Kardelen Miroğlu
Avlunun serin taşlarına bakarken içimdeki gerginliği bastırmaya çalışıyordum. Çarşıya bu hâlde çıkacak olmanın düşüncesi bile içimi sıkıştırıyordu. Abim Adar, tedavi için yurt dışına gitmeden önce yöremize ait birkaç şey almamız gerektiğini söylemişti. Orada, yaşadığımız topraklara ait şeylerin ona büyük bir motivasyon olacağını eklediğinde onu kıramamıştım.
Ama şimdi… Şimdi onca insanın önüne tekerlekli sandalye ile çıkmak, boğazımda bir düğüm oluşturuyordu.
Sonuçta herkes beni öldü biliyordu. Bir anda, diri ve canlı bir şekilde karşılarına çıkacak olmam, nasıl bir tepkiyle karşılaşacağımı bilememek içimi daha da sıkıyordu.
Bundan daha birkaç hafta öncesine kadar bana takıntılı biri tarafından kaçırıldım ve herkes beni öldü sandı. Üstelik en yakın arkadaşım Jiyan, en son yanımda olan kişi diye haftalarca katil olmakla suçlanıp abime berdel oldu, onca eziyet çekti.
Aklıma geldikçe bile ürperiyordum. O günün bana mirası ise bacaklarımı kaybetmem oldu. Hala olayları birine sesli anlatamayacak kadar kötü bir psikolojideydim.
Abim, annem ve iki kuzenimle beraber çarşıya gidecektik. Adar’ın keyfi yerindeydi, belli ki kendince bu çıkışı bir kutlama gibi görüyordu. Kendi içinde benim de normal hayatın içinde yer almam için uğraşıyor olabilirdi, ama onun için kolay olan şey benim için zordu.
Tam bu düşünceler içinde kaybolmuşken, Adar merdivenlerden inerken arkasına dönüp seslendi.
“Anne hadi, hazırız biz.”
Annem Kudret Hanım Ağa, her zamanki sert duruşuyla kapıdan çıktı. Ama yüzündeki tereddüt bana yabancı değildi. Kaşlarını hafif çatmış, gözleri benden kaçıyordu.
Ve sonra, içimdeki o tahmin ettiğim soruyu sordu.
“Kardelen’i bu hâlde çarşıya götürmek mantıklı mı?”
Tüm vücudum bir anda gerildi.
Kaşlarımı çattım, içimde dalga dalga yükselen öfkeyi bastırmaya çalışarak yüzüne baktım. Adar abim ise annemin bu sözlerine daha hızlı tepki verdi. Birkaç basamakla aşağı inip sert bir şekilde döndü.
“Ne varmış hâlinde?” dedi öfkeli bir şekilde. “Yürüyemiyor olmak bir kusur mu?”
Anneme meydan okurcasına karşısına dikildi. İçimdeki öfkeyi anlatamam ama şu an Adar abimin tepkisi, benim içimdekileri de dile getiren türdendi. Ama o daha da ileri gitti. “Öyle düşünenler eceline susamış demektir.” diye ekledi sertçe.
O an, annem bir anlık sessizliğe gömüldü. Ama ben onun yüzündeki tedirginliği gördüm. Aslında düşündüğünü söylemek istemediğini biliyordum. Ama dudaklarından dökülmüştü bir kere.
Kuzenlerim sessizce olanları izlerken, anneme sinirle bakmaya devam ettim.
O sırada abim, bir adım daha atıp biraz alaycı bir şekilde konuştu.
“Böyle dediğini abim Aslan duymasın ana, zaten şu aralar ayar sana.”
Bu söz üzerine annem, gözlerini kaçırıp sustu. Aslan abimden korkuyordu.
Ben ise içimden öfkeyle dişlerimi sıktım.
Yine aynı şey…
Sanki benim bu hâlim onu utandırıyormuş gibi davranıyordu. Sanki dışarı çıkıp insanların içinde olmam büyük bir hata gibi… Sanki ben eksikmişim gibi. Son zamanlarda bunu sıkça yapmaya başlamıştı. Komşular gelince beni hemen odaya göndertiyordu. Bu durum giderek daha da can sıkıcı olmaya başlıyordu. Eğer tedavi için yurt dışına gidecek olmasan annem buradayken bu baskı altında iyileşmem mümkün olmazdı. Ama en azından şimdi bir şansım vardı.
Yüzümü yana çevirip içimde yükselen siniri bastırmaya çalıştım.
Ben artık annemin bu yaklaşımına alışmıştım, ama bu alışmak kabullenmek demek değildi.
Ona her baktığımda aynı duyguyu hissediyordum.
Gıcık oluyordum.
Çünkü beni böyle kabul edememesi, en çok canımı yakan şeylerden biriydi.
Annem kısa bir sessizlikten sonra derin bir nefes aldı, yüzündeki sertliği koruyarak konuştu.
“Neyse, oyalanmadan çıkalım. Vakitlice gelelim.”
Sesi her zamanki gibi buyurgandı, kimseye laf düşürmeyecek şekilde. Önden, asaletli ve mağrur yürüyüşüyle ilerledi.
Onun ardından ilerlemeye hazırlanırken, abim elini omzuma hafifçe koydu ve bana alçak bir sesle “Annemin sözlerini takma, her zamanki Kudret Miroğlu işte.” dedi.
Gözlerimi devirdim, omuzlarımı silktim. “Biliyorum.” dedim kısa ve net bir şekilde.
Evet, biliyordum. Annem hiçbir zaman değişmezdi. Ama bu, söylediklerinin içimde yara açmadığı anlamına gelmiyordu. Belki biraz aklı başına gelmiştir yokluğumda diye düşündüm ama hayır, gelmemişti.
Yengem Ecmel de bir anda çıkıp, “Ben de geleyim birkaç eksiğim var onları alayım.”
Kimse bir şey demedi. Zaten ne diyecektim ki? Onu da pek sevmiyorum.
Adar abim arkamdan geçip tekerlekli sandalyemi tutarak yavaşça hareket ettirdi. Onun güçlü ve güven veren ellerinin bu kadar dikkatli olması bile içimdeki gerginliği hafifletmiyordu. Ne kadar destek olsalar da, insanların arasında bu hâlde olmak bana ağır geliyordu.
Sessizce araca kadar ilerledik. Adar abim önce beni dikkatlice yerleştirdi, sonra da sandalyeyi bagaja koydu.
Ben bir şey demedim. İçimde büyüyen sıkıntıyı bastırmaya çalışıyordum. Çarşıya gitmek için yola koyulduk.
Arabada sessizlik hâkimdi. Annem dışarıyı izliyordu, kuzenlerim kendi aralarında fısıldaşıyorlardı ama ben sadece camdan dışarı bakıyordum.
Birkaç dakika sonra çarşıya vardık.
Derin bir nefes aldım.
Abim arabadan inip ilk iş olarak sandalyeyi bagajdan çıkarıp açtı. Sonra bana döndü ve arabadan inmem için yardımcı oldu. Onun desteğiyle tekerlekli sandalyeye geçerken içimdeki gerginlik daha da arttı.
Beni nasıl karşılayacaklar? Ne düşünecekler?
Onca zaman öldü bilinen biri, şimdi çarşının ortasında dolaşacak… İnsanların şaşkın bakışlarını görmemek imkânsızdı.
İlk adımlarımızı atmaya başladığımızda, tahmin ettiğim gibi oldu.
Dükkanları gezmeye başladığımızda üzerimizde bakışlar hissetmeye başladım.
Her adımda, her dükkâna girdiğimizde bu bakışlar arttı.
İnsanların yüzlerinde şaşkınlık, merak, hatta bazılarında acıma gördüm.
Bu his mideme yumruk gibi oturdu.
Kendimi küçülmüş, tamamen yabancılaşmış gibi hissettim. Tekerlekli sandalyemin sesinin yankılanması, onların alçak sesle fısıldaşmaları… Bunların hepsini duyabiliyordum.
Dudaklarımı birbirinin üzerine bastırdım, ellerimi sandalyemin kolçaklarına bastırdım.
Gerilmemek imkânsızdı.
İçimde tuhaf bir his vardı; sanki burada olmamam gerekiyormuş gibi. Ama burada olmalıydım, değil mi?
İnsanların gözleri üzerimdeyken bile dik durmalıydım.
Ama yine de...
İçimdeki huzursuzluk bir türlü geçmiyordu.
Abimin bana söyledikleri hâlâ zihnimde yankılanırken, biraz daha dükkân gezmeye devam ettik. İçimdeki gerginliği bastırmaya çalışıyordum ama nafileydi. İnsanların üzerimize çevrilen bakışları, her adımda birer yük gibi omuzlarıma çöküyordu.
Bu bakışların içinde merak vardı, şaşkınlık vardı, acıma vardı. Ve ben, hepsinden kaçmak istiyordum. Tam birkaç dükkân daha gezip ortamın içinde kaybolmaya çalışırken, aniden çarşının ortasında zaman durmuş gibi hissettim.
Banu.
Abim Aslan’ım eski nişanlısı... En yakın arkadaşım Jiyan’ın bir numaralı düşmanı.
Yanında kuzenleriyle birlikte tam karşımızda durmuş, bize şaşkınlıkla bakıyordu. Tüm vücudum gerildi. Kalbim hızlandı. Nefesim sanki ciğerlerime dolmuyordu. Önümde duruyordu işte.
Abim Aslan’ın bir zamanlar özellikle arkadaş olarak sevdiği, benim bir zamanlar insan olarak sevdiğim ama abimle evlenmesini istemediğim kadın.
Beni öylece süzüyordu. Şaşkınlıkla, karmaşık duygularla…
Gözlerindeki şaşkınlık yavaşça yerini bir anlam arayışına bıraktı. Hafifçe gözlerini kıstı, sanki emin olmak ister gibi.
Sonra, bir adım attı.
“Kardelen?” dedi sesi kısık ama netti.
O adımı attığında, içimdeki panik dalga dalga yayıldı. Ellerim istemsizce sandalyemin kolçaklarına yapıştı. Banu’nun bana doğru gelişi, geçmişin bir hayalet gibi üzerime çökmesine sebep olmuştu.
“İyi misin?” diye fısıldadı gözleri hâlâ bana sabitlenmişti.
Yutkundum, kelimeleri düzgün bir şekilde ağzımdan çıkarabilmek için çabaladım. “İyiyim, Banu abla. Sen nasılsın?”
Banu’nun yüzünde hafif, buruk bir gülümseme belirdi. Ama bu gülümsemenin içinde binlerce kelime saklıydı.
Derin bir nefes aldı, gözlerini kaçırıp kısa bir an yere baktı. “Yaşanılanları biliyorsundur.” dedi sesi dalgalıydı. “Ne kadar iyi olunursa, o kadar iyiyim işte.”
Omuzlarını silkti ama bu silkiş, içinde sakladığı derin hayal kırıklığını gizlemeye yetmiyordu.
Sözleri içime bir yumruk gibi oturdu. Ne kadar iyi olunursa, o kadar iyiyim…
Bu kelimenin altında çok şey vardı. Çok fazla yıkım, kayıp, hüsran… Dudaklarımı sıktım. Banu’nun yüzüne baktıkça içimde beliren suçluluk daha da büyüyordu.
Farkına bile varmadan, ağzımdan bir kelime fısıltıyla döküldü.
“Üzgünüm.”
Banu’nun yüzündeki ifade bir an değişti. Gözleri hafifçe büyüdü, kaşları merakla kalktı.
“Neden?” diye sordu, hafifçe başını eğerek.
Boğazımdan geçen her kelime sanki diken gibiydi ama konuşmaya devam ettim. “Benim kaybolmam tüm hayatınızı değiştirdi.” dedim sesim titremeye başlamıştı. “Biraz kendimi suçlu hissediyorum.”
Banu’nun gözlerinde bir an parlayan bir öfke görebiliyordum. Kaşlarını çattı ve sertçe başını iki yana salladı. “Saçmalama.” dedi sesi keskin ve netti. “Senin suçun falan yok. Nereden bilebilirdin bir manyağın seni saplantı haline getireceğini? Kendini suçlama.”
Gözleri bir an sertleşti. Ama sonra… Sözlerinin devamını getirirken duraksadı.
“Yaşanılanların en büyük suçlusu…”
Bir an sessizlik oldu.
Banu’nun gözleri hafifçe donuklaştı, geçmişe dalmış gibiydi.
Ama tamamlamadı.
O an içimde tarifsiz bir korku yükseldi.
“Jiyan mı?” diye sordum, sesim fısıltıya yakındı.
Ama Banu, gözlerimin içine baktı, derin bir nefes aldı ve yavaşça başını iki yana salladı.
Sonra, beklediğimden çok daha ağır bir kelime dudaklarından döküldü.
“Hayır… Aslan.”
Aslan mı?
Onu suçladığı kişi Jiyan değildi.
Banu, her şeyi Aslan abime bağlıyordu.
Ama neden? Jiyan’dan nefret ediyor sanıyordum. Acaba... Banu biraz akıllanmaya başlamış olabilir miydi? Daha geçen gün Jiyan ile saç baş birbirlerine girdikleri için ister istemez şüphe duyuyordum.
Banu’nun sözleri zihnimde yankılanırken, içimde karmaşık duygular yükseliyordu.
Şaşkınlık içinde ona bakarken, Banu hafifçe gülümsedi. Bu gülümsemede alaydan çok bir tür yorgunluk vardı.
“Neden bu kadar şaşırdın ki?” diye sordu, sesinde belli belirsiz bir hüzün vardı.
Yutkundum, elimle tekerlekli sandalyemin kolçağını sıkıca kavradım. Kendimi biraz daha toparlamaya çalışarak hafifçe utangaç bir şekilde gülümsedim.
“Yanlış anlama abla ama…” diye başladım, sesim biraz daha alçalmıştı. “Jiyan ile son yaşananları biliyorum. O yüzden ona karşı nefret dolu olduğunu düşünmüştüm ve onu suçlayacağını sanıyordum. Kafanda bir şeyler mi değişti?”
Banu, etrafına kısa bir göz gezdirdi. Kimsenin onları dinlemediğinden emin olunca, yüzündeki gerginlik biraz gevşedi. Derin bir nefes alarak gözlerini yere indirdi, sonra tekrar bana döndü.
“Biraz düşünmeye vaktim oldu diyelim.” dedi. “Hâlâ daha düşünüyorum. İçimdeki öfke geçmedi. Ama bazı şeyleri farklı görmeye başladım.”
Bir an sustu, dudaklarını sıktı ve ellerini göğsünde kavuşturdu.
“Evet, Jiyan’ı sevmiyorum.” dedi gözleri hafifçe kısılmıştı. “Çünkü sevdiğim adamı, benim aksime kendine âşık etmeyi başardı. Onda olup da bende olmayan şeyin ne olduğunu merak ediyorum.”
Sesi kırılgandı ama içinde hâlâ bir gurur vardı. Sanki bu düşünce, ona hem acı veriyor hem de kendi içinde anlamaya çalıştığı bir bilmece gibiydi.
“Ama…” diye devam etti, derin bir nefes alarak. “Yine de gerçek suçlunun o olmadığını biliyorum.”
Kaşlarımı çatıp onu dikkatle dinlemeye devam ettim.
Banu, gözlerini doğrudan bana dikti ve yavaş ama vurgulu bir şekilde konuştu.
“Bana vaatler veren abin suçlu.”
O an, içimde tuhaf bir rahatsızlık hissettim. Banu’nun sesi titremedi, öfkesi de yoktu ama söylediklerinde büyük bir hayal kırıklığı vardı.
“Benimle evlenmeyi düşünüp, sevmediğini söylemeye cesareti olmayan abin suçlu, Kardelen.”
İçimde bir sızı oluştu. Banu’nun sesi hafifçe çatallandı ama hâlâ kararlıydı.
“Onu asla affetmeyeceğim. Hakkım da helal değil.” dedi. Gözleri hafifçe parladı, içinde hüzünle karışık bir kararlılık vardı.
Sonra kısa bir sessizlik oldu.
Bir an için her şey donmuş gibiydi.
Ama ardından başını hafifçe yana eğerek kaşlarını çattı ve devam etti.
“Ama Jiyan meselesi… Karmaşık.”
Bir an gözlerimin içine baktı.
Ben ise onun bu sözlerinden sonra ne hissedeceğimi bilemiyordum. İçimdeki düşünceler birbirine karışırken, Banu’nun geçmişi ve yaşadığı hayal kırıklığı, şimdi daha net görünüyordu.
Banu’nun gözlerindeki kırgınlık, sesindeki hayal kırıklığı o kadar belirgindi ki, içimde ona karşı bir tür empati hissetmeye başladım. Ne kadar inkâr etsem de, haklıydı.
Derin bir nefes aldım, gözlerimi kaçırarak konuştum.
“Sana hak veriyorum, Banu abla.” Dedim içimde hafif bir burukluk vardı. “Abim… Kabul etmek istemesem de suçlu. Hatalar yaptı. Ama artık herkesin yoluna bakması lazım.”
Gözlerimi tekrar ona çevirdiğimde, Banu hâlâ dikkatle beni dinliyordu.
“Sen iyi ol, Banu abla.” dedim ona içtenlikle bakarak. “Bırak kötülük yapan da yaptığıyla kalsın, kendini yıpratma. Gencecik kızsın. Ne güzel günler var önünde. Bırak o güzel günleri bir erkeğin yaşatmasını bekleme.”
Banu’nun kaşları hafifçe çatıldı ama gözleri yumuşadı. “Sen kendi kendine yaşat.” diye devam ettim. “Her şey zor, biliyorum ama… Sadece bunları demek geliyor elimden.”
Sözlerim bittiğinde, içimde hafif bir rahatlama hissettim ama Banu’nun bakışlarında bir gölge vardı. Bir süre sessizce yüzüme baktı, sonra hafifçe gülümsedi ve elini uzatarak omzumu sıvazladı.
“Sen bunları dert etme.” dedi sesi artık daha yumuşaktı. “Tavsiyeni dikkate alacağım.” Tam o an, Banu’nun hemen arkasında iri bir beden belirdi.
“Abla?”
Bir anlığına nefesim kesildi.
Adamın gölgesi bile heybetliydi.
Banu’nun omuzları gerildi, yüzündeki yumuşaklık anında yerini şaşkınlığa bıraktı.
Bir an donup kaldı, sonra yavaşça arkasını döndü. Gözleri büyüdü, yüzündeki şok ifadesi çok belirgindi.
“Cihan… Ali?” diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulamayacak kadar kısıktı.
Banu’nun kenara çekildiği anda, ben de karşımdaki adamı daha net görebildim.
Ve o an, içimde garip bir duygu yükseldi.
Önümde, heybetli, oldukça yakışıklı bir adam duruyordu. Üzerinde kusursuz bir takım elbise vardı. Duruşu ciddi, bakışları keskin ve derindi.
Birkaç saniye boyunca göz göze geldik.
Gözlerim hafifçe büyüdü, içimde bir kıpırtı hissettim.
“Yoksa…” diye düşündüm içimden. “O, Banu ablanın yurt dışında olan erkek kardeşi mi?”
Cihan Ali…
İsmi de güzeldi...