‘‘Abimin bunların hiçbirinden haberi olmamalı. Her şeyi geçtim Twitter’da fenomen olduğunu öğrenirse kıtır kıtır keser bizi. Of Allah’ım! Ne yapacağız şimdi? Kızım sizin neyinize gazeteye ilan vermek? Ha! İnsan hiç düşünmez mi bu işin sonunu? Ama yok ben kime ne diyorum? Ne olacak işte anası kılıklılar!’’
Yaklaşık beş dakikadır Gülce ve Gurur’u azarlıyordu Nilüfer.
‘‘Ya hala tamam söz istediğin kadar dinleyeceğim saydırmalarını ama ne olur önce bu işi bir hallet,’’ Gurur’un yalvarır tonda konuşması Nilüfer’in çark etmesine sebep oldu. Yeğenine dönüp işaret parmağını ona doğru kaldırarak uyarıcı tonda konuşmaya başladı.
‘‘Evet, tamam haklısın. Bak ama söz verdin bu konu kapanınca istediğim kadar saydıracağım ve siz ağzınızı açıp tek kelime etmeyeceksiniz.’’
‘‘Ya yemin ediyorum hala! İkizimin dili kopsun ki.’’
‘‘Kızım kendi yeminini kendi üzerinden etsene. Benden ne istiyorsun?’’ diyen kardeşine kaşlarını çatarak baktı Gurur.
‘‘Cece iki dakika sus kardeşim. Şurada bir şey konuşuyoruz,’’ dişlerinin arasından tıslayan Gurur istediği etkiyi yaratmış olacak ki Gülce çenesini kapalı tuttu.
Nilüfer derin bir nefes alıp odanın içini turlamaya başladı. Gülce ve Gurur yatağın üstünde bağdaş kurmuş, bir ileri bir geri yürüyen halalarını izliyorlardı. Küçükler ise çalışma masasının önündeki sandalyelere oturmuş olanları takip etmeye çalışıyordu. Nilüfer hâlâ ne yapacağını düşünürken Çiçek deminden beri kafasında şekillenen düşünceler yüzünden ellerini havaya kaldırıp dua etmeye başladı.
‘‘Allahçığım sana teşekkürler olsun. Söz veriyorum yeni annemciklerim gelsin ikizcanımı sınıftaki kızlara kötülemeyi bırakacağım. Sonracığıma tüm şekerlerimi ve çikolatalarımı Memocuğumla paylaşacağım. Valla bak! Hatta Cece ve Yuyu’ya da sakızlarımı vereceğim ama kokulu ve yuvarlak olanlardan değil, diğerlerinden olur mu?’’
Nilüfer ağabeyini tüm olanlardan uzak tutmak için bir çare düşündüğünden, kızlar da halalarının hareketlerini takip ettiklerinden Çiçek’in duasını Can ve Mehmet duyabilmişti sadece.
Can, tam kardeşinin sınıftaki kızlara onu kötülemesinin hesabını soracakken Çiçek, ellerini çenesinin altında birleştirip devam etti konuşmasına. ‘‘Ay! Biriciğim, aslan kral babacığım femomemen oldu! Beş değil beş yüz anne bile istesem alır bana artık.’’
Mehmet ‘‘Seni küçük cahil,’’ diye mırıldanırken, Can her zamanki gibi dünya ile bağını koparmış kardeşinin kulağına eğildi ve fısıldadı. ‘‘Beş yüz anne kaç para eder senin haberin var mı? Hem nerede yatacak o kadar anne? Ben kimseye yerimi vermem. Hiç kusura bakma!’’
Çiçek, ikizinin sözleriyle yüzünü düşürürken Mehmet ‘‘İkiz değil misiniz, hepiniz aynısınız,’’ diyerek yüzyıllık bir tespitin altına imzasını atmış oldu.
‘‘Ama Memocuğum ben haksız mıyım? Babam fenememen olduğuna göre biz ne istersek yapar bence.’’
Can araya girip Çiçek’i düzeltti.
‘‘Fenememen değil Menemen, Me-Ne-Men. Tamam mı?’’
