Aradan günler geçmişti. Revir çadırında zamanın ne anlamı vardı, kimse bilmiyordu artık. Rüzgâr her sabah aynı perdeyi kaldırıyor, aynı kumaşı titretip duruyordu. Tek değişmeyen şey, monitörden yükselen kalp sesiyle o düzenli “bip” yankısıydı. Hayatla ölümün arasında sıkışmış o ses, sanki her gün biraz daha uzaklaşıyor, biraz daha yavaşlıyordu. Timur, o gün de diğer günler gibi revirin kapısından içeri girdi. Botlarının sesi çadırın zemininde yankılanmadı bile; alışılmış, kontrollü, sert adımlardı onlar. Elinde tuttuğu evrak dosyasını masaya bıraktı, başıyla nöbet tutan hemşireye selam verdi. “Değişiklik yok Komutanım,” dedi hemşire kısık bir sesle. O da sadece başını salladı. Sandalyeye oturdu. Bir süre sessizce monitöre baktı; çizgi aynı tempoda, nabız aynı ritimdeydi. Ne hızlanıyor

