Erkan Bozkurt, on altı yaşında İstanbul'a geldiğinde iki şey vardı yanında. Cebinde ıslah evinin kapısından çıkarken verilen son kırk lira. Ve Bozkurt'un o yeşil dağlarından İstanbul'un gri betonuna hiç uymayacak olan o sert, içe dönük bakış. Islah evinde iki yıl kalmıştı. On dördünde girmişti oraya — annesi gitmiş, evi satılmış, mahallede kimsesi kalmamıştı. Babasının ölümünün ardından annesi Hatice, kocasının mezarı henüz tazeyken başka bir adamla birlikte Bozkurt'tan ayrılmıştı. Erkan'ı yanına almamıştı. Bunu söylediğinde — ya da söylemediğinde, çünkü gerçekte tek kelime etmeden çıkıp gitmişti — Erkan on üç yaşındaydı. O gün kapıdan çıkan annesinin sırtına bakmıştı. O sırtın köşeyi dönüp kaybolmasını izlemişti. Ağlamamıştı. Sadece bakmıştı. Sonra kapıyı kapamıştı. Tek başına kala