Mehmet elinin içiyle alnına vurup gözlerini yumdu. Belki kardeşlerini görmezlikten gelirse, duymazlıktan da gelebilir ve kim bilir hatta bir mucize olur ve zamanda yolculuğa çıkardı. Belki de kardeşlerinin daha aklı başında oldukları bir yıla gidebilirdi böylece. İyi de ya bunların akıllanması benim yaşlılığıma rastlıyorsa? Bu ani düşünce ile yumduğu gözlerini birden açan Mehmet, ona boş gözlerle bakan kardeşleriyle karşılaştı. Oh! Az kalsın gençliğim elden gidiyordu, düşüncesiyle silkelenip ‘‘Fenomen, o demeye çalıştığınız,’’ diyerek düzeltti kardeşlerini.
‘‘İşte bende onu diyorum ya fenemomen.’’
Can ‘‘Hayır akıllım fonemen, Fo-Ne-Men, tamam mı?’’ deyince, Mehmet elleriyle yüzünü sıvazladı ve son olması umuduyla bir kez daha düzeltti kardeşlerini.
‘‘FE-NO-MEN, FENOMEN.’’
İki kardeş de bu sefer kelimenin doğrusunu anlayabilmişlerdi ama Çiçek’in dili bir türlü doğru telaffuzu başaramıyordu.
Bu sırada Nilüfer’in ‘‘Gazeteler!’’ haykırışı çocukların arasındaki konuşmanın da sonu oldu.
‘‘Gazeteler! Evet, gazetelerden birkaç gün uzak tutsak yeter. Telefonu zaten kapalı, en geç yarına hattını da değiştirir bence. Haberler desen, sizin abuk sabuk dizi ve çizgi filmlerinizden adamcağızın doğru düzgün televizyon seyrettiği bile yok.’’
‘‘Plan kurarken bile laf çarpıtmadan edemiyorsun ya helal olsun sana hala!’’
‘‘Bence bu konuyu tartışmak istemezsin Gurur. İstersen gidip her şeyi abime anlatayım da bak bakalım laf mı çarpıtıyor?’’
Hey Allah’ım ya! Suskunluğum asaletimden halacığım. Yani birazı... Gurur’un sessiz kalmasıyla önlem planlarına yenilerini eklemeye devam etti Nilüfer. ‘‘Şimdi esas konu, abimi esnaftan nasıl uzak tutacağımız. Yarın mahalle menüsünde biz varız çocuklar. Bizimle ilgili her haber bu mahallede ışık hızıyla yayılıyor vallahi. Abimin sosyal medyayı salladığını öğrenmesi bir gününü bile almaz. Allah! Ya şimdi marketteki çocuklardan biri ona bir şey derse?’’
‘‘Abartma hala. En azından akşamı bulur mahalledekilerin öğrenmesi. Hem nereden anlayacaklar o Mert Toprak’ın babamız olduğunu? Üstelik annem anlayıp da aramadıysa mahalleli hiç anlamaz bence.’’
Gülce’nin cevabı Nilüfer’in az biraz durulmasını sağlamıştı. Sosyal medyada Hülya kadar aktif birini daha görmemişti Nilüfer. Eğer Hülya henüz aramamışsa bu demek ki durum düşündükleri kadar kötü değildi. En azından ağabeyinin kimliği deşifre olmamış olabilirdi. Bu esnada çalan kapı, diken üstünde olan çocukların irkilmesine neden oldu.
‘‘Abim geldi herhalde. Bana bakın aşağıda hiçbir şey çaktırmak yok. Doğal davranın. Babanız bahçeye çıktığı gibi de benim odama geliyorsunuz. Bu işi nasıl çözeceğimizi konuşuyoruz. Anlaşıldı mı?’’
‘‘Lülü neden babamdan fenemen olduğunu saklıyoruz ki? Bence söyleyelim. Hem o da bize daha fazla anne alacağı için çok sevinir,’’ Nilüfer önüne kadar gelip ona şirince soru soran yeğenine baktı. İki dizinin üstünde yere çöküp Çiçek ile boylarını eşitledi.
‘‘Çiçeğim sen hangi paralel evrenin mahsulüsün? Söyle bakayım halacım, geldiğin dünyada abimin hali vakti nasıl, keyfi yerinde mi?’’
Çiçek dudaklarını büzüp kaşlarını çattı. Sonra da Nilüfer’e ‘‘Halacım Çiçekçe konuşur musun? Ben Lülüce anlamıyorum,’’ dedi tatlı tatlı. Nilüfer dudaklarına sıcak bir tebessüm kondurup yeğeninin yanaklarını sıkma isteğini bastırdı.
‘‘Çiçeğim demem o ki, bu konu şimdilik aramızda. Eğer bir annen olsun istiyorsun ben ne diyorsam o olacak, anlaşıldı mı?’’
‘‘Ama ben beş tane anne istiyorum Lülü. O zaman kimi dinlemem gerekiyor?’’
Çiçek’in sorusuyla derin bir nefes alan Nilüfer, ısrarla çalan kapıyı son kez duymazlıktan gelerek yeğenine döndü. ‘‘Bu odadaki herkesi dinleyeceksin ve sonucunda annen olacak. Şimdi hadi aşağıya…’’
Çocukların onaylamasıyla ısrarla çalan kapıyı açmak için cümbür cemaat aşağı indiler. Çiçek, önce davranıp kapıyı açana kadar karşılarında ağzı kulaklarında bir adet Hülya bulmayı beklemiyorlardı.
İti an çomağı hazırla, Nilüfer yüzünü buruşturup eski yengesine hoş geldin demeden salona yöneldi. Hülya, Nilüfer’in tavrını fark etse de umursamadı.
‘‘Ben geldim! Beni özlediniz mi?”
“Anne? Hoş geldin…” Gülve ve Gurur’un tek ağızdan konuşması Hülya’nın tebessüm etmesine neden oldu. Önce kızlarına sarıldı. Ardından küçük çocukları da kucakladı. Çiçek bu sarılmaya kadar idolü olan kadına hayranlıkla bakıyordu. Küçük kız büyüyünce Hülya gibi bir kadın olmak istiyordu. Bu yüzden Hülya’nın her hareketini takip eder, ondan öğrendiği her şeyi zihnine altın harflerle kazırdı.
‘‘Bu kadar sarılma yeter tatlımcıklarım.’’
Hülya yönünü salona çevirip Nilüfer’in tam karşısına oturdu. Koltukta arkasına yaslanırken sol bacağını sağ bacağının üstüne attı kibarca. ‘‘Şimdi bana kim, gazeteye verdiğiniz ilanı açıklayacak? Ha unutmadan Twitter’da fenomen olmuşsunuz tebrikler.’’
Hülya’nın sert ve iğneleyici ses tonu salona bomba gibi düştü.
‘‘Bir sen eksiktin zaten,’’ Nilüfer’in iğneleyici lafına karşılık, Hülya duruşunu bozmadı.
‘‘Allah’ım babamın kimliği deşifre mi oldu yoksa? Ne çabuk!’’
‘‘Kimsenin bir şey anladığı yok Gülce. Ben de zaten Mert’in bilgilerini görmeseydim şaka der geçerdim.’’
‘‘Oh şükürler olsun! Bir an tüm mahalle öğrenecek diye yüreğim ağzıma geldi.’’
Hülya hayretle kendi doğurduğu kızına baktı. Gülce’nin bu saf hallerini öteleyecek bir akraba henüz bulamamıştı. ‘‘Gülce saf mısın kızım? Dünya gündemine girmişsiniz, sen hâlâ mahallenin öğrenmesinden mi çekiniyorsun?’’
‘‘Ya anne, babam Twitter’dan, sosyal medyadan ne anlar? Asıl mahalle gündemi bizim sonumuz olur.’’
Gurur’un ikizini savunmasıyla Hülya esas meseleye geri döndü.
‘‘Neyse ne! Siz mi anlatırsınız yoksa Mert ile mi konuşayım? Hem belki fenomen olduğunu öğrenince tepkisi yumuşar. Ne dersiniz ha?’’
Hülya her zaman nereden vuracağını çok iyi bilen bir kadındı. Yılların vermiş olduğu tecrübe ile Toprak Ailesi’nden nasıl bilgi koparacağını öğrenmişti.
Çiçek bir yandaş bulmanın sevinciyle ‘‘Ben de öyle dedim aşkımcığım Hülyacığım ama sakalım olduğu halde dinletemedim sözümü,’’ dedi. Hülya Çiçek’in güzel yüz ifadesine bakarken gülümsemesini zor engelledi. Çiçek kendi kızı olmasa da kızlarından ayırmıyordu onu ve onun temiz kalbi Hülya’nın içini ısıtıyordu.
‘‘Bu konuyu konuştuk Çiçeğim. Babanın bunu öğrenmemesi lazım,’’ Nilüfer’in taviz vermez sesi Çiçek’in sinmesini sağlamıştı.
‘‘E, Nilüfer anlat da ben de Mert’e bu durumu neden anlatmamam gerektiğini öğreneyim,’’ diyen Hülya’nın yüzüne bakmadan ayağa kalktı Nilüfer. ‘‘Ben kendime kahve yapacağım. Gurur sen durumu anlatırsın,’’ dedi ve odayı terk etti.
Aslında Nilüfer ve Hülya’nın geçmişleri çok eskiye dayanıyordu. Aynı çevrenin insanlarıydılar. Nilüfer daha çocuk olmasına rağmen ağabeyi ne zaman Hülya ile dışarı çıksa onu da yanlarına alır ve gezerlerdi. Çocukken Hülya ile iyi anlaşır ve onu çok severdi. Hatta Mert, Hülya ile evlendiğinde bu duruma sevinen tek tük insanlardan biriydi Nilüfer ama Hülya’ya olan tüm sevecen düşünceleri onun başka bir adam, Levent, için ağabeyini terk etmesiyle silinmişti. O dönemde Hülya’nın doğum sonrası depresyona girmesi, ağabeyinden boşandıktan sonra yıllarca tedavi görmesi ve ağabeyinin kızları için Hülya ile görüşmeye devam etmesi Nilüfer’in Hülya’ya olan kızgınlığının üstüne su dökmesine neden olmuştu ama içinde hâlâ ondan hıncını çıkaramamanın huzursuzluğunu taşıyordu.
Gurur her şeyi olduğu gibi annesine açıklayınca onu bildiklerini saklamaya ikna etmesi kolay olmuştu. Tabii bunda üç küçük kardeşin bakışlarıyla yaptıkları duygu sömürüsünün de payı büyüktü. Hülya ile anlaşmaları üzerine Gülce ve Gurur gelen e-postalara bakmak için odalarına çıkarken küçükler Hülya ile salonda kalmıştı. Nilüfer ise kendini mutfağa attığı gibi kahveyi boş verip, dolapta bulduğu malzemelerle en azından Mert gelene kadar yemek için hazırlık yapmaya başlamıştı.
Ablaları da odalarına çekildikten sonra Can ve Mehmet çizgi film izlerken, Çiçek elindeki telefonuyla ilgilenen Hülya’nın üstüne tırmandı. Yüzü ona dönük bir şekilde kadının kucağına oturduktan sonra aklındaki planı uygulamaya koymak için konuşmaya başladı. ‘‘Hülyacığım bence Levent amcadan ayrılmalısın.’’
‘‘Aa! O nedenmiş aşk kuşum?’’
Çiçek, çokbilmiş bir edayla cevap verdi Hülya’ya. Bir yandan da Hülya’nın uzun kahverengi saç tutamlarının arasında parmaklarını gezdiriyordu.
‘‘Baksana seni hep yalnız bırakıyor. Sen benim annem olacaktın ki bak bakayım bensiz adım atabiliyor muydun sokağa?’’ Hülya’nın bu cümle ile yüzü yumuşarken kocasını savunmayı ihmal etmedi.
‘‘Ay, bebeğim çok tatlısın ama Levent çalışıyor biliyorsun. Nasıl benimle her yere gelsin? Hem ilişkilerde özlemek iyidir.’’
Çiçek bu cevap üzerine dudaklarını büzüp yüzünü buruşturdu.
‘‘Ya ne demezsin! Neden benim ilişkilerimde özlemek acı veriyor peki? Yok, hayır. Ayrıl ondan gel buraya yerleş. Ben artık özlemek istemiyorum.’’
‘‘Aşk böceğim sen beni özlüyor musun?’’ Çiçek beklediği anın gelmesiyle cümlelerini ardı ardına sıraladı.
‘‘Özlemem mi Hülyacığım? Böyle içimden diyorum ki keşke tatlışım, bebeğim, biricik kelebeğim Hülyacığım da burada olsaydı da benim saçımı okşasaydı. Tatlı kahkahalarıyla yüreğimi ısıtsaydı.’’
Hülya hemen Çiçek’in saçlarını okşamaya başladı ve hafifçe kıkırdadı. ‘‘Ay benim güzel Çiçeğim, sen ara ben uçarak gelirim.’’
‘‘Sahiden gelir misin aşkımcığım, tatlımcığım?’’
‘‘Tabii ki de gelirim sevgilim.’’
‘‘Şey, o zaman biriciğim Hülyacığım. Şimdi birkaç güne anne adayları gelmeye başlayacak ya sen de gelirsin değil mi? Yani sen de yanımda olursan, bana yardımcı olursun diye düşünüyorum. Gelirsin değil mi çok sevgili hayatımcığım, aşkımcığım Hülyacığım?’’
Hülya ölse eski kocasına yeni eş arayacağı aklına gelmezdi. Gerçi yeni kocasının eski kocasıyla arkadaş olacağını da düşünmezdi ama Levent biraz vicdan azabından biraz da dünyada Mert gibi adam kalmadığını düşündüğünden Mert’i hep sevip saymıştı. Öyle ki Mert’in onu açık açık evinden kovduğu, iğnelediği ve hatta ona küfrettiği zamanlarda bile onun bu hallerine gülüp geçmiş her defasında Levent’in ‘‘Mert ne dersen de ne yaparsan yap dostum senin gibi adam tanımadım,’’ demesine engel olamamıştı. Zamanla Mert de bu durumu kabullenmiş ve Levent’e alışmış hatta ısınmıştı. Kulağa ne kadar garip gelse de yan yana o kadar kötü durmadıklarına emindiler artık. Üstelik eski karılarının üstüne kurşun yağdıran insanlık yoksunlarına da büyük bir ders veriyordu Mert bu tavrıyla. Nedense eski eşlerle kanlı bıçaklı olmak normal karşılanırken, aksi insanlara garip gelebiliyordu. Bunu umursamadan kızları için ne kadar olabilecekse Hülya ve Levent ile öyle bir arkadaşlığın içine girmişti Mert.
Çiçek tabii ki de her şeyin farkında olarak büyümüştü. O yüzden elindeki tüm imkânları seferber etmekten asla çekinmiyordu. Şimdi de misyonu tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır, olan Hülya’yı iyi bir öğrenci olarak kendi silahıyla vurmuştu. Hülya, Çiçek’in isteğini ancak başıyla onaylayabilmişti. Kendi elleriyle bir canavar yarattığının henüz farkına varıyordu. İçi içini yerken Çiçek’in duyabileceği bir tonda mırıldandı.
‘‘Ve böylece boynuz kulağı geçer.’’
***
Mert tüm olanlardan habersiz evden çıktığı gibi önce en yakın bir GSM operatörü bayisinin yolunu tutmuştu. Esnafın eğlenen bakışları eşliğinde bilmem kaçıncı kez kendine yeni bir hat alırken diğer hattını da sonsuza dek kapattırmıştı. Ardından önce manava gitmiş çocuklarının en sevdiği meyvelerden almış, sonrasında markete giderek kuru gıda alışverişi yapmıştı. Eve döndüğünde eski karısını salonda Çiçek’in boyalı yüzünü ıslak mendille temizlerken buldu.
‘‘Sen de mi buradaydın?’’
Hülya, babasını görünce kalkmak için kıpırdanan Çiçek’i yere bırakıp küçük kızın, babasının boynuna atılmasını tebessümle izledi.
‘‘Buradan geçiyordum da uğradım.’’
Kucağındaki kızıyla oğullarının yanına geçip oturdu Mert.
***
Akşam yemeğinden sonra Mert, eski karısının evden gitmesiyle çocuklarını yatırıp kendini bahçeye attı. Her zamanki gibi günün gelişen olaylarını Leyla ile tartışacaktı. Çiçeklerini suladıktan sonra Leyla’nın karşısına geçip oturdu.
‘‘Bakma bana öyle kızım. Ne yapmamı bekliyordun? Çocuklarım onlar benim,’’ iç çekip devam etti. ‘‘Beni anlamanı beklemiyorum zaten. En azından saygı duy! Hayır, ceza versem ne olacaktı? Hem ne tür bir ceza verebilirdim ki?’’
Oturduğu sandalyeden ayağa kalkıp ileri geri yürümeye başladı.
‘‘Sence ben çocuklarıma kıyabilir miyim? Onlar benim yaşama sebebim. Bunu sen de çok iyi biliyorsun.’’
Leyla’ya dönüp derin bir nefes verdi.
‘‘Tamam, seni de anlıyorum kızgınsın ama ben ne yapabilirim? Bunların hiçbirini ben istemedim. Bana kimse bir şey sormadı… Uzatma Leyla! Kalbini kırmak istemiyorum.’’
Sinirle tekrar sandalyesine oturdu. Başını hafif öne eğip tebessüm etti.
‘‘Kıskandığını kabul ediyorsun demek ha! Tamam güzelim. Ben hiç küs kalabilir miyim sana? Sen de haklısın, bu sefer epey ileri gittiler, çok şımarttım… Evet, doğru. Müjde’m sağ olsaydı bir otoritem olurdu bence de.’’
Yüzünün asılmasına izin vermedi.
‘‘Aman boş ver çekecek derdimiz varmış be Leyla’m. Neyse, sence şu Hanımefendi’yi arayalım mı artık? Kadına sabah işin aslını öğrenince arayacağım seni demiştim.’’
Masadaki kaktüsün dikenlerini dikkatlice okşamaya başladı Mert. Kazara dikenlerden biri parmağına batınca kıkırdayıp konuşmasına devam etti. ‘‘Kıskanma hemen. Sadece söz verdiğim için arayacağım. Hem beni biliyorsun, senden başkasına yan gözle bile bakmam güzelim. Hadi dökme dikenlerini hemen, çok uzun tutmayacağım konuşmayı söz.’’
Yeni aldığı hattının açıldığını fark edince pastanedeyken konuşup çekingen ses tonunu unutamadığı kadına durumu haber vermek için, telefonuna ‘Hanımefendi’ diye kaydettiği numarayı aradı. Telefonun üçüncü kez çalmasının akabinde o çekingen sesi tekrar duydu.
‘‘Alo?’’
‘‘İyi akşamlar Hanımefendi, Mert ben. Sabah konuşmuştuk hatırladınız mı?’’
‘‘...’’
‘‘Alo, Hanımefendi beni duyuyor musunuz?’’
‘‘Şey, evet... Ben sadece aramanızı beklemiyordum.’’
Mert dalgınca telefonu kulağından uzaklaştırıp saate baktı. Saat 23.10’u gösteriyordu. Aramak için çok mu geç acaba?
‘‘Kusura bakmayın, saat epey geç olmuş ama bugün olanlardan sonra hattımı değiştirmem gerekti. Yeni hattım da anca açıldı.’’
‘‘Anladım. Ben aslında aramanıza şaşırdım.’’
‘‘Size haber vereceğim derken ciddiydim.’’
Bu cümleden sonra iki taraf da söyleyecek bir şey bulamadı ilkin. Mert ne demesi gerektiğini düşünürken telefondaki kadının sesini duydu.
‘‘Şey, size bu şakayı yapanı bulabildiniz mi?’’
İç çekerken buldu kendini Mert.
‘‘Öyle çok uzakta aramama gerek kalmadı zaten. Bizzat kendi öz evlatlarımmış beni millete madara edenler.’’
Mert, kadının bir şey söylemesini beklerken telefondan gelen düşme sesiyle tedirgin oldu.
‘‘Hanımefendi iyi misiniz? O ses neydi öyle?’’
‘‘Aa, şey kusura bakmayın telefon elimden düştü de. Ben ne diyeceğimi bilemiyorum.’’
Mert’in dudaklarını buruk bir gülümseme kapladı.
‘‘Sabır dileyebilirsiniz. Şahsen bu çok işime yarar.’’
‘‘Allah sabır versin o zaman.’’
‘‘Âmin.’’
‘‘Peki, neden böyle bir şaka yaptılar size?’’
‘‘Aslında onlar açısından bunun şakayla ilgisi yok. Gerçekten de kendilerine anne bakıyorlar. Gazeteye ilan vererek de aklı sıra beni evlenmeye mecbur bırakacaklarını sandılar.’’
‘‘Çok azimliler anladığım kadarıyla.’’
‘‘Öyledirler ama bu konuyla ilgili atasözünü onlara yedirmekte kararlıyım.’’
‘‘O halde size bol şans. İşiniz zor görünüyor.’’
Hem de ne zor! Kök söktürüyorlar vicdansızlar bana ama bu iş burada kapanmadı. Gün gelir devran döner. Hele bir evlenmeye kalksınlar, işte o zaman analarından emdikleri sütleri burunlarından getirmezsem bana da Mert demesinler.
Düşünceleriyle boğuşurken karşı taraftan gelen soruyu kaçırınca kaşlarını çattı.
‘‘Affedersiniz Hanımefendi bir daha tekrar eder misiniz son söylediğinizi?’’
‘‘Ben kaç çocuğunuz var diye sormuştum.’’
Mert çatılan kaşlarını düzeltti. Düşündükçe bile sırıtması genişliyordu. Evlat sahibi olmak başkaydı.
‘‘Beş çocuğum var,’’ dedi ve ekledi. ‘‘Üç kız, iki oğlan.’’
‘‘Allah bağışlasın. Şey, eğer çok özel olmazsa annelerine ne olduğunu sorabilir miyim?’’
Mert açıklamasını yapıp telefonu kapatacaktı güya. Normalde dışarıya karşı oldukça ketum olan bu adam nedense hiç tanımadığı bir kadına kişisel bilgiler vermekten çekinmiyordu. Üstelik konuştukça kendini daha iyi hissediyordu. Bu yüzden ne kadar özel olursa olsun kadına beklediği cevabı verdi.
‘‘İlk karımdan ikiz kızlarım var. Karımla, kızlarımız çok küçükken ayrıldık. İkinci eşim de 4 sene önce vefat etti.’’
‘‘Başınız sağ olsun, ben çok üzüldüm.’’
‘‘Bende üzüldüm. Hâlâ da üzgünüm ama çocuklarım ayakta durmamı sağlıyorlar.’’
Mert’in tekrar anılara dalıp sessizleşmesi kadının bu durumu yanlış anlamasına neden oldu. Adamı sorularıyla rahatsız ettiğini sanan kadın ‘‘Kusura bakmayın çok soru sordum. Size iyi geceler dilerim,’’ diyerek aramayı sonlandırmaya yeltendiğinde Mert’in telaşlı sesiyle duraksadı.
‘‘Durun! Yani işiniz mi var? Ben sizi alıkoymadım ya?’’
‘‘Yo, hayır. Ben sadece rahatsızlık vermek istemedim.’’
‘‘Unuttunuz galiba ama sizi arayan benim.’’
‘‘Şey, haklısınız.’’
‘‘Hanımefendi, ben de bir şey sorabilir miyim?’’
‘‘Tabi buyurun.’’
‘‘Neden böyle bir ilanı dikkate aldınız?’’
Telefondan gelen derin iç çekme sesi Mert’in de iç çekmesine neden oldu. Kısa bir sessizliğin ardından kadının kırılgan sesi duyuldu.
‘‘Çünkü yalnızlığım biraz geçsin istedim… İnanmayacaksınız belki ama ilanı görünce bir an için bile şaka amaçlı olabileceğini düşünmedim. Ben gerçekten de o ilana inandım ya da inanmak istedim bilemiyorum… Amacım ilana başvurmak mıydı ondan bile emin değilim. Ben sadece kendi yalnızlığımı başka kalabalıklarla gizlemeyi istedim.’’
Mert karşısında yaralı bir kadın olduğunu daha sesini ilk duyduğu anda hissetmişti ama şimdi, gerçekten böyle olduğunu kadının kendisinden duymak canını sıkmıştı. O ne kimsenin yarasını saracak ne de iyileştirecek durumdaydı. Bu yüzden yapabileceği en büyük terbiyesizliği yaptı.
‘‘Size iyi geceler Hanımefendi,’’ dedi ve telefonu kapattı.