İki kişi olarak ayrılmışlar şimdi beş hatta yedi kişi dönmüşlerdi, arkalarına bakmadan kaçtıkları bu şehre. Her biri içinde bambaşka duygularla bavullarını alıp hava alanından çıktılar. Taksi çağırmak için etrafa göz atan Murat'ın arka arkaya dizilmiş üç tane siyah araba dikkatini çekti. İkisi normal otomobil diğeri minibüstü. 25 -30 yaş arası olduğunu tahmin ettiği gözlerini üzerlerine dikmiş gençler kendilerine el kaldırınca taksi aramaktan vazgeçti. Eşine döndü ve " şu gençleri tanıyor musun?" diye sorduğunda Arzu bavulun fermuarına takılmış olan ceketini kurtarma telaşındaydı. Kocasının sesiyle kafasını kaldırdı ve o an gördüğüyle dondu kaldı. Nasıl tanımasın? Yaramaz kardeşleri Selim ve Sacit kocaman adam olmuş karşısında duruyorlardı. Heyecanlandı. Kardeşlerine doğru hızla yürürken kalbi yerinden çıkacakmış gibi atan Arzu ayaklarının birbirine dolanıp düşmemeyi diledi. Kardeşlerinin yanına geldiğinde ise onların soğuk yüzlerine inat yüreğini yakıp kavuran hasretle ikisine birlikte sarıldı. Hemen yanlarındaki siyah arabanın yanında duran sert yüzlere aldırmadan tekrar tekrar kucakladı, kokularını içine çekerek öptü. Arzu biraz alaylı şekilde "Beni bu kadar özlediğinizi bilmiyordum koca koca adam olmuşunuz küçük beyler." diyerek kardeşlerinin yüzlerini özlemle okşadı.
Selim, Sacit den dört yaş büyük ablasından da yedi yaş küçüktü. Arzu, ilk doğan erkek çocuğu ve arzu ile Selim'in arasında doğumda ölen kız kardeşleri de yaşasaydı beş kardeş olacaklardı.
Selim en son on yaşında gördüğü ablasının hâlâ şahane gözüktüğünü düşündü. Yıllar ona iyi davranmıştı doğrusu. Ablasına ilk başlarda çok kızmıştı ama kabine düşen sevda sonrasında ablasına hak verdi. İnsan sevince karanlık bir çukurun içene fırlatılıp atılmış gibi etrafındaki hiçbir şeyi görmüyordu.
Sacit ablası Arzu'nun kaçıp gittiğinde altı yaşındaydı ama en sevdiği arkadaşıydı onun ya da annesinden bile değerliydi. Çocuk kalbi ona öyle çok kırılmıştı ki; Onu yok saymıştı! Arada babasının kükremeleriyle hatırlardı ablasını. Babası tüm resimlerini kaldırmış "O artık öldü! Unutacaksın!" diye annesine bağırışları olmasa çoktan unuturdu belki de. Şimdi ona hasretle sarılan ablası kendi canları bile isteye ölüme bırakıp gitmişti. Eğer Hakan'ın kalbi merhametle dolu olmasaydı Selim'de Sacit'te yaşamazdı. Ablasının kanlıları kadar yüreği olmadığına inandığından ona olan öfkesi devam ediyordu.
Sacit kızgın olduğunu belli etmek istercesine salyalarını üzerine akıtan ablasını kendinden uzaklaştırdı.
"Evdekiler meraklanmasın. Artık gidelim." dedi. Arzu Sacit'in sesindeki öfkeyi duyumsamazlığa gelerek neşeli bir sesle kardeşlerine "Oğullarım ve kızım." diyerek tanıştırdı çocuklarını. Arklarında duran Murat'ta yanlarına gelerek elini uzattı. Selim yeğenlerine içtenlikle sarılıp eniştesiyle tokalaştı ardından "hoş geldiniz" dileklerinde bulundu. Murat'ın babası Kenan Bey ve beldeleri gibi kendinin de eski doktoru olan Yasemin Hanım'la da tokalaştı "Hoş geldiniz" dedi.
Sacit yeğenlerinin de kendileri gibi suçsuz olduğunu inanıyordu ama yine de onlara da kızgındı. Kerem ve Kenan'ı görene kadar. Bu çocuklar inanılmaz derecede kendine benziyorlardı. Bu benzerliğe şaşırdığını belli etmemek için çaba sarf etse de dudağında hoş bir kıvrım çoktan yana doğru kaymıştı. "hoş geldiniz" dedi. Sonra gözleri bambaşka bir güzelliğe sahip olan kıza takıldı. Aralarında masumluğu, yaşının küçüklüğü ve gördüğü kadarıyla kabullenmişliği ile seçilmiş olan kurban o idi. Sarışındı. Annesinin tüm zarafetinin yanında babasından da güzelliğini almış diye düşündü. Denizleri bile kıskandıracak mavilikteki gözler, iri göz şekli ve uzun uzun kirpikler. Minik, dik burnu aynı annesininkine benzerken, dolgun kırmızı dudakları babasından, yanağındaki tek gamzede anneannesinden bir hatıra gibi sıralanmıştı yüzünde. Sarı düz saçlarını atkuyruğu yapmış, adeta gencecik yüzündeki hüznü ortaya çıkarmıştı.
Tüm aile lüks, siyah minibüse binip şehir dışındaki büyük konağa doğru yola çıktılar. Minibüste karşılarındaki aileyi izleyen Selim'de, Sacit'te böyle bir aile beklemiyorlardı aslında. Daha bir kaç hafta önce, Hakan onları yıllar önce bulduğunu kesinlikle bu konu hakkında vakti gelene kadar kimseye tek kelime edilmemesini özelikle istediğinden kendileri ve aşiretin haberleri olmuştu. Eksik bir şeyler vardı ama soru sormak sanki yasaktı, kimse ağzını açmıyordu, nasılsa çıkar ortalığa diye düşündü iki kardeş, aynı düşünceler içinde olduklarını bilmeden.
Ada annesinin her gün okul için gidip gelirken izlediği tahmin ettiği manzara karşısında büyülendiğini hisseti. Çok ülke görmüştü bu küçük yaşına rağmen ama ilk kez geldiği vatanın kokusundan çok etkilenmişti. Anne ve babasına bir kez daha hayranlıkla baktı. Fark ettirmemeye çalışıyorlardı ama ikisinin de gözlerinde daha önce görmediği bir farklılık vardı.
Art arda ilerleyen araçların içinde kendilerinden başka bir kendi korumaları birde Erdal Tekin'in gönderdiği adamlar vardı. Erdal Ağanın asıl amacı kendi aşiretinden gelecek beklenmedik bir saldırıya karşı önlem olsun diye o kadar adam yollamıştı. Ne olursa olsun artık kan dökülmeyecekti. Elinde kalan tek oğlu Sertaç'ını hiçbir sebepten tehlikeye atmak istemiyordu.
Normal hızda ilerleyen arabalar büyük konağın önüne gelince durdular. Minibüsün sürgülü kapısının açılmasıyla inmeleri gerektiğini anlayan insanlardan Kenan Bey'in "Hadi bismillah hepimize kolay gelsin." diyerek araban inmesiyle diğerleri de peşinden hareket etti.
Arzu yıllar önce gelinliğiyle koşarak kaçtığı konağı bu kadar çok özlediğini yeni fark edince gözlerindeki yaşlar kendiliğinden akmaya başlamıştı. Konaktan içeri girdiklerinde büyük salona hazırlanmış masa ve üzerinde ki şahane yöresel yemekleri gören ikizler hayranlıkla aynı anda yutkundular. Doğrusu bu kadar leziz görünen bir masaya daha önce hiç bakmamışlardı ve açıklan mideleri guruldamaya başlamadan biran önce otursalar iyi olacaktı.
Burası oldukça harika bir yer gibiydi ama ortamdaki soğuk hava insanları geriyordu. Bu durumdan sıkılan Kerem ile Kenan dedeleri olduğunu tahmin ettiği beyaz sakallı adamım yanına yaklaşıp sanki yıllarca yapıyorlarmış gibi elini öperek adamcağızı sarıp sarmaladılar. Ardından arkalarında duran büyük ihtimal anneanneleri olan yaşlı kadını da aynı şımarıklıkla öpüp sarılmışlardı.
Habibe Hanım ile Kerem Bey şaşırmış olsa da ikizlerin bu hareketlerini çok sevmişlerdi. Fakat erkek torunlarının sıcak ilgisini kız torununda bulamadılar. Ada sakin ve kendinden emin bir şekilde büyüklerini selamladı ve kenara çekildi. Sıra Arzu ile Murat'a gelmişti artık. Arzu ellerinin tersi ile gözyaşlarını sildi ve yıllarca rüyalarında sarıldığı anne babasına sarıldı." Affedin beni artık! Çok özledim sizleri." diyerek tekrar gözyaşlarına boğuldu.
Babası yıllarca kızının bulunup öldürüleceği korkusuyla yaşamıştı. Hiç belli etmese de biricik kızını bir ayrı severdi. "Artık bitti, affedildiniz!" diyerek kızı ve damadını kabullendiğini dile getirdikten sonra sıcak bir gülümsemeyle "hepiniz hoş geldiniz " dedi. Murat karısının ardından kayın babasının elini öperek "Hoş bulduk." diye cevapladı. Kenan Karal ile Kerem Harmancı da kısa ama içten bir tokalaşmadan sonra yemek için masaya geçerken ikizler kimseye aldırmadan yüksek sesle "şükürler olsun!" demişlerdi.
Kerem bey torunlarını izlerken kızının kedi adını oğlunun bir tanesine vermesi onurlanmıştı yaşlı adamı. İçinden hangisinin Kerem olduğunu tahmin etmeye çalışan yaşlı adamın imdadına damadının" Kerem oğlum tuzu uzatır mısın?" demesi yetişmişti. Kerem Bey küçük Kerem'i incelerken - dedesinin kendini izlediğini fark ederek- torunun "Ben de Kerem olduğuma göre daha torpilliyim değil mi dedeciğim?" demesiyle gülümsedi. Bu sözleri bir an anlamayan yaşlı adam fark ettiğinde "Hepiniz aynısınız torpil morpil de neymiş ben anlamam onlardan" dedi ama aynı adı paylaştığı torununa içinden "Sanırım senin yerin ayrı olacak" diyordu. Elbette Kenan Bey'de kendi adını taşıyan torununa daha farklı gözle bakıyordu. Belki ikizlerdi ama her iki dede de onlara bakarken kendi gençlik yıllarını görüyor çaktırmadan kendilerinden bir parça arıyorlardı.
Yemek boyunca birbirlerine tıpatıp benzeyen ikizlerin neşeli halleri yemek masasını şenlendirdi. Masada yüzü zorla gülümseyen hatta ortamın içinde olmak için çok çaba sarf eden Ada, dayanamayacağını anladığında yorgun olduğunu belirtip izin istedi. Çünkü durumun ciddiyetini her geçen saniye daha çok hissetmeye başlamıştı.
Habibe Hanım kız torununa annesinin odasını hazırlamıştı. Ada'ya eşlik ederek onu odasına çıkardı. Ada anneannesine teşekkür edip annesinin gençliğinin ilk yıllarında kullandığı yatağına uzandı. Gerçekten de çok yorgundu. Yatağa uzandığıyla uyuması bir oldu.
Yemekten sonra ikizlerde dinlenmek için odalarına çıkınca geri kalanlar çalışma odasına beklenen konuşma için geçtiler. Kerem bey kızının değişmeyen güzel yüzüne bakarak konuşmaya başladı.
"Sen o gün kaçıp gittiğinde artık her şeyin bittiğini düşünmüştüm...”