ALINTI 7

1011 Words
Başımı çevirdiğimde, elinde taze nane ve reyhanlarla dolu sepet ile merdivenleri hızlı adımlarla inen Hatice Abla’yı gördüm. Beklenmedik bir şekilde, arka bahçeden değil, büyük konaktan geliyordu. Telaşı adeta adımlarına yansımıştı. "Hatice Abla?" Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. "Sen bahçede değil miydin?" "Berzé xanım yanına çağırdı, bırak şimdi bahçeyi." dedi, soluğu yanımda alırken. Gözleri yumuşak, sesi otoriter ama sevgi doluydu. "Ben kızlarla yemeğin başına geçiyorum. Sen de çabucak hamamı hazır et, kuzum. Cihanşah ağam bekliyor. Aman elini çabuk tut, akşam yemeğine kalmasın, ayaklı bomba gibi geziniyor etrafta." İki gündür zihnimi kurcalayan adamın adı, Hatice ablanın dudaklarından döküldüğü anda, ciğerlerime dolu dolu bir nefes çektim. Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. Demek ki görevim, Cihanşah ağamıza hamamı hazırlamaktı. "Tamam abla. Hemen hazır ederim." Hatice Abla hızlı adımlarla mutfağa dönerken, ben de zemin kattaki hamama ulaşmak için konağın sol cephesine doğru adımlarımı hızlandırdım. Merdivenleri hızlıca inip kapıyı araladım ve geniş kazan boşluğunu geçerek hamama açılan kapıya vardım. İçeriye adımımı attığımda, taşlarla döşeli zeminin serinliği ayaklarımı titretiyor, duvarlar ise hâlâ sabun ve su kokusundan uzak, hafif bir soğukluk yayıyordu. Kurnalar boş, ortam sessiz ve hareketsizdi. Hamam, sıcaklığını ve buharını henüz daha kazanmamıştı. Hamam, oldukça geniş ve zarif bir mekândı. Zemini parlak kaymaz mermerlerle döşeli, duvarlar ise ince oymalı taşlarla süslenmişti. Ortadaki kurnalar pürüzsüz ve ışığı yansıtan mermerden yapılmış, tavandan sarkan küçük cam avizeler hafif bir parıltı katmıştı. İki kapısı bulunan bu hamamın ilk kapısı, doğrudan konağa açılarak hane halkına tahsis edilmişti. Diğeriyse, yani az önce benim girdiğim kapı ise işlerin görülmesi için hizmetlilere ayrılmıştı. Hamamın düzeni ve zarafeti her köşesinde hissediliyor, mekân her şeyiyle Şahmaran konağına aitti ve Şahmaran'lara layık bir lüks sunuyordu. "Konakta bilmem kaç tane banyo var, neyine yetmiyorsa!" diye sertçe solumadan edemedim. Hamamı incelmeye bir son vererek derin bir nefes aldım. Önce el çabukluğu ile üzerine bastığım soğuk zemini güzelce yıkayıp temizledim. Ardından büyük bakır tasları tek tek yerine koydum, sonra çeşmeleri açarak sıcak suyun buharla birlikte odaya yayılmasına izin verdim. Buharın hafif nemi tenimi okşarken, önce başımda ki tülbendin uçlarını geriye atarak gerdanımı açığa çıkardı. Ardından sıçrayan suyun ıslattığı eteğimi sıyırarak bir düğüm yaptım ve uzun uçlarının daha fazla ıslanmasının önüne geçtim. Kısa sürede duvarlar terlemeye, havaya taze bir nem kokusu sinmeye başladı. Mis kokulu defne sabunlarını ve ipek kese torbalarını ahşap raflara dizdim. Son olarak mermer göbektaşının üzerine ince bir örtü sermek için eğilmiştim ki, ardımda ki kapı pat diye açıldı. Hızlıca örtüyü serip doğruldum fakat çok geçmiş kalmış olacağım ki, arkamı döndüğümde Cihanşah Şahmaran’ın insanın içine işleyen simsiyah gözleriyle burun buruna geldim. O an fark ettim. Bir çift göz bu kadar karanlık, bu kadar dipsiz olabilir miydi? Daha önce siyah göz renginin mümkün olmadığını okumuştum, ama o, tüm bildiklerimi inkâr edercesine karşımda, dimdik duruyordu. Bakışları önce çıplak ayaklarımda dolaştı. Ardından usulca, eteğimin toplanmasıyla açığa çıkan baldırlarıma kaydı. Bedenim taş kesilmişti. Kaçamıyor, nefes dahi alamıyordum. Gözleri sonra elbisemin sardığı göğüslerimde, açıkta kalan gerdanımda, geriye savrulmuş yeşil tülbendimde ve özgürlüğünü ilan eden siyah saç tellerimde gezindi. Bakışları, ruhumu ve bedenimi kuşatan görünmez bir zincir gibiydi. Ona kilitlendiğimi, istemsizce gözlerimi ondan ayıramadığımı ancak çok sonradan fark ettim. Geniş omuzları ve kaslı gövdesi. açıkta kalmış, alt bedeni yalnızca beline sarılı bir havluyla örtülüydü. Karşımda duruşu, yıkılmaz bir kale gibi dik, buzdan bir heykel misali soğuktu. Kaşları, her geçen saniye biraz daha çatılıyor, bakışları daha da keskinleşiyordu. Ağır ağır yutkundum. Çok mu oyalanmıştım? Cihanşah Şahmaran, kapıyı ardına kadar açtı ve sert bir hareketle kapatarak hamama adım attı. Bu hareketi karşısında içime titredi. Buharın içinde yankılanan bu ses, içime bir korku dalgası saldı. Sanki başımdan aşağı bir kova kaynar su boşalmıştı. Bir gören olsa, ikimizin de bundan kurtuluşu olmazdı. Açıklamak mümkün değildi. Çünkü bizi bekleyen, örflerin zinciri ve içinde yaşadığımız toplumun acımasız hükmüydü. Ve ben, tüm bunları bile bile hâlâ onun karşısında dimdik ayakta durmaya devam ediyor, gitmek için bir atakta bulunmuyordum. Cihanşah Şahmaran'ın adımları tam karşımda durduğunda, hızlıca eteğimde ki düğümü çözerek, uzun elbiseyi serbest bıraktım. Ardından tülbendimi düzelterek, açıkça kalan göğüs olduğumu kapattım. "Ağa… ağam, ben şe-" Kelimeler boğazımda düğümlendi. Korkum, her hecemde yankı buluyordu. Ama sözlerim daha başlamadan, onun sert sesi araya girdi. "Çık dışarı!" Bariton ve erkeksi ses tonuyla söylenen bu emir, başımı eğdiğim yerden aniden kaldırmama neden oldu. Yakıcı bakışları ve bedeninin yakınlığı karşısında kendimi savunmasız hissettim. Her adımı, her nefesiyle sanki beni tuzağa çekiyor, kara bir kuyuya hapsediyordu. "Ne bekliyorsun? Çık dedim sana!" Kafamı hızla eğerek yanından geçmeye çalıştım ancak iri eli, ince koluma sıkıca dolandı. Tutuşu sertti, ama can yakmayan bir kararlılık taşıyordu. Mermer zeminde taşan su ayaklarıma ulaştığında, gözlerimi usulca yukarı kaldırdım. Karşımdaki, seyrek kıllarla çevrili geniş göğsüyle Cihanşah Şahmaran duruyordu. Öylesine iri ve öylesine uzundu ki, gözlerine bakmam için bir adım geriye çekilip kafamı geriye atmam lazımdı. Titrek bir nefes süzüldü dolgun dudaklarımdan dışarıya. Zor olacağını elbette biliyordum fakat henüz hiçbir şey yapmadığım halde bu denli yanacağımı tahmin etmiyordum. Göğsümün üzerinde tonla ağırlık vardı, tıpkı azdar Derzîman gibi, karşımda ki adamda bundan bir haberdi. "Aklından ne planlar geçiyor, bilmiyorum... Ama zehir yeşili gözlerin seni ele veriyor." diye fısıldadı. Sesinin tonundaki sertlik, fısıltısına rağmen baskınlığını hissettiriyordu. "Etrafımda dolaşma!" Zehir yeşili gözler. Zehirli gözler. İkinci defa dile getirdiği bu iki kelime, gözlerimi söküp eline verme isteğimi kamçıladı. "Ağam.." "Bir daha!" Kolumu sıkıca kavrayan eli daha da sertleşti. "Bir daha odama adım atmayacaksın. Verdiğim işlerle sen ilgilenmeyeceksin. Ne lanet kokunu, ne zehir gibi gözlerini, ne de varlığını etrafımda hissetmek istemiyorum!" Gururuma indirilen bu darbe belki ilk olmuştu, ama kesinlikle son olmayacaktı. Cihanşah Şahmaran’ın kollarında bir kuş gibi titrerken dudaklarım istemsizce aralandı, ardından sessizce kapandı. Ne diyebilirdim ki? Zehir yeşili gözlerimi güçlükle kontrol altında tutarak, onları yerden kaldırmaya cesaret edemedim. İtina ile Cihanşah Şahmaran'dan uzak tuttum. Bu öfkesinin sebebi neydi? Yaklaşık bir hafta önce, kuru temizlemeden gelen takım elbiselerini yerleştirmek için odasına girmiştim. O akşam evde adeta bir kıyamet kopmuştu. Neyse ki Berzé hanımlar evde değildi. Bu küçük felakete yalnızca Ardil ve Rozerin çifti ile biz çalışanlar tanık olmuştuk. O akşam, Cihanşah Şahmaran kimin odasına girdiğini sormamış, sadece Hatice Abla dışında kimsenin o odaya adım atamayacağını yüksek sesle ilan etmişti. Şimdi ise anlıyordum ki, aslında odasına girenin benim olduğunu çok iyi biliyordu. Boğazımda düğümlenen his gittikçe büyüyor, yutkunmamı neredeyse imkânsız hâle getiriyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD