Kare bir masanın üstünde rakı sofrası kurulmuştu.
Üzüm bağlarının tam ortasında, rüzgârın yaprakları hışırdattığı bir kulübe…
Burası Efe’nin yeriydi. Babasından kalan bağlarda üzümcülük ve şarapçılıkla uğraşırdı. Bu köyde Miran’dan sonra adı zenginlikte anılan sayılı adamlardan biriydi.
Ne zaman dertleşecek olsalar hemen burada buluşurlardı.
Efe, karşısında oturan adamı sessizce izliyordu. Omuzları çökmüş, bakışları dağılmıştı Miran’ın. Son bir haftadır neredeyse hep bu hâlde geliyordu buraya. Ama bugün… bugün daha başkaydı.
Miran, önündeki çerez tabağına bakarken buruk bir gülümseme yayıldı yüzüne.
“Gerdeğine götürdüm…” dedi iç çekerek.
Efe sinirle nefes verdi.
“Bunu otuzuncu kez söylüyorsun kardeşim!”
Miran cevap vermedi. Sadece güldü. O kadar içine oturmuştu ki bir türlü düşünmeden edemiyordu. Bu düşüncenin ne kadar iğrenç olduğunun da farkındaydı tabi. Elinde değildi. Kaşbi sızım sızım sızlıyordu.
O sırada radyoda Telli Turna çalmaya başladı. Sanki efkârı daha çok çağırmışlardı sofraya.
Hasret kimseye kalmasın,
Sevdalılar ayrılmasın…
Ben Yandım eller yanmasın sevdanın, aşkın narına, cananıma
Miran, sarhoşluğun verdiği gevşeklikle türküye eşlik etti. Dili dolanıyordu ama sesi hala güzeldi. Feyza en çok onun türkü söyleyişini sevdiğini söylerdi. En azından bir zamanlar öyle demişti. Bu kez sözler bir çift kara göze bakılarak değil… Kasede kalmış birkaç fındığa söyleniyordu.
Gönüle hasret yazıldı, sevgiye mezar kazıldı
İki damla yaş süzüldü gözlerimin pınarına…
Türkü bittiğinde Miran bardağı kafasına dikti, masaya sertçe bıraktı.Biraz önce sakinleşmiş olan siniri yeniden yükselmişti.
“Miran yapma kardeşim,” dedi Efe. “Yapma.”
“Ben bir şey yapmıyorum,” dedi Miran.
Gözleri kızarmıştı; maviyle yeşil arası o gözler şimdi kan çanağı gibiydi. “Yapamadım.”
“Niye kendini bu kadar heder ediyorsun? Değmez oğlum. Vallahi değmez. Değecek kadın olsa, seninle aynı kafada içerim bu kadehi.”
Miran başını çevirdi. Karşıdaki dağlara baktı.
“Yirmi sekiz yaşıma geldim,” dedi yavaşça. “Onu on üç yıl sevdim. Söyleyemedim. Bekledim. Görmek için ne bahanelerle teyzemin evine giderdim. Annemi babamı sevmezlerdi de ben sırf Feyza'yı göreyim diye gurursuzluk yapıp onlara yalaka oldum. Feyza ile aynı sofraya oturmak için. Utanırdım… Söylersem ya beni sevmezse, bir daha yüzüne nasıl bakarım diye.”
Bir yudum daha aldı.
“Altı yıl karşılıksız sevdim onu. Sonra… o da beni sevdi. Söyleyen oydu. Ben altı yıl cesaret edemedim ama o cesaretliydi. Evleniriz dedik. Her şey tamamdı. Sonra Hülya’nın kızının hastalığı çıktı işte..."
Feyza’nın ablasının kızı kanserdi. Tedavi için Almanya’ya gitmişlerdi. Tam üç yıl orada kalmışlardı. Feyza, ablasını yalnız bırakmamıştı.
Miran bekledi.
Ama çocuk hastalığa yenik düştü.
Bir yıl yas tuttular. Bu yasın üstüne Feyza evlilik istememişti. O yıldan sonra Miran, “Herkese söyleyelim, bitsin,” demişti.
Ama o zamanlar anneler küstü.
Aslında küs olan daha çok eşlerdi. Bir türlü geçinememişlerdi. Düşman gibiydiler. Arsa kavgaları, kıskançlık...
Miran biliyordu; “Feyza’yı istiyorum,” dese ailesi razı olmayacaktı. Bu seferde onu başka kızla evlendirmek için zorlayacaklardı. Babasının sözünü çiğneyemezdi. Yoldan geçen bir kızla evlendirirdi de Feyza'nın babası ile dünür olmazdı. Feyza da bunu biliyordu.
Çareyi gizlice evlenmekte buldular.
Ta ki…
Kan uyuşmazlığı ortaya çıkana kadar.
Doktor net konuşmuştu. Feyza Rh negatifti, Miran Rh pozitif.
Bu durum, ilk gebelikte bazen sorun yaratmazdı ama ikinci ve sonraki gebeliklerde, annenin bağışıklık sistemi bebeğin kanını yabancı olarak algılayabilirdi. Tedavi mümkündü, evet. Koruyucu iğneler vardı. Ama yüzde yüz garanti değildi.
Feyza korkmuştu.
Ablası Hülya,
“Evlenme,” demişti.“Emine gibi olma.”
Emine’nin akraba evliliğinden iki bebeği karnında ölmüş, iki çocuğu da engelli doğmuştu.
Feyza araştırmıştı. Okumuştu. Doktor doktor gezmişti.
Ama ya iğne işe yaramazsa? Ya kendi vücudu kabul etmezse? Çünkü onlarda tıpın bile yetersiz kaldığı durum vardı. Miran'ın baba tarafında da akraba evliliklerinde bu görülmüştü. Riske atılacak şey değildi. Emine ablasını ne kadar zor yıllar geçirdiğini biliyordu, şahit olmuştu. Üstüne Hülya'nın kızının vefatı...
Evlatla sınanmak istemiyordu.
Miran,
“Gerekirse çocuk olmaz,” demişti.“Sen ol yeter. Biz bize yeteriz.”
Ama Feyza ikna olmamıştı.
Bir sabah ayrılık mesajı ile bitirmişti.
Miran peşinden koşmuştu. Ayrılmışlar, barışmışlar, tekrar ayrılmışlardı.
Son ayrılıklarının üzerinden birkaç ay geçmişti ki…Reha’yla evleneceğini duymuştu.
İnanamamıştı.
Kapısına gitmişti.
Ama Feyza çıkmamıştı.
O gün en kötü gündü Miran için. Ama bugün o günü aratacak kadar acıydı....
“Çocuk için… Sırf çocuk için…”
Efe alaylı bir bakış attı.
“Çocuk için falan değil o,” dedi. “Tamam, o da vardır ama sadece o değil. Oğlum, bu kız Almanya’dan sonra çok değişmişti. Herkese yukarıdan bakan hâlleri vardı. Sen görmedin sevdadan belki ama köyde herkes konuşuyordu. Eğer seni gerçekten sevseydi…”
Masaya doğru eğildi, Miran’ın gözlerinin içine baktı.
“Reha’yla evlenmezdi.”
Miran dişlerini sıktı. Sızlayan burnunu çekti, kendine bir kadeh daha doldurdu.
“Yarın…” dedi, sırıtışı acıydı, “Yarın aynı kahvaltı sofrasına oturacağım.”
Bu, dayanılacak gibi değildi.
Sevdiği kadını başka bir adamın yanında görmekten kaçamayacaktı. Aynı konakta yaşayacaklardı.
“Sırf bize izin versinler diye…” dedi Miran dalgın sesle. “Feyza’yla ilk ayrıldığımızda iki tarafı da diller döke döke barıştırdım. Kime yaradı biliyor musun? Reha’ya!”
Güldü. Ama o gülüşte ne neşe vardı ne hafiflik.
“Miran,” dedi Efe sertçe, “Feyza kötü bir kadın. Anla artık. Bak yengen oldu. Yakışı kalmaz hâlâ böyle sevmen. Bu gitse başka adamla evlenseydi ses etmezdim. Çocuk istiyor bahanesine saygı duyardım ama oğlum kardeşinle evlendi lan! Sevme şu kızı!"
“E iyi de…” dedi Miran öfkeyle. “Bir günde...o evlendi diye kalbim durmuyor ki! Atamıyorum lan içimden! Kendimden tiksiniyorum ama yok Efe'm yok kardeşim..."dedi.
Elini Efe’nin omzuna attı, onu kendine doğru çekti. Yüzü kızarmış, boynunda ki ve alnında ki damarlar çok belginleşti. Zor nefes alıyordu. Gözleri delirmiş gibiydi.
“On üç yılı nasıl iki günde sileyim ben? Her şeyimdi o benim. Deli oldum, divane oldum. Başka adamı bırak, abime verdim lan onu! İstemesine gittim. Kınada gelin evini bastım. Düğününe katıldım. Takı taktım. Konağıma kadar götürdüm! O eve benimle girecekti… Reha’nın kolunda girdi!”
Sesi iyice yükselmişti. Gözünden iki damla yaş süzüldü.
Efe kederle baktı.
Haklıydı. Miran’ın sevgisi sıradan değildi. Kadın onun hayatına işlemişti; her hatırasında, her eşyasında izi vardı.
Ama bu böyle sürmezdi.
“Şimdi, yarın…” dedi Miran, elini çekip kadehini kaldırarak,“Abimin koynundan çıkmış o kadınla aynı sofraya oturacağım.”
“Gitme,” dedi Efe.
“Gideceğim!” dedi Miran dişlerini sıkarak.
“Böyle böyle soğurum ondan. Görmeyince sadece güzel hâllerini hatırlıyorum. Gülüşünü, bakışını, çeşme kenarında bana türkü söyleyişini… Ama onu adamın yanında görünce iyi geliyor.”
“Bu kendine acı çektirmek,” dedi Efe.
“En azından salak hissettirmiyor,” diye karşılık verdi Miran.
Efe pes etti.
Kadehin dibini tek yudumda bitirdi.
Sıradaki türkü ise Miran ve Efe'yi kısa süre göz göze getirdi. Efe kanalı değiştirecekti ama Miran, "Kalsın,"dedi.
"Daha ne kadar acı çektireceksin kendine!"
"Son kez,"dedi. "Son kez şarkımızı dinleyeceğim. Ondan sonra ne Mihriban kalacak nede başka şey. O türkü bir kere bile çıkmayacak ağzımdan artık. Dilime değmeyecek. Şimdi gitsin Reha'dan yaptığı çocuğa versin bu adı."dedi.
Efe bu sözlere dişini sıktı. Mihriban demek Miran için sevda demekti.
İleride kızım olursa Mihriban koyacağım demişti Miran. Miran'ın kızı Mihriban...
Hem karısına sevdalı hem kızına sevdalı adam olacaktı.
"Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışım, çözülmüyor, Mihriban
Mihriban
Ayrılıktan zor belleme ölümü, ölümü
Görmeyince sezilmiyor, Mihriban
Mihriban, Mihriban"
Feyza en çok bunu söyletirdi Miran'a.
Sadece ondan dinlerdi türküleri. Miran, kırların üstünde uzanmışlarken saçlarını okşaya okşaya, gözlerinin içine baka baka söylerdi. Arabayla evinin önünden geçerken bu şarkıyı son ses açardı. Feyza ise camdan izlerdi.
Şimdi her şey yalan mı olmuştu? Verilen sözler unutulmuş muydu? Yaşananlar hiç yaşanmamış gibi mi olacaktı?
Bunu düşünürken türküye eşlik ediyordu yanık sesilye: "Görmeyince sezilmiyor, Mihriban
Mihriban, Mihriban"
⭐⭐⭐
“Mihriban!”
Hakkı Bey, elindeki kovayı kapının önüne bırakmıştı. Saat sabahın beşiydi.
“Mihriban, kızım!” diye bir kez daha seslendi.
Kapı aralandı.
Yıldız, uykulu gözlerle babasına baktı.
“Efendim baba?”
“Kızım, al şunu, kaynat.”
“Babacım, ben sağacaktım. Sen niye yaptın bu işi?”
“Olsun kızım,” dedi Hakkı Bey gülümseyerek. “Dün geceye kadar yoruldun. Hem ben de Miloş’u özlemişim. Biraz dertleştik.”
Yıldız başını hafifçe eğdi.
“Belli dertleştiğin. Bana Mihriban diye seslendin.”
Babası gülümsedi.
“Sen Yıldız adını sadece annenden ve Ömer’den duymayı seversin.”
Yıldız gülümsemedi.
Öyleydi.
Mihriban adını babası koymuştu. Yıldız ismini ise annesi.
Dışarıdan herkes ona Mihriban derdi. Yıldız diye seslenenlere de, “Mihriban deyin,” derdi.
Ama pek yabancı görmediği için, bu açıklamayı pek yapmazdı.
Babası ise Mihriban adını çoğu kez kederliyken söylerdi. “Bu isim yüreğimi hafifletir kızım,” derdi.
Onun dışında hep “kızım” diye seslenirdi. Başka türlü pek hitap etmezdi.
"Ağanın sütü yoğurdu ne olacak baba?"
"Şu koyunları güdüyüm, sonra gelince götüreceğim. İkindiye de büyükleri çıkaracağım."
"Tamam babacım, Allah'a emanet ol."
"Sende güzel kızım."
Hakkı Bey koyunların olduğu tarafa doğru yürürken, Yıldız kovayı alıp içeri girdi. Doğruca mutfağa geçti. Sütü büyük tencereye döktü, ocağın üstüne koyup kaynamaya bıraktı.
Sonra oturma odasının camlarını açtı; içerisi havalansın istedi. Sultan Hanım uyanmadan duşunu almak niyetindeydi. Dün gece o kadar yorgundu ki, ahırın pisi üstündeyken yatağına girmek zorunda kalmıştı.
Odasına geçti. İki kardeşi mışıl mışıl uyuyordu. Dolaptan kendine temiz bir kıyafet seçti. Ardından çarşafını, örtüsünü yıkatmak için toplayıp çıktı.
Banyoya girip hızlıca duşunu aldı.
Çamaşırları makineye attı, çalıştırdı. Babası makineyi geçen ay almıştı. Sultan Hanım bunu gereksiz bulmuş,
“Tasarruf edelim, makineye ne gerek var?” demişti.
Nasıl olsa çamaşır yıkayacak bir Yıldız vardı.
Yıldız hiç şikâyet etmezdi. Hakkı Bey de kendi kazandığı paranın üzerinde söz sahibi olamazdı. Saf bir adamdı;
“Karım bizi düşünüyor,” derdi.
Ama Yıldız’ın çamaşır yıkamaktan moraran ellerine daha fazla dayanamadı. Bir gün, “Miran Ağa atıyormuş, bana verdi,” yalanını söyleyerek ikinci el bir çamaşır makinesi alıp eve getirmişti.
Yıldız o kadar sevinmişti ki…
Özellikle kışın, çamaşırlar artık zulüm olmayacaktı.
Şimdi sırada kahvaltıyı hazırlamak vardı.
Ocağın altını yaktı. Küçük tavaya bir kaşık tereyağı bıraktı. Yağ erirken kokusu hemen yayıldı mutfağa. Bir kâsede kıymayı elinde ufaladı, tavaya attı. Tahta kaşıkla ağır ağır çevirdi. Kıyma suyunu salıp çekince yumurtaları kırdı üstüne. Sarıları patlatmadan, acele etmeden pişirdi.
Yanına bir tabak hazırladı. Tereyi ve maydanozu yıkadı, yeşil soğanları köklerinden ayıklayıp yıkadı.Hepsini aynı tabağa özenle yerleştirdi.
Çaydanlığı ocağa koydu.
Dolaptan peynirleri çıkardı. Beyaz peynir, çökelek, biraz da tulum… Kahvaltılıkları boldu evin. Bunun sebebini Yıldız çok iyi biliyordu.
Miran Alpuğan, et, süt ve süt ürünleri işi yaptığı için, Hakkı Bey’e sık sık yardım kolileri gönderirdi. Peynir, tereyağı, et…
“Çocuklar yesin,” derdi.
O koliler sayesinde kahvaltı sofraları eksik kalmazdı. Ama Miran Ağa’nın Hakkı Bey’e verdiği ekstra paralar, evin diğer ihtiyaçlarına pek yansımazdı. Un, yağ, şeker… Onlar hep eksik olurdu. Süt çoktu ama şeker olmadığına sütlacı çok yapamazdı. Peyniri çoktu ama un az olduğuna börek yapamazdı.
Çünkü Sultan vardı.
Çayı demlikten bardaklara doldurdu. Kahvlatı hazırdı.
“Mihriban!” dedi Sultan mutfağa girer girmez. “Kahvaltı hazır mı?”
“Hazır, Sultan anne.”
“Hakkı nerede?”
“Hayvanları otlatmaya çıktı.”
“İyi,” dedi umursamazca. Ardından ekledi: “Atiye’me kahve yap. Kahvaltıdan önce kahve içiyormuş artık. Şu okuldan getirdiği toz kahvelerden.”
“Ama zararlı olmaz mı Sultan anne?” diye sordu Yıldız temkinle.
“Sanane, Düldül!” diye çıkıştı Sultan. “Ben anasıyım. İzin vermişim. Senden mi izin alacak!”
Yine Düldül…
Babası evden çıkar çıkmaz başlardı bu hitaplar. Ama Yıldız için, onun ağzından Mihriban duymaktan iyiydi. Zamanla Düldül’ü kendince güzel bellemişti. Çünkü kendisinin de bir eşeği vardı. Eşekleri severdi.
“Yok Sultan anne,” dedi Yıldız yumuşakça. “İyiliği için demiştim. Tamam, yaparım hemen. Şey… bir de—”
“Söyle,” dedi Sultan.
O sırada Atiye mutfağa girdi. Üzerindeki pijama takımının yeni olduğu belliydi. Rengi capcanlıydı. Yıldız, annesi öldüğünden beri böyle kıyafetler giymemişti. Ya Atiye’nin eskilerini giyerdi, ki tarzı uymazdı; ya da Sultan’ın göstermelik aldığı, oradan buradan topladığı ikinci el şeyleri.
“Günaydın anne!”
“Günaydın çiçeğim,” dedi Sultan yumuşayarak. “Güzel uyudun mu?”
“Yani… biraz üşüdüm.”
“Oy kıyamam kuzuma. Hakkı’ya söylerim, odana soba kurar. Olur mu kızım?”
“Olur anne. Eee… kahvaltı hazır mı? Kahvem?”
“Hazır olur şimdi,” dedi Sultan. Sonra Yıldız’a dönüp, “Sen ne diyecektin?” diye sordu.
“Ben de… sonra içsem mi kahveden? Bir tane yapabilir miyim?” dedi Yıldız çekinerek.
Sultan cevap vermeden Atiye atıldı:
“İyi yap ama sürekli içip bitirme. Buralarda kolay bulunmuyor o kahve.”
“Tamam Atiye abla, teşekkür ederim,” dedi Yıldız gülümseyerek.
Anne kız kapının ardına geçip oturma odasına yöneldiler.
“Ay sana kaç kere diyeceğim,” dedi Sultan yürürken, “Ben uyanmadan şu camları kapa! Yataktan kalkar kalkmaz üşüyorum.”
Yıldız, üvey annesinin sözlerini duymamış gibi yaptı. Kaynamış sudan bardağa doldurdu. Çekmeceden bir paket toz kahve çıkardı, bardağa boşalttı.
Karıştırırken yayılan koku içini ısıttı. Dayanamadı; çay kaşığının ucuyla bir parça alıp tattı.
Çok güzeldi.
Kaşığı kenara bıraktı.
Gülümsedi.
Bugün kitabını okurken kahvesini içecekti. Küçük bir mutluluktu belki ama onun için yeterdi.