TİMUR Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Revirin içindeki hava ağırdı; ilaç ve kan kokusu birbirine karışmış, metalik bir tat gibi genzime oturmuştu. Gözlerim, sedyenin üzerinde hareketsiz yatan Eylül’deydi. Parmaklarımın arasında tuttuğum örgü ipini usulca okşuyordum. Sanki o ince parça, onu bu dünyaya bağlayan son iplikti. Göğsü yavaş, zayıf hareketlerle inip kalkıyordu; saatler geçmişti ama ne parmağını kıpırdatmıştı, ne bir ses çıkarmıştı. Ölü gibiydi. Ve ben… bir an bile başucundan ayrılmamıştım. Ayrılmayı da düşünmüyordum — en azından yeni bir emir gelmedikçe. Dirseklerimi dizlerime yaslayarak öne eğildim. Sesim, maskenin hafif hışırtısına karıştı. “İtiraf ediyorum…” diye mırıldandım. “Hayran olunası bir kadınsın.” Sesim kısıktı, bir başkasının duymasını istemezdim. Bakışlarım

