Her şey geride kalmıştı artık. Üzerinde genç bir kızın cıvıltısı değil, toprağa gömülmüş bir hayatın ağır sessizliği vardı. Zişan son sözlerini söyleyip odadan çıkarken, Nûjin yenilmiş bir hâlde geniş yatağın ucuna oturdu. Birazdan kaynanası gelecek, ona gerekli sözleri edecekti. Nûjin derin bir nefes aldı, ama hazır değildi. Ne vuslata ne de bu hayata…
O anda zihnine ansızın Hazar Mir Hézrawan düştü. Yıllar önce onu ilk defa bir düğünde gördüğü anı hatırladı. Çikolata kahvesi gözlerindeki sertlik, gizli bir yumuşaklıkla birleşmişti. Bu bakış onu derinden etkilemişti. Ardından adamın evli olduğunu öğrenmiş, adını zihninden silip geçmişti. Ama kader, yıllar sonra yollarını yeniden birleştirmişti.
İnsanın kaderinde üç şey değişmezdi: rızık, ömür ve eş. Nûjin, payına düşeni almıştı.
Nujin bilinmezlik içerisinde kıvranan onlarca aciz ruhtan sadece birisiydi. Annesi bu dünyadan göçüp gittiğinden beri, belle ki kimsesizdi.
Şimdi canı yanıyordu. Annesinin mahkûm olduğu sona, bir başkasının da düşecek olmasının ağırlığı omuzlarını acımadan eziyordu. Babası, annesinin üzerine bir kuma getirdiği o gün—hele ki karnı burnunda, yabancı bir kadınla o lanetli konağın kapısından içeri girdiği an—Nujin hâlâ küçücük bir çocuktu.
Küçüktü ama unutamadığı, babasıyla ilgili belleğine kazıdığı ilk ve tek anı oydu. Doğum günüydü, annesiyle saatlerce mutfakta geçirdiği, un ve şeker kokusuyla harmanlanmış mutlu pasta macerasının ardından, babasının gelmesini heyecanla bekliyordu. Pastanın mumlarını üfleyip birlikte gülecek, sıcak ve güvenli bir anın tadını çıkaracaklardı.
Şimdi geriye dönüp baktığında, küçük Nujin’in masum hayallerinin ne kadar acımasızca paramparça edildiğini, ruhunun ilk kırılmasını bütün çıplaklığıyla görüyor, kalbinde yeniden yanıyordu.
Annesinin geçirdiği sinir krizleri, babasının 'elbet alışacak' diyerek konağı inletmesi… Hepsi, küçücük yüreğinde derin, kanayan yaralar bırakmıştı. Zaman acımasızca akıp geçmiş, annesi ikinci bir kadının ortak olduğu hayatına alışmayı öğrenmişti belki, ama ruhu ve kırılgan bedeni bunu asla kabul etmemişti. Günbegün güçsüzleşmiş, adeta hayata tutunmakta zorlanan bir gölgeye dönüşmüştü. Babasının ve ikinci kadının çocukları gözlerinin önünde büyürken, Nujin ve annesi sanki o büyük konağın bir parçası değil, unutulmuş birer eşya gibi sessizce kenarda bekliyor, uzaklardan yükselen neşeli kahkahalara hasretle bakıyordu. Her gülüş, her oyun, yüreklerinde tarifsiz bir boşluk bırakıyordu. Yalnızlık, varlıklarını sarmalayan görünmez bir duvar gibi etraflarında yükseliyordu.
O yalnızlık öylesine zehirliydi ki, Nujin'in annesini o karanlık kuyudan çekip çıkarmaya gücü yetmemişti. Dile kolay on dört yıllık kahıra daha fazla dayanamayan annesi, Nujin daha on dokuz yaşındayken sessizce hayata veda etmişti. Annesinin ölümüyle birlikte, Nujin’in zaten paramparça olan dünyası hepten darmadağın olmuştu. Annesinin azmiyle devam ettiği üniversitede ki ikinci yılı, bu acı ölümün hemen ardından babasının baskısıyla son buldu. Tüm emekleri, hayalleri ve arzuları adeta bir anda yok sayılarak konağın soğuk duvarları arasında hapsedildi. Annesinin gidişiyle beraber Nujin'in hayatı anbean karardı. Yine de zamanla, bu zoraki hayatın sessiz kabullenişiyle yaşamaya alıştı, ama içinde açılan boşluk, hiçbir zaman kapanmadı.
"Özür dilerim, annem..." diyerek, acıyla soludu. Yanan yüreğinin ağır kokusu burnuna vuruyordu. Annesinin yaşadıklarını bir başkasına nasıl yaşatacaktı? Nasıl bir eve, bir yüreğe ateş düşürecekti? Yaşları iyice hızlandı. Gönlünde ki acının etkisiyle babasına farkında olmadan büyük bir âh etti. Annesine yaşattıkları, kendisine reva gördüğü bu hayatta için derin bir çekişle döktü içini.