Bölüm|6

2087 Words
‘‘Çiçeğim bana ekmek verir misin?’’ Tan’ın bu isteği Mert’in dişlerini sıkmasına neden oldu. ‘‘Çiçek, diyeceksin küçük bey. Ayrıca annenden iste ne istersen.’’ Tan sanki yeryüzünde Mert diye biri yokmuş gibi Çiçeğin yüz hatlarını izlemeye devam etti. ‘‘Ayrıca kızıma öyle bakmayı da kes.’’ ‘‘Ama Mert amca biraz fazla olmuyor mu bu?’’ ‘‘Sana az bile.’’ ‘‘Aşk olsun Mert amca. Hem sevenleri ayırmak büyük günah haminnem söyledi. Girme günaha daha fazla, kavuştur bizi.’’ Kendine sinirlenmemesini telkin ederken kucağında oturan kızına döndü Mert. ‘‘Çiçeğim ne diyor bu arkadaş? Sevenler filan... Babacığım var mı öyle bir şey?’’ Çiçek, Tan’a ‘Senden illallah ettim,’ bakışları atarken babasına cevap verdi. ‘‘Babacığım sen bakma bu arkadaşın sözlerine. Ne kadar aşkımcığım Hülyacığımın oğlu da olsa ben elektrik almıyorum kendisinden.’’ ‘‘Kızımı duydun. İstemiyor işte seni.’’ ‘‘Çiçeğim bence baskı altındasın. Hem bizim ilişkimiz birer bardak süt içmeyi hak ediyor.’’ Mert hışımla Hülya’ya döndü. ‘‘Hülya ne diyor bu çocuk? Sen mi öğretiyorsun bu lafları ona?’’ ‘‘Ya ne öğreteceğim Mert? Duyuyor işte sağdan soldan. Hem babaannem bizdeyken sürekli evlilik programlarını izleyip duruyor, onların etkisi bu.’’ Mert, Tan’a baktı ve ‘‘Sen haminnene dua et,’’ dedi. Hülya, Mert’e ‘‘Babaannem,’’ dedi mi Mert’te akan sular dururdu. Hediye babaannesine gönülden bağlıydı genç adam. Aynı şekilde yaşlı kadın ne zaman İstanbul’a gelse zamanın çoğunu Mert’in evinde geçirirdi. Her ne kadar torunu Hülya da olsa Mert’i tanıdığı günden beri evladından ayırmamıştı. Öyle ki Hülya, Mert’ten ayrıldığında en büyük tepkiyi gösteren de oydu. ‘‘Mert böyle yaparak işi inada bindiriyorsun. Tan daha çocuk. Çiçek’i kıracak bir şey yapmayacağına eminim ben.’’ Levent yüksek anlayışı ve ortalığı yatıştırıcı tavrıyla konuşmuştu yine. O da Mert’in abarttığını düşünüyor, oğlunun üzgün haline içerliyordu. Ancak Mert’in bu davranışının sebebini de iyi biliyordu ve istemese de ona hak veriyordu. Mert bu kadar anlayışsız bir adam değildi zaten. Diğer kızları neyse de Çiçek ayrıydı Mert için. Çünkü Çiçek’in güzel kalbi kırıldığında derdini paylaşabileceği bir annesi yoktu. Mert’in bu duruma karışmaması imkânsızdı. Bir gün Tan’ın hevesi geçse Çiçek’e ‘‘Arkadaş kalalım,’’ dese, kızı çok üzülürdü. Çiçek’in savunmasız kalbinin kırılmasına dayanamazdı. ‘‘En azından yanımda yapmasın Levent.’’ Mert hızını alamayarak kahvaltılarını etmekte olan Mehmet ve Can’a döndü. ‘‘Bu mu sizin emanete sahip çıkma şekliniz! Siz bu kızın abileri değil misiniz? Daha evimizdeki düşmandan koruyamıyorsunuz. Okulda başıboş mu bırakıyorsunuz Çiçeğimi?’’ Hülya duyduğu ‘‘Düşman’’ kelimesine sinirle homurdanmakla yetindi. Mehmet ise babasının sözlerini duymazlıktan gelip önündeki patates kızartmasıyla ilgilenmeye devam etti. Can, babasına cevap verecekti ki, Tan ondan önce davrandı. ‘‘Teessüf ederim Mert amca. Beğenmediğin Tan İnan’a dön de bir bak isterim. Okulda Çiçeğim’e yan gözle bakma hatasına düşen akılsızlar yumruğumun tadına da bakmıştır elbet. Abileri benim olmadığım yerlerde tabii ki de Çiçeğim’e sahip çıkıyorlar. Aksi söz konusu bile olamaz, oldurtmam.’’ Mert, duyduklarıyla gülmek ile sinirlenmek arasında gidip geldi bir süre. Bu çocuğun vazgeçmeye niyeti yoktu. Defalarca anlatmış, bu işin olmayacağını söylemişti. ‘‘Aferin Tan, işte şimdi gözüme girdin. Çiçek senin gibi bir abisi olduğu için çok şanslı.’’ Her ne kadar cümlenin başlangıcı Tan için uzun zamandır duymak istediği sözlerle başlamışsa da devamındaki abi vurgusu Tan’ı can evinden vurmuştu. ‘‘Haklısın babacığım Tan abim iyi ki var. O oldukça bana kimse bir şey yapamaz.’’ Çiçek’in cümlesi Mert’i mutlu ederken, küçük âşık kendini yıkılmış hissediyordu. Sevdiğim kız bana abi dedi. ‘‘Aa, yeter ama uğraşmayın bu kadar oğlumla! Tan bakma sen onlara anneciğim akılları sıra dalga geçiyorlar seninle. Hem ne abisi canım! Aralarında 3 yaş var yok. Hişt, küçük aşkım asma yüzünü gerekirse kaçırırız.’’ ‘‘Sen kimin kızını kaçırıyorsun Hülya?’’ ‘‘Ya Mert sus Allah aşkına, oğlumu bu yaşında Mecnun mu edeceksiniz? Vallahi alınıyorum artık. Levent sen de bir şey söylesene.’’ ‘‘Çocuk onlar Mert, bu kadar üstlerine gitme rica ediyorum.’’ Levent’in ricası üzerine başını sallayıp Tan’a döndü Mert. ‘‘Tan oğlum, insan dediğin sevdiklerine sahip çıkar. Aferin böyle devam et ama Çiçek ile arkadaş olduğunuzu unutma. Başka şeyler için yaşınız çok küçük. Anlıyorsun değil mi?’’ Tan, başını sallayıp ‘‘Anladım Mert amca henüz ilişkimizi resmiyete dökmek için çok erken,’’ derken yüzü hâlâ asıktı. Homurdanma sırası Mert’e geçmişken, Hülya oğluna yüzünde tebessümle bakıyordu. Küçük adamın gülmesini sağlayan ise ağabeyinin kulağına söyledikleri oldu. ‘‘Asma yüzünü kardeşim. Ben Çiçek’i tavlaman için elimden geleni yapacağım. Gör bak, bundan en geç on beş sene sonra nikâhınız için gün alıyor olacaksınız.’’ Bu sözler üzerine yerinde dikleşip sadece ağabeyinin duyabileceği şekilde fısıldadı küçük adam. ‘‘Büyük sevaba girersin abicim. Hem ne nikâhı? On beş sene sonra ilk yeğenini kucağına almış olacaksın. Ben her şeyi hesapladım.’’ Vatan, duyduklarının şaşkınlığını yaşarken takılmadan edemedi küçük kardeşine. ‘‘Allah bilir sen ismini bile düşünmüşsündür yeğenimin.’’ Kendinden emin bir şekilde başını sallayıp fısıltıyla konuşmasına devam etti küçük adam. ‘‘Kız olursa Papatyam, oğlan olursa Taner olacak adı.’’ Kardeşinin ensesine iki parmağıyla hafifçe vurup sordu. ‘‘Hayta, hangi ara düşündün bu isimleri sen?’’ Derin bir iç çektikten sonra cevap verdi ağabeyinin sorusuna Tan. ‘‘Abicim sen yatağında mışıl mışıl uyurken ben Çiçeğim ile olan geleceğimizi düşünüyorum. Sen bilmezsin, aşk acısı çekmek çok zor. Geceleri yatmadan önce iki bardak süt içsem de bana mısın demiyor, uyuyamıyorum. Ben de doğal olarak Çiçeğim’i düşünüyorum abi.’’ Vatan içinden gazdandır o, diye geçirse de kardeşine kıyamıyordu. ‘‘Vay be! Bazen aynı kanı taşıdığımıza inanamıyorum kardeşim ama tebrik ediyorum. Bu yaşta bu istikrar şaşılacak şey doğrusu. Ulan ben senin yaşındayken bir Gurur’u öpmeye çalışırdım bir Gülce’yi. İkisi de yüz vermeyince Nilüfer ablanın kollarına atardım kendimi.’’ ‘‘İşte o yüzden sen on beş sene sonra da hâlâ sap kalacaksın abi, ben ise Çiçeğim ile mutlu mesut yaşıyor olacağım.’’ ‘‘Tancığım, abine sap demek ne demekmiş gösterirdim sana ama dua et sofradayız.’’ Ağabeyinin laflarına aldırmadan hemen çaprazında oturan Çiçek’i izlemeye başladı tekrardan küçük adam. Çiçek etrafındayken ne yediğinden anlıyordu ne içtiğinden. Sanki hayattaki tek amacı Çiçek’i izlemekmiş gibi geliyordu. E, o da bunu layıkıyla yerine getiriyordu tabi. Kendini bildi bileli hep Çiçek vardı hayatında. Hatta ilk anısı da yine Çiçek ile ilgiliydi. Ayrıntılarıyla hatırlıyordu o günü. Herkes Mert amcalarının evinde toplanmıştı. O etrafta oyuncaklarıyla oynamak istese de annesi izin vermemiş onu ablalarının odasına yollamıştı. 6 yaşındaydı daha Tan. Defalarca Çiçek’i görmüş hatta onunla oyunlar da oynamıştı ama o gün bir farklı gelmişti Çiçek gözüne. Gülmüyordu o gün. Tan onu hep gülümserken görmeye alıştığı için yadırgamıştı bu durumu. Ablalarının iç çekme seslerini bile bu kadar umursamamıştı. Büyükler bazen ağlardı ama Çiçek asla susmazdı. Can, Mehmet’in kucağına kıvrılmış uyurken Çiçek ağabeyinin yanında öylece oturuyordu. Küçük çocuk daha fazla dayanamayıp Çiçek’in yanına gitmiş, başı öne eğik kızın çenesinden tutup yüzüne bakmasını sağlamıştı. ‘‘Ne oldu?’’ diye sormuştu Çiçek’e. Çiçek de bilmiyordu ne olduğunu aslında. Sadece halası yanına gelmiş ve annesinin gittiğini söylemişti. Halasına ‘‘Ne zaman döner?’’ diye sorduğunda ‘‘Bir daha dönmeyecek Çiçeğim, çok üzgünüm,’’ yanıtını almıştı. Çiçek, Tan’ın gözlerine bakmış ve ‘‘Annem gitmiş, gelmeyecekmiş bir daha.’’ demişti. Tan’ın Çiçek’i teselli edecek cümleleri yoktu ya da annesini geri getirebilecek gücü. O da yapabileceği en iyi şeyi yapmış ve küçük kıza sarılmıştı. ‘‘Ben asla gitmeyeceğim,’’ demişti yarı fısıldar yarı boğuk bir sesle. O günü Çiçek unutsa da Tan hiç unutmadı. Ne Çiçek’in solan yüzünü ne de ona verdiği sözü. Tan, Çiçek’i kendince seviyordu belki ama olabilecek en güzel şekilde seviyordu. Vatan, kardeşini istemese de dürtmek zorunda kaldı. Bu çocuk Mecnun olmuş bile, diye geçirdi içinden. Kardeşinin iç çekip sütünden büyük bir yudum almasıyla gülümsedi. *** Nilüfer, Hülya ile sofrayı toplarken Gurur, ikizini de peşine takarak odasına çıkmıştı bile. Çiçek, Tan ile aynı ortamda kalmamak için ablalarının yanına kaçmış Tan da mecburen Vatan, Mehmet ve Can ile salonda oturmak zorunda kalmıştı. Her ne kadar ablalarının odasına gitmek istese de Mert amcasının sert bakışları hareket etmesine engel nitelikteydi. O da sevdiğiyle aynı hava sahasında olmasının keyfini çıkarmaya karar verdi. Hülya ve Nilüfer kahvelerle salona dönünce Mert ve Levent çocukları kadınlarla bırakıp daha rahat sohbet etmek için bahçeye çıktılar. ‘‘Bakıyorum da Leyla’yı diğerlerinden ayrı tutuyorsun,’’ Levent bahçedeki masanın üzerinde tek başına duran kaktüsü işaret ederek konuşmuştu. Mert, Leyla’ya bakıp göz kırptıktan sonra Levent’e döndü. ‘‘O kadar ayrıcalığı olsun artık. Bakma aslında odama koyacaktım ama çocukların ne zaman ne yapacakları belli olmuyor. Kendilerine ya da Leyla’ya zarar verirler diye korktum.’’ ‘‘Hım, tek cevap bu mu? Bence Leyla evlenmeden olmaz demiştir.’’ Mert duyduklarıyla kahkaha atarken, Levent biliyordum, diye geçirdi içinden. ‘‘Mert sen bu dünyada tanıdığım en tuhaf adamsın.’’ Bu sefer biraz ciddileşip kahvesini yudumladı Mert. Sonra Levent’in gözlerinin içine bakarak konuştu. ‘‘Bence ben o tuhaf damgasını seninle arkadaş olduğumda yedim.’’ ‘‘Ne varmış ki bizde? Tamam, karını elinden almış olabilirim ama o da gelmeseymiş.’’ ‘‘Hülya duymasın, boşar seni. Hayır, evi terk ederse buraya yerleşir diye korkuyorum.’’ ‘‘Hiçbir şey olmaz, merak etme. Hem boşarsa da ben evi terk etmek zorunda kalırım. Ev onun üstüne.’’ ‘‘Onun üstüne olmayan bir şey var da sanki? Sen, sen ol karınla iyi geçin. Yoksa sokaklara düşmen yakındır.’’ Levent buna içten bir kahkaha atarken Mert’in uyarısını ciddiye alması gerektiğinin de farkındaydı. Genç yaşından beri kadınların ilgisini üzerinde tutan Levent İnan, medya sektörüne girmesiyle birbirinden ünlü manken ve oyuncuların da gözdesi haline gelmişti. Yakışıklılığına parası ve başarısı da eklenince değeri de artmıştı tabi. Onu kadınların kıskacından uzak tutan ise ahlaki değerlere sıkı sıkıya bağlı olmasıydı. Bu bağlılık yirmili yaşların sonlarına kadar da sürmüştü. Ancak hayatına darbeyi Hülya Toprak adında evli ve iki çocuk annesi bir kadın vurmuştu. Kim derdi ki küçücük bir kadının tek başına devrim yaratabileceğini. Daha gördüğü ilk anda anlamıştı Levent, bu kadın onun ömrü olacaktı. Bir tanıdığının fotoğraf sergisinde tanışmıştı Hülya ile Levent. Hülya’nın üzerinde uzun yeşil yazlık bir elbise vardı. Onlarca şık giyimli kadının arasında sadeliğinden çok güzelliğiyle sıyrılıyordu. Hülya kumral saçları ve dudaklarındaki tebessümle çekmişti Levent’in dikkatini. ‘‘Sıradan bir kadın,’’ derdi Levent normalde olsa. Öyleydi de zaten. Hülya o an için sıradan bir kadındı, ta ki Levent ile gözleri buluşana kadar... Biri yeni boşanmış bir adam diğeri ise evli bir kadındı. İmkânsızdı. Mümkün değildi. Yakışık almazdı. Hülya’nın iki küçük kızı, askerde şafak sayan bir kocası vardı. Levent’in ise değer yargıları. İlk başlarda evli bir kadına âşık olmayı kendine yediremese de Hülya’nın sırf hamile kaldığı için bir evlilik yaptığını öğrenmesi ve evlilikleri boyunca Mert ile gerçek bir karı koca ilişkilerinin olmaması, Levent için hafifletici sebepler olmuştu. Sonrası ise bilindikti. Hülya askerden dönen kocasına ayrılmak istediğini söylemiş, Mert de çocuklarının onda kalması şartıyla bu ayrılığa onay vermişti. Belki yaşananların üzerinden uzun yıllar geçmişti ama Levent ne zaman Hülya’nın gözlerine baksa o ilk gün hissettikleriyle doluyordu içi. Yine de karısının kıskançlıklarının önüne de geçemiyordu. Genç kadın sevildiğini, sevdiği kadar bilse de aklı gidiyordu başka bir kadın kocasının kafasını karıştıracak diye. Bu durumu Levent en iyi şekilde lehine çevirmişti tabii. Tüm mal varlığını iki evladı ve karısı üzerine eşit şekilde pay edip kazandığı aylığa talim eden bir adam haline gelmişti. Mutsuz muydu? Asla! Levent’in sözlüğünde mutsuzluk diye bir kelime yoktu. ‘‘Hey nerelere gittin yine? Korkma o kadar. Karımı çaldığın için sana minnet borçluyum ve ben borcuma sadığımdır. Hülya seni evden atarsa yerin hazır.’’ ‘‘O değil de Mert aslında sen hayatımda tanıdığım en iyi adamsın.’’ Gülümsemekle yetindi Mert. Onun bu durumuna binlerce başka şey daha söylenebilirdi ve Levent’in yakıştırması aralarında en masum kalanıydı. ‘‘Hem, Leyla yatıya misafire bir şey demiyor mu?’’ ‘‘Yok, ne diyecek sana. Onun derdi dikensiz ve iki ayaklı dişilerle. Nazı niyazı yok benim Leyla’mın.’’ Levent, Mert’e Leyla üzerinden takılmaya devam ederken salonda televizyon sesinden başka çıt çıkmıyordu. Nilüfer televizyona bakarken Hülya telefonu ile ilgileniyordu. Bu durağanlıktan yararlanan Tan usulca yerinden kalkıp üst kata ablalarının ve tabii ki de Çiçek’inin bulunduğu odaya çıktı. Kapıyı sessizce açıp başını odadan içeri soktu. Ablaları çalışma masasının üzerindeki bilgisayarla ilgilenirken açılan kapıyı fark etmemişlerdi. Çiçek ise Gurur’un yatağına uzanmış uyuyordu. Fark ettirmeden odaya giren Tan usulca Çiçek’in yattığı yatağa tırmanıp küçük kızın yanına uzandı. Çiçek’in güzel gözlerini göremese de pembe yanakları ve aynı renkteki dudakları Tan için yeterliydi. Kalp atışlarının hızlandığını hissedince bir eli istemsizce kalbini tuttu. Diğer elini de Çiçek’in kalbinin üstüne koydu. ‘‘Bir gün burası da benim için çok hızlı atacak biliyorum,’’ dedi. Bu daha çok bir dua niteliğindeydi Tan için. Çok istiyordu sevdiği kadar sevilmeyi. Küçük kalbini saran çiçekleri Çiçek’in kalbinde de görmeyi... Kim bilir uslu bir çocuk olursa belki o da sevilebilirdi. Gülce ve Gurur, Tan’ı fark etseler de bu anı bozmamak için bir şey demezken bir süre sonra Tan da Çiçek’in yanında uyuyakaldı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD