibi bir şey kabardı ona değil, ona bunları düşündüren hayata;
“Bir daha sakın böyle söyleme,” dedim, sesim istemsizce sert çıktı. “Sen yük olmadın, olmazsın. Hem ben seni kimin kızı olduğunla sevmedim. Hepimizin hayatı karışıktı o zamanlar… belki de o yüzden birbirimize daha çok tutunduk.”
Rüya, yavaşça başını bana çevirdi;
“Peki ya sen?” diye sordu. “Sana kolay mı Burak? Sen… benden daha ağır yaşadın bunu.”
Derin bir nefes aldım. Bu cümleyi kimse duymamıştı benden; içimde sakladığım, kimseye belli etmediğim o yarayı ilk kez açıyordum;
“Ben ilk anne dediğimde hayatım değişti. Ben annemi sende babanı kendimiz seçtik aslında. İnsan bir anda kim olduğunu unutuyor. Sanki biri gelip hayatını, geçmişini, anılarını yerinden söküp almış gibi…”
Gözlerim doldu ama düşmesine izin vermedim;
“Sonra seni düşündüm.”
Omzunu hafifçe okşadım;
“Senin ne kadar yalnız kaldığını… ne kadar susarak büyüdüğünü. O gün dedim ki kendime: ‘Burak, güçlü olmalısın. Çünkü Rüya’nın senden başka kimsesi yok.’
Bu söz onu tamamen yıktı. Yeniden hıçkırdı, elleri titredi;
“Sen hep benim olmayan kardeşimdin,” diye fısıldadı.
Sarıldım ona. Küçük bir kız çocuğu gibi titriyordu. Hastane odasının o soğuk duvarları bile o an ikimizi ayırmaya cesaret edemedi. Aliye ve Rojhat kapıdan sessizce izliyordu; ikisinin de gözlerinde hüzünlü bir tebessüm vardı, ikimize dokunmadan, sadece bizi anlıyorlardı. Rüya başını omzuma koydu;
“Biliyor musun Burak? Üçüncü çocuğuma hamileyim ama… kendimi hâlâ çocuk gibi hissediyorum. Korkuyorum. Ağa olayı, Dilan… hepsi üstüme geliyor.”
Saçlarını okşadım;
“Korkma,” dedim, içimden geldiği gibi. “Sen yalnız değilsin. Tahir var, Aliye var, ben varım… Rojhat var. Bu bebek… senin sandığından daha büyük bir güç verecek sana.”
Rüya yavaşça doğruldu, gözlerinde ilk kez biraz umut parladı;
“Gerçekten öyle mi diyorsun?”
“Evet,” dedim gülümseyerek. “Hem ben yeğenime şimdiden alıştım bile. Üç çocuklu anne olmak kolay değil ama sen halledersin.”
Rüya gülümsedi, uzun zamandır ilk defa bu kadar içten. O an anladım…
Bazı kardeşlikler kanla kurulmaz.
Bazıları acıyla, sırlarla, birlikte taşıdığın yüklerle kurulur. Ve o hastane odasında, biz ikimiz… Kendi ailemizi yeniden inşa etmeye başladık.
Hastaneden çıktığımda direk eve geldik. Ama aklımda hala Rüya’yla konuştuklarımız var. Daha çocuktum ben Evin’i anne olarak seçtiğimde. Rüya benden küçüktü Berzan ile tanıştığında. İkimizde ne Zinar gibi ne de Tahir gibi olamayız aslında. Beni ağalık için önerirlerken akıllarına bu geldi mi acaba? Dilan Rüya’ya demiş ya "Sen Acar değilsin..." bu duruma göre ben Tekin aşiretinin varisiyim.
Belki de bazılarının beni önerme sebebi de budur. Yaman ağanın bugüne kadar yaptıklarını benim devam ettirmemi istiyorlar. Aslında babam da bu zamana kadar hep akıl hocası Berzan Ağa’ydı. Bence bu konuda aklımı temizlemem için konuşmam gereken kişi babamdır. Yarın ola hayrola diyerek odamıza gidip yattık.
Ertesi sabah erkenden kalkıp, şirkete değil Tekin konağına gittim. Evin, sabah erkenden uyanmış. İnsanlar eskiden kalma huylarını terkedemiyorlar. Beni görünce yüzü aydınlandı. Az önce dedim ya ben Tahir gibi olamam. Sakın yanlış anlamayın annemin bana olan davranışlarından bahsetmedim. Çünkü benim annem öyle bir kadın ki zaten bana sıra gelene kadar okulda bir sürü çocuğa annelik yapmış bir kadın.
Peki ya Zana'ya ne demeli, gerçekten Evin annenin tam zıttı. Hiç kimse kime benzediğini bir türlü çözemedi. Bu yaşına kadar geldi, ama hala Yaman ağanın şımarık küçük çocuğu gibi. Mesela şuan da odasında mışıl mışıl uyuyor. Evin anne bana sarılınca buraya neden geldiğimi bile unuttum desem yalan olmaz. Biraz avluda oturup öylece kaldık. Biz öylece kalmıştık ki babam ağır ağır merdivenlerden inip geldi;
"Ana, oğul bir araya gelince kelimeler olmadan konuştuğunuzu biliyor muydunuz? Bayılıyorum sizin bu halinize..."
"Baban haklı Burak, sen birşey için mi geldin buraya?"
"Aslında babamla konuşmak için gelmiştim ama ilk karşılaştığımda tanıştığım Evin hanımağayı da çağırsak iyi olur..."
"Evin her zaman sen ne sıfatla istersen senin yanında oğlum mevzu nedir?"
"Acar aşireti Ağalık..."
"Hani siz kendi aranızda söz vermiştiniz bu mevzuların konuşmuyordunuz?"
"Biz konuşmuyorduk, ama önce Yasemin hanım Dilan’ı çağırmış. Sonra Rüya, Aliye'yi alıp konağa gitmiş. Orada laf dalaşına girmişler, Rüya hamile olduğu için fenalaşmış. Dün hastanedeydim, psikolojisi pek iyi görünmüyordu."
"Oğlum biraz yavaş gel, neler olmuşda benim haberim yokmuş? Dilan ve Rüya nasıl olmuşta kavga etmiş? Onlar kardeş gibi büyüdüler, çocukken bile kavga etmediler."
"Dilan, Rüya’ya sen Acar değilsin ki demiş..."
Evin anne donup kaldı, bir an ne diyeceğini bilemedi. Babam da aynı şekilde bekliyordu. Avluda üçümüzde ayakta duruyorduk ki sessizliği Zana bozdu. Hanımefendinin güzellik uykusunu böldük, ama beni görünce sevinip merdivenlerden koşup boynuma atladı. Bir sürede biz ne konuştuğumuzu unuttuk, bende asıl soracağım şeyi soramadan sohbet eşliğinde kahvaltımızı yaptık...