İlk defa gözlerimi kapadığımda yaşadığımı hissettim.
Öylesine değişik bir histi ki bu, hiç yaşamadığım ama yaşamaktan çok keyif aldığım bir histi. Tüm prangalarımdan kurtulduğumu hissediyordum. Yıllar sonra ilk defa kendim için bir şey yapmıştım ve bu beni çok mutlu etmişti.
Şimdi alışık olduğum hayattan fersah fersah uzak bir odada üşüyor olmamı bile umursamayacak kadar iyi hissediyordum kendimi. İnsan zaten ne için yaşardı ki? Mutlu olmak için değil de ne için yaşardı? Ben artık bir şeylere tutsak olmayı, hayatta hep sorunumun olmasını istemiyordum. Benim hayatla bir kavgam yoktu, en azından artık yoktu.
Yatakta sağ tarafa dönüp üzerine yorganı daha çok çektim. Geride bıraktıklarımı düşünmemeye çalışacaktım. Eğer düşünürsem şu an hüngür hüngür ağlardım çünkü. İlk defa kendimi düşündüğüm için kendimi bencil hissetmeme gerek yoktu.
Sonrasını sonra düşünecektim, ben şimdi mutluydum. Yıllar sonra ilk defa huzurla daldım uykuya.
Sabah gözlerimi açtığımda odanın penceresinden baktım hemen. Kar yağıyordu hem de lapa lapa kar yağıyordu. Yatağımdan kalkıp camı açtım, uzun zaman olmuştu böylesine çok yağan kar görmeyeli. Bu durum çok hoşuma gittiğinden dudaklarımda koca bir gülümseme belirmişti bile.
Dün, buraya gece ayak bastığım için karı görsem de görmemiştim. İçimdeki endişe ve korku hiçbir şey gördürmemişti bana. Şimdi de vardı o endişe, o korku yerli yerindeydi ama mutluydum işte kar yağdığı için mutluydum.
Ellerimi camdan uzatıp karların elime dolmasını izledim. Saniyeler içinde de dileğim gerçekleşmişti. Avcuma dolan karı top yapıp rastgele fırlattım. Üşümeye başladığımda hemen camı kapatıp ellerimi üzerimdeki monta kuruladım.
Diğer tüm resmi işlemleri önceden halletmiştim. Bugün sadece köye gitmem gerekiyordu. Bugün günlerden pazardı pazartesi de iş başı yapmam gerekiyordu. Bunun için ölçüsüz bir heyecan duyuyordum. Hayatımda böyle bir heyecan duymayalı uzun zaman oluyordu. Bu garip bir histi bana iyi gelen ama garip bir his.
Mutluluğa garip bir his diyecek kadar yabancılaşmıştım bu duyguya, kendime yaptığım koca bir haksızlıktı bu da. Ben artık kendim için yaşayacak mutlu olacaktım. Bu histe artık bana garip değil de güzel gelecekti, bu hissiyatı da söke söke alacaktım.
Hala telefonumu açmak istemiyordum, onlarla yüzleşmeye henüz hazır değildim. Gerisin geriye yerine koydum telefonumu. Odanın perdesini kapatıp bavulumdan aldığım kıyafetleri giyerek üzerimi değiştirdim. Hava soğuk olduğu için boğazlı bir kazak giymiştim. Montumun fermuarını sıkıca çekerek çantamı da yanıma alıp çıktım odamdan.
Pansiyonun telefonunu kullanabilirdim diye düşünerek aşağıya adımladım. Resepsiyondan bozma bir yerdi burası lüks otellere alışmış olan bana garip gelse de umursamadım.
''Merhaba, telefonu kullanabilir miyim?''
''Şebeke yok ama birazdan gelir.''
''Peki geldiğinde haber verir misiniz, acil de.''
''Tamam veririz.''
Odama girecekken yönümü değiştirdim. Dünden beri karnım açtı ve kahvaltı etmem gerektiğini hissediyordum. Pansiyonun böyle bir hizmeti olmadığı için çıktım ve kendimi yollara vurdum. Çok geçmeden bir pastane bulup içeriye girdim.
İşin garibi dünkü tayfa da buradaydı. Toplam 4 kişilerdi kapıyı açtığımda beni fark etmişlerdi. Gözüne biber gazı sıktığım kişinin gözleri kıpkırmızıydı. Alnında dikiş izi olan kişinin gözleri öfkeli bakarken umursamamaya çalışım. Hala nasıl tipler olduğunu bilmediğim için uzak durmam gerektiğini düşünüyordum.
Kendime bir simit ve çay söyleyip cam kenarındaki masaya yerleştim. Onlar da önümde kalıyordu en büyük masa o olduğu için oraya yerleşmişlerdi. Masalarını üstünde bir orduyu doyuracak kadar yiyecek vardı.
Önüme konan simidi ısırıp çayımdan koca bir yudum aldım. Çok acıkmıştım. Hızlı hızlı yemeye devam ederken öndekilerin sesleri masama ulaşıyordu.
''Hızlanın yola çıkacağız.''
''Abi daha yeni indik karaya, ne dağı bu şimdi yine?''
''Dağların hanı, öper belamızdan hızlanın.''
''Batu kaşınma.''
''Kaşınıyorum be Han'ım kaşı.''
''Börek bırakmadınız lan bana. Simit bile yiyemedim.'' diyen kişi dün gözüne biber gazı sıktığım kişiydi.
''Lan tüm börekleri sen yedin.''
''Nimet gözüme dursun çok yemedim.''
''Fit vücudunuzun sırrı en Yılmaz bey?''
''Börek.''
Aralarındaki muhabbet beni gülümsetirken alnında dikiş izi olan kişiyle göz göze geldim. Sanki onlara baktığı hissediyordu. Bakışımı çekip camdan bakmaya devam ettim. Tedirgin olmuştum bakışlarından, fazla koyu bakıyordu gözlerime.
Tabakta kalan son simit parçasını da ağzıma atıp çayımı içmeye devam ettim. Ben manzaraya dalmış izlerken pastanenin kapısı açıldı birden. Gözlerim kapıya kaydığında pansiyondaki adamla karşılaştım.
''Nihat hanım şebeke geldi, acil telefon etmem gerekiyor demiştin.''
Sözümü bu kadar önemsemesi hoşuma gittiğinde gerginliğimi kenara atıp gülümsedim.
''Teşekkür ederim, hemen geliyorum.''
''Bekliyorum Nihat hanım.''
Masadan kalkarken, ''Nihan,'' diye düzelttim, ''İsmim Nihan.''
''Tamam Nihat hanım.''
Umursamamaya çalışarak kasaya gittim, hızla ödeme yaparken bir simit daha istemiştim. Simidi ve para üstünü alarak kapıya ilerledim.
Pansiyona geldiğimde telefonu kendime çekip cebimden çıkardığım kağıt parçasını alıp muhtarın numarasını tuşladım.
''Merhaba ben Nihan.''
''Nihat mı?''
Ofladım içimdeki sıkıntıyla, ''Hayır beyefendi Nihan, dün konuşmuştuk.''
''Ha tamam tamam hatırladım Nihat kızım.''
''İsmim Nihan,'' diye direttim tekrar, ''Ne zaman görüşebiliriz, müsait misiniz?''
''Sen şimdi neredesin ha?''
''Şehir merkezinde bir pansiyonda kalıyorum.''
''Tamam şimdi sen sora sora Viran köyü girişini bul, zaten dümdüz yoldur oradan yürü ben seni alırım.''
''Anlamadım yürüyeyim mi?''
''Akşama doğru sen çık yola, yürü ben seni alırım.''
''Ama nasıl olacak o?''
''Telefon numaranı ver sen bana ben seni ararım.''
''Benim telefonum yok.''
''O zaman sen yürü ben seni alırım.''
Telefonu yüzüme kapatmıştı. Viran köyü girişine doğru yürü diyerek emir vererek hem de. Burada işler böyle mi yürüyordu, bilmiyordum.
Umutsuzca ahizeyi yerine bırakıp teşekkür ederek odama çıktım. Yatağa yatıp saatin geçmesini bekledim. Bavulumu toparlayıp dediğini yapmak üzere çıktım odamdan. Pansiyondaki beyefendi bu konuda da yardım etmişti bana. Lapa lapa yağan karın altında yürümeye başladım. Bavulum beni zorlasa da önemsemedim. Tabelada bir yazı araya araya yürüdüm, muhtarın beni gelip almasını dileye dileye yürüdüm.
Yaklaşıp yarım saattir yürüyordum ve her yerim karla kaplanmıştı. 10 dakikadır da ıssız bir yolda adımlıyordum arabalar çok nadir geçiyordu. Bu iyi bir fikir miydi cidden? Muhtarın sözüne uyup yürümem iyi fikir miydi?
Çok kötü bir fikirdi hem de, bavulum içinde taş varmış gibi ağırlaştığında kollarım ve bacaklarım da çok yorulmuştu. Telefonumu da açmaya cesaretim yoktu henüz. Şu an ıssız yerlere doğru gidiyordum ve her an başıma bir bela gelebilirdi.
Kendimi hiç ama hiç güvende hissetmiyordum. Bu tatsız hissiyat ele geçirmişti beni. Hava yavaş yavaş kararmaya başladığında etraftan gelen sesler çok ama çok korkutuyordu beni. Montum da beni ısıtmaya yetmiyordu her saniye daha fazla yağdığına inandığım bu kar beni çok zorluyor ve delicesine üşütüyordu.
Başımdaki bereyi çekip aldım, zaten korumayı bırakalı uzun zaman olmuştu. Saçlarım omuzlarıma dökülüp oradaki karlara karışırken umutsuzdum. Sağa sola baktım gelen giden yoktu. Bir umut tekrar yürümeye başladım.
Arkamdan yaklaşan araba beni korkutmuştu, daha hızlı hızlı adımlamaya başladım. Bunu ne kadar başarabiliyordum bilmiyordum bile. Araba tam arkamda durduğunda yenilmiş gibi tükettim nefesimi. Bavulumu bırakıp arabaya döndüm.
Arabadan üzerlerinde üniforma ile inenler çok tanıdıktı. Şaşkınlıkla bakakaldım yüzlerine.