"Nişanlım mı?" Tükürürcesine konuştuğunda ona bakamadım, başımı sallayarak telefonunu uzattım. "Evet. Sanırım."
Hızla telefonumu elime alıp baktığında yanından geçip gittim. Perdeyi araladığımda manzaraya, Eiffel Kulesi'ni izlemeye başladım. Suratım asıktı. Ve... Neden böyle hissediyordum?

İçeriden onun sesini duyduğumda telefonla konuşuyor olduğunu anladım. Sanırım onu aramıştı.
Dudaklarımı ısırarak kapıya yanaştım. Sırtı bana dönüktü. Gergince şakaklarını ovalıyordu. "En az iki hafta daha buradayım, Sara."
Bir müddet sessiz kaldı, sanırım karşı tarafı dinliyordu. Kasıldığını sırtındaki dövmesinden anladım. Büyük omuzlarını geriye atmış, gözlerini yumarak kafasını kaldırmıştı.
"Tartışmak hiç ama hiç istemiyorum! Döndüğümde konuşuruz!" diyerek dan diye telefonu kapattığında şaşırdım. Kaşlarımı çattım. Demek ki sabahki teorim doğruydu. Hiç aşık birinin diyebileceği sözler ya da yapabileceği tavırlar değildi. "Bir kaç gün uzaklaştık derken uğraştığım şeylere bak..."
Telefonu yatağa fırlattığında buraya doğru döneceğini hissettim hemen hasırlı sandalyeye oturdum. Bacak üstüne bacak atarak otururken gözlerim Fransa'nın sokaklarında, ağaçlarında, manzarasındaydı.
"Alaca?"
Yanıma geldiğini işitince kafamı kaldırdım. "Efendim?" Göz göze geldik. Bana tereddütlü bakışlar attığının bilincindeydim. "İyi misin?"
Durdum. "Neden kötü olayım ki? İyiyim tabii."
"Sara-"
"Bana açıklama yapmana gerek yok," Hızlıca lafa daldığımda dilimi ısırmak kendimi tokatlamak istedim. "Sonuçta biz arkadaşız."
Tek kaşını kaldırdı. "Arkadaş?" Bakışlarımı kaçırdım. "Evet, arkadaş." Burnundan soluduğunu duyumsadım.
"Anlamadığın şu ki Alaca," Yandan bakışlar attım ona. "Ben senin yanındayken hiç arkadaşımsın gibi hissetmiyorum." Durdum. Ne demek istiyordu? Arkadaş da değilsek? Neydik biz?
Yutkundum. "Arkadaşın değilsem neyimsin o zaman? Patronum mu?"
Başını hızla iki yana salladı. Yanıma gelerek önümde çömeldi. Ellerimi ellerinin arasına aldı, gözlerime baktı. "Bilmiyorum ama ne arkadaşım, ne de çalışanımsın benim gözümde. Çok başkasın. Adını koyamadığım kadar başka."
Artarda yutkundum. Neydi bu hissettiğim duygunun adı? Neydi bu kalp çarpıntısı? "Adı yok demek..."
"Yok çünkü varsa da ben bilmiyorum... Şu son günlerde kendimi senin yanında inanılmaz mutlu, rahat hissetmeye başladım. Sanki senin özgürleştim bambaşka bir dünyaya geldim. Nefes almayı öğrendim. Yaşamayı. Unutmuşum bunları da sen bana hatırlattın." Bu cümleleri duymak... Hayalimdeki son şey bile değildi! Neler diyordu bu adam?
"Ama Şahbaz..." Sıkıntıyla yerimde kıpırdandı. "Her ne olursa olsun sen nişanlı bir adamsın! Nişanlınla sorunlar olabilir onu sevmiyor bile olabilirsin ama benimle beraber olarak ona ihanet etmiş olmuyor musun?" Klişe filmler mi izledin bu ne saçma sapan sorular ya?
İç sesime koca bir tokat atarak onu susturdum.
Sinirle güldü. "Neyin ihaneti Alaca? Dediğin gibi ben onu sevmiyorum. Hiç aşık olmadım. Bizimkisi görücü usülu aileler istiyor diye yapılan bir nişandı. Amaç şirketlerin birleşmesi. Babam, Sara'nın babasıyla yakın arkadaş. Dost. Bu yüzden bizi birleştirip aileleri daha yakın yapmak istediler."
Yutkundum. "Yani sırf baban istedi diye miydi?"
"Evet. Çünkü o zamanlar benim için nişanın evliliğin hiç bir önemi yoktu. Aşkı henüz tatmamıştım, bilmiyordum ne demekti, insana ne hissettirirdi, neler yaptırırdı. Umrumda değildi o yüzden. Mantık evliliği de yapardım."
İçimdeki meraklı cadıya engel olamadım. "Peki ya şimdi? Fikrin hâlâ aynı mı yoksa değişti mi? Yani evlenecek misin onunla..."
Güldü. "Bunu kendin için mi soruyorsun?"
Bakışlarımı kaçırdım. "Ne alakası var ya... Merak ettim. Ondan."
"Tamamen merakından yani?"
"Evet, tamamen merakımdan." diyerek ondan yana ters otururken doğruldu. Beni kucağına aldığında ufak bir çığlık attım. Oturduğum sandalyeye otururken beni kucağına sabitledi, elleri belimi kavrarken gözlerime baktı. "Hepsi senden önceydi Alaca. Seni tanımıyordum. İsmen varlığın olsa da seni hiç görmemiştim. Bilmiyordum bu gonca kokulumu." Dudaklarım kıvrıldı. Aptal aptal sırıtma adamın karşısında!
Ensesindeki saçlarını okşarken yüzüne baktım. "Yani evlenmeyeceksin?"
"Onunla evlenmeyeceğim."
"Hım."
Saçlarımı geriye doğru taradı. "Merakını giderebildim mi Gül Tanesi?"
Gülümsedim. "Gül tanesi demen hoşuma gidiyor," diyerek küçük bir itirafta bulundum. "Ayrıca evet. İyi ki bu açıklamayı yaptın." Her ne kadar az önce saçmalasam da. "Çünkü kendimi kötü hissediyordum."
Kaşları çatıldı. "Neden?"
Bakışlarımı göğsüne indirdim, parmaklarımı göğsünde gezdirirken konuştum. "Ben seni istiyordum, sen de beni istedin... Ama gerisini hiç düşünmedik. Seninle beraberken nişanlı olduğunu, patronum olduğunu her şeyi unuttum. Ama sonra gerçekler yüzüme çarpınca, senin nişanlı olduğun içimi acıttı. Sonuçta... Aldatmış oldun. Ben de metres gibi aranıza girmiş."
Dudaklarıma bastırdı parmağını. "Şışt! Bir daha duymamış olayım bunu. Sen ne metressin ne de ben aldattım. O kadar şerefsiz bir insan değilim. Ayrıca nişan meselesine gelirsek dediğim gibi tamamen formalite bir nişandı. Sara da bunun farkındaydı. Ona gerçekten onu sevemeyeceğimi söyledim. Bile bile kabul etti."
"Sonradan sevseydin ya?"
Başını olumsuzca salladı. "Sevemezdim Alaca. Çünkü Sara'yı yıllardır tanıyorum. Sevseydim şimdiye kadar severdim. Ona duyacağım en fazla saygı ve minnet duygusu olurdu."
Yutkundum. "Türkiye'ye dönünce ne olacak peki?"
"Babamla konuşacağım. Zor olacak ama halledeceğim. Yıllardır nişanlı olan biz," Evet beş yıldır nişanlılarmış. Şirketteki söylentilerden duymuştum ben de. "Ayrılmış olacağız. Şaşıracaklardır, evlenmemizi bekliyorlardı neticede."
"Baban zor bir adam mıdır? Ya kararına saygı duymazsa?"
"Sikimde değil. Memnun kalsın ya da kalmasın, saygı duymak zorunda."
Sessiz kaldım. Bir müddet birbirimize bakarken yanağımı okşadı. "Sessiz kalman hoşuma gitmedi, sevmedim bunu."
"Bilemiyorum Şahbaz. Şunun şurasında neredeyse iki hafta önce ne beni biliyordun ne de işlerinin bu raddeye geleceğini. Ben hepsini bozmuş oldum."
"Hayır sen hayatıma güzellik getirmiş oldun. Sayende gözümü açtım. Seni şirkette daha önce görseydim de hatta ilk ben fark etseydim de seni, bu sefer de ben bozmuş olacaktım. Ayrıca bu evlilik sonsuza kadar yürümeyecekti de."
Tek kaşımı kaldırdım. "Bundan emindin yani?"
"Elbette. Hangi kadın sevgisizliğe dayanabilir ki?" Doğru... Saygı, minnet falan bir yere kadardı. Sevgi olmadan sonsuz kılamıyordun ömrü.
Durdum. "İlk sen fark etseydin dedin, ne yani benim seni fark ettiğimi biliyor muydun?"
Dudakları kıvrıldı. "Tahmindi ve doğru çıktı. Tıpkı ilkin olduğumu tahmin etmem gibi."
"Ama nasıl bilebilirsin ki çok saçma!" Kucağında kayarak bacaklarımı iki yana açtım, ata biner gibi oturdum. Tam oramda erkekliğini hissedebiliyordum. Orgazm olmamak mümkün olmayacaktı.
"Sezgilerim diyelim. Ayrıca seninle ilk sevişmemizde de anlamıştım bunu. Kahin olmaya gerek yok."
"Hım." Yüzümden garip bir şeylerin olduğunu fark etmiş gibi yüzümü kavradı. "Ne oldu? Yüzün şekilden şekile girdi."
"Seninle seviştikten sonra kendimi yeni yetmeler gibi hissediyorum, sürekli sana dokunmak, beraber olmak istiyorum seninle. Asıl sen bana ne yaptın Şahbaz?"
Kafasını geriye atarak gür bir kahkaha attı. "Ah fıstığım... Ben de senden farklı değilim ki. İnan bu sorunun cevabını bilmiyorum." Dudaklarımı ısırarak yüzüne yaklaştım. Parmaklarımı çıplak omzunda, kürek kemiğinde gezdiriyordum. "Acaba içeride bir tur..." Yutkundum. "Mu yapsak?"
Yüzü ciddileşirken adem elmâsı hareketlendi. "Sen ciddisin?"
Fısıldadım. "Hiç olmadığım kadar?"
"Kızarıkların geçsin öyle."
Gözlerine baktım, dudaklarımı büzerek. "Ama..."
"Aması yok fıstığım, en azından bugünlük es geçelim. Hem yarın yine yolcuyuz. Dinlemek gerek." Durdu. "Bu arada, sürekli seyahat ediyoruz ama sıkılmadın değil mi?"
"İşimiz bu. Yapmamız gerekiyor. Ama soruna gelirsek hayır bir sürü yer görmüş oluyorum. Bir nevi tatil gibi."
"Haklısın o zaman bu akşam seni Eyfel Kulesi'ne götüreyim diyorum belki yakından görmek istersin."
Kocaman gülümsedim. Dudaklarından öperek geri çekildim. "Harika olur derim."
&
Fransa'nın sokaklarında yürürken Eyfel Kulesi karşımızdaydı. Ama ne kadar yürürsek yürüyelim yol bitmiyordu. Bir parka girdiğimizde etraf insan kaynıyordu. Hafta sonundan olsa gerek millet dışarı akın etmişti.
Şahbaz durunca ben de peşinden durdum. "Ne oldu?"
"Sana dondurma alayım mı?"
"Dondurma mı..." derken gözleriyle işaret ettiği yere kafamı çevirdim. Yaşlı bir tonton adamdı dondurmacının sahibi. Gülümseyerek ona döndüm. "Olur."
Gülümseyişime karşılık verirken elimden tuttu. "Hadi?" Beni çekiştirirken şaşkınlıkla onu izledim ve dondurmacının önüne kadar koştuk. Durduğumuzda önümüzde küçük bir kız çocuğu vardı, avucunda paraları sayıyordu.
Cılız sesiyle amcaya bakarak konuştu. "Combien cela coûte-t-il, monsieur?" Ücretim ne kadar efendim?
Amca, pos bıyıkları ve al yanaklarıyla kocaman gülümsedi. "2 euros, petite dame." 2 Avro, küçük hanım.
Kız yeniden avucuna baktı. Dudaklarını büzdü. Şahbaz ve ben ne olduğunu anlamış gibi birbirimizle bakışırken adama döndü. Akıcı Fransızcasıyla, "Monsieur, si vous me le permettez, je veux payer pour cette petite dame." Efendim, eğer izin verirseniz küçük hanımın ücretini ben ödemek istiyorum.
Adam kararsızca bir adama bir küçük kıza baktı.
Şahbaz eğilerek küçük kıza baktığında kız başını kaldırdı, ancak çekingen bir hali vardı. "Je suis Şahbaz." Ben, Şahbaz.
Kaşları çatıldı, gözleri anlamamış gibiydi. "Shahbaz?"
Başıyla onayladı. "Je suis Turc. C'est pourquoi mon nom est. J'aimerais commander la glace si vous me le permettez. Êtes-vous d'accord?" Türk'üm. Adım bu yüzden böyle. Eğer izin verirsen dondurmayı ben sana almak istiyorum. Kabul eder misin?
Küçük kızın dudakları sevinçle kıvrıldı, gülümsedi. Başını salladı. Hepimize dondurma alıp ücretini öderken küçük kız, Şahbaz'ın bacağını dürttü. "Merci monsieur, je n'oublierai pas cette gentillesse." Teşekkür ederim efendim. Bu iyiliğinizi unutmayacağım.
Ardından kıza bir şey diyemeden kız arkasını dönüp koşarak uzaklaştı. Bana döndüğünde gülümsedim. O sırada yaşlı amcanın sesini duyduk. "Je ne facturerais pas. Oh mon Dieu. Si ce n'était pas comme ça." Ücret istemeyecektim. Ay Allah. Böyle olmasaydı.
Şahbaz konuştu. "Pas de problème monsieur, merci encore." Sorun değil efendim, tekrar teşekkürler.
Bir kaç dakika sadece külah dondurmalarımızı yerken parkta yürümeye devam ediyorduk. "O davranışın inceydi. Ben vardım diye mi yaptın yoksa hep yapar mısın?" Bana baktığını hissettiğimde dondurmamı yalıyordum. Halime gülümsedi. "Evet sırf gösteriş olsun diye. Dedim ki, Alaca'nın kalbini fethetmem yetmez bir de sökeyim."
Ona kötü kötü baktım. "Şakacı seni ha ha ha!" Gülümseyerek dondurmasını yaladığında dudaklarına baktım, yutkundum. Şimdi daha kırmızı görünüyorlardı. "Dudaklarında dondurma kalmış."
Gözlerini kıstım. "Hım, seninki de öyle."
Peçeteyi eline almıştı ki dudaklarına yapıştım, emerek onu öptüğümde anlık şaşkınlığını hissedebiliyordum. Çok geçmeden onun da beni öptüğünü hissedince gülümsedim. Gülümseyişimden öptü.
Geri çekildiğimizde soluk alış verişlerimizi düzene sokmaya çalışıyorduk. "Senin dondurman daha güzelmiş." Halen dudaklarıma bakarken tek kaşını kaldırdı, gözlerime baktı. "Öyle mi dersin?"
"Hıhım. Öyle." diyerek dondurmamı yalamaya devam ettim.
"Ah Alaca ah..."
Yürüyerek parkı bitirdiğimizde dondurmalarımızı da bitirmiştik. O külahını yemeyi sevmediği için çöpe atmıştı ve ben şok olmuştum! Halbuki en güzel şeydi dondurmayı külahıyla yemek!
"Ciddi olamazsın?"
Omuz silkti. "Gerçekten sevmiyorum, tadı hoşuma gitmiyor."
"Dondurmayla muhteşem oluyor ama hiç denedin mi?"
"Hayır."
"Muhakkak denemelisin." Bana baktı. "Hım, belki bir gün denerim. Tattırırsın bana."
Dudaklarımı dişledim. "Olur."
Eyfel Kulesi sadece bir kaç adım önümüzdeyken caddede yürümeye devam ettik, yine insan kaynıyordu ortalık ama bu ahım şahım bir kalabalık değildi.
"Fransızca'yı bu kadar akıcı konuşmayı nereden öğrendin?" diye soru sordum, uzun süren sessizliğinin ardından.
"Fransız lisesinde okudum. İstanbul'da. Saint Michel."
Gözlerim irileşti. "Gerçekten mi?" Başını salladı. "Evet hatta sonrasında sınava girdim, Fransa'ya okumaya gittim. Bunun için Türkiye'de okul kazanmam lazımdı. Kazandıktan sonra başvurumu yaptım. Kabul geldi. Okulu okuduktan sonra Kanada'ya gittim. Yüksek lisans."
Oha.
"Yani... Senin başarılı, entelektüel biri olduğunu biliyordum da bu kadarını beklemiyordum..." Gülümsedi. "Yıllarca Kanada'da okuyup yaşarken birden Japonya'ya yerleşmemi, orada kalıp master yapmama da şaşıracaksın o zaman?"
Yuh bize bir şey kalmadı!
"Yuh hakikaten. Bu kadarını da beklemiyordum." Sırıttı. "Anneannem Fransız benim. Annem de karma bir insan olarak yarı Türk yarı Fransız. Dedemin de ataları, Asya'dan gelme. Böyle olunca da bir çok kültürle dille bağlantın oluyor. Onlar da hep bu kültürlerle iç içe olmamı istemişlerdir."
"Ama seni zorlamadılar? Yani sen sadece Türk kültürüne bağlı kalmak isteseydin..."
"Eh doğru. Annem ve anneannem bu konuda beni tam desteklediler. Onlara göre Fransızca öğrenmek zorunda değildim ya da Fransız okulunda okumak zorunda değildim. Ama ben istedim. Her ne kadar babam karşı çıksa da."
Durdum. "Baban sert bir adam olsa gerek?"
"Evet Alaca, tam bir tipik Türk babasıdır babam. Yıllarca yurt dışına kaçmalarıma bir türlü onun deyimiyle vatanıma dönmeme oldum olası kızmıştır. Nitekim annem arabuluculuk yaparak her şeyin eğitim için olduğunu söylüyordu." Gülerek başını iki yana salladı.
"Peki... Pişman mısın? Değdi mi sence?"
Gözlerini kısarak elimi daha sıkı kavradı. "Biliyor musun hayatım boyunca hiç pişmanlık yaşamadım. Her nereye gittiysem her ne yaşadıysam her ne karar aldıysam hepsinin beni ben yaptığını fark ettim. Mesela seninle... Seninle buraya beraber gelme kararı aldığıma bir kez olsun bile pişman olmadım. Ve sonsuza kadar değdiğini düşünüyorum."
Gülümseyerek bakışlarımı kaçırırken utanmıştım.
O da anlamış olmalı ki bir şey demedi. Eyfel Kulesi'ne tam anlamıyla geldiğimizde konuşmaya devam ettim. "Asansörle mi yoksa yürüyerek mi çıkacağız?"
Bana baktı. "Yürüyerek bu kadar katı çıkacağımızı düşünmüyorsundur umarım?" Başımı kaldırarak kuleye baktım. "Ölürüm zaten."
"Ağzın demesin bir daha öyle şeyler." Bir şey dememe fırsat kalmadan beni çekiştirdi. Kulenin önündeki küçük göleti turlayarak sadece asansörden binilen yere gelmiştik.
"Sıra var ama?" Bana baktı, dudakları kıvrıldı. "Önceden rezervasyon yaptırmıştım, beklememize gerek yok." Gözlerim büyürken ona hayret etmeden duramadım.
Şahbaz, gerçekten sıra dışı bir adamdı.
Girişte bizi karşılayan adam Japon'du ama Fransızca konuşuyordu. Bizimle beraber binen ziyaretçilere kısa bir tanıtım anlatıyordu. Tabi ben anlamıyordum, Şahbaz bana çevirmişti.
Sonrasında Fransa'da aslında bir çok dilin konuşulduğunu örneğin İspanyolca, İtalyanca, İngilizce, Korece, Japonca farklı kültürlere ev sahipliği yaptığını öğrendim. İkinci kata geldiğimizde elimden tutarak beni kendisine çektiğinde şehir manzarasına baktık. Önümüzde nehir akıp gidiyordu. Bir çok yeri işaret edip bana anlatırken aynı zamanda Eyfel Kulesi'nin hikayesini de anlatıyordu.
Ve ben gözlerimi ondan alamıyordum.
Arkada toplanan saçları, kalın kaşları, kumral yeni yeşermiş sakalları, mavi gözleri, sert bir yüz çehresi havası katarken onun gözlerine dalınca yumuşacık kalbine dalabiliyordum.
"Alaca? Beni dinlemiyor musun sen?" İrkildim. "Ha yok... Dalmışım sadece." Dudakları kıvrıldı. Beni kendine çekti. Elleri belime kayarken rüzgardan saçlarım arkaya doğru uçuşuyordu. Onun da kısa at kuyruğundan kopan saç tutamı yüzüne firar etmişti. Elimle dokunarak arkaya attığımda bileğimden tuttu, bırakmadı, gözlerini yumarak öptüğünde dudaklarım istemsizce kıvrıldılar.
"Bileğinde kokun, gözlerinde mucizen var Gül Tanesi..." Tebessümüm hiç solmazken avucumu sakalına sürttüm. "Hım..."
Sonrasında bir kaç kişiyle Fransızca konuşarak en üst kata çıktığımızda rüzgar durdurulamazdı, elimi hiç bırakmadan beni çevirdi kendine. Dürbünden gösterdi. Tüm Fransa ayaklarımızın altındaydı.
"Ben de keşke senin gibi Fransızca konuşabilsem..." dedim ona imrenerek.
"Hım," diyerek bana sarıldı. Kulağıma yaklaştı. "İsterseniz size öğretebilirim madam? Mesela ilk kelimemiz... Je t'aime."
Durdum. Anlamıştım ne dediğini ama anlamazdan geldim. "Hım, ne demek acaba? Umarım küfür etmemişsinizdir bayım." Kahkaha attı.
"Çok güzel salağa yatıyorsun."
Yüzümü buruşturdum. "Hadi ya... Yemedin mi?"
"Cık."
"O zaman..." diyerek ona döndüm ve gözlerine baktım. "Ben de... Je t'aime." Yüzüme yaklaşıp dudaklarını dudaklarıma bastırırken elleri sırtımda gezindi. Öpüşmemiz giderek derinleşirken kafasını sağa eğerek dudaklarımı emmeye, vakumlaya başladı. Biz anın büyüsüne kapılmışken yüzümüzde flaş patladı. İrkilerek geri çekildiğimizde Şahbaz kaşlarını çatarak flaşın geldiği yere baktı.
Gözlüklü, şapkalı bir fotoğrafçı bize gülümseyerek fotoğrafı uzatırken Fransızca bir şeyler söyledi. Ne dediğini tabii ki anlamadım. Sadece Şahