TUTSAK
Ensemde hissettiğim namlunun soğukluğuyla ürperdim. Metalin soğuğu tenime değil, doğrudan kemiğime işliyordu.
Zorlansam da gözlerimi açmayı başardım. Depodaki cılız sarı ışık gözlerimi acıtıyordu.
“Bugün nasılsın bakalım?”
Ses sakindi. Bu daha kötüydü.
“Annesinin nazlı kuzusu,” diye devam etti. “Kararını değiştirdin mi?”
Boğazım kuruydu. Dilim damağıma yapışmıştı ama yine de konuştum.
“Asla,” dedim. Sesim zayıf çıkmıştı ama kelime güçlüydü. “Senin önünde diz çökmem. Eğer öldüreceksen, yap.”
ensemde tuttuğu silahı indirip karşıma geçen adama baktım. Boş deponun ortasında beni bir sandalyeye oturtup ellerimi, ayaklarımı zincirlemişti, şerefsiz!
"Neden dediğimi yapıp buradan kurtulmak varken, kalıp ölmeyi bekliyorsun?" İğrenç sesini duyduğumda bile midem bulandı. Kaç gündür buradayım? Bugün günlerden ne? Şu an sabah mı, yoksa gece mi? Gökyüzünde yıldızlar var mı, hiç bilmiyorum. Tek bildiğim, annemin katili olan bu adama diz çöküp beni bırakması için yalvarmayacağım. Zaten dediğini yapsam bile beni serbest bırakacağı meçhuldü.
“Biliyor musun,” dedi yumuşak bir sesle,
“Annenin de bakışları böyleydi,” diye devam etti. “Öleceğini biliyordu. Yine de başını eğmedi.”
İçimde bir şey koptu. Dişlerimi sıktım.
“İnsanlar güçlü olduklarını sanırlar,” dedi. “Ama doğru yerden bastığında… herkes kırılır.”
Zincirli ellerime baktı, sonra tekrar gözlerime.
"Zamanın azalıyor. Sana verdiğim yemeği de yemiyorsun. İkizlerin gelip seni kurtarmasını bekliyorsan, daha çok beklersin!"
Gür bir kahkaha patlattığında kulaklarım acıdı. Neyse, şimdilik gidiyorum. Zaten elimdesin canın için yalvaracağın anı dört gözle bekliyor olacağım.
Daha çok beklersin." Mide bulandıran, iğrenç gülümsemesini göstererek depodan çıktı.
Doğru söylüyordu. Daha ne kadar dayanırım emin değilim.Sessizlik çöktüğünde vücudum titremeye başladı. Açlıktan mı, korkudan mı bilmiyorum. Verdiği yemekleri yemiyor, suyu içmiyordum. İçine zehir koymuş olabilirdi. Koymasa bile ondan gelen bir yardımı istemiyordum.
Tek yediğim şey, Bazen kapının önünde duran adamlardan biri acıyıp kuru ekmek veriyordu. Önce kendisi ısırıyor, sonra bana uzatıyordu. Bunu her yaptıklarında boğazım düğümleniyordu. Hayatta kalmamı istemeleri garipti… ama hoşuma da gidiyordu. Eğer buradan çıkarsam, onları unutmayacağım.
Ege…
Efe…
İsimlerini içimden geçirdiğimde göğsüm sıkıştı. Neredesiniz? Beni bulamadıkları her saniye delirdiklerini biliyordum. Biz üç kişiydik. Başka kimsemiz yoktu. Ben altı yaşındaydım, onları bulduğumda. Onlar sekizdi. O günden sonra çocuk olmaya vaktimiz kalmamıştı.Onlara olan özlemim gitgide çoğalıyordu. Acaba şu an nasıllardı?
Bir damla yaş yanağımdan süzüldü. Hemen başımı çevirdim. Kameralar vardı.O şerefsize, güçsüz gözükmek istemiyorum.
Ama bedenim artık bana ait değildi. Başım düşüyordu. Zincirlerin soğuğunu bile hissedemeyecek kadar uyuşmuştum. Gözlerimi kapattım.
Uykuya değil…
Dayanabildiğim tek kaçışa sığındım.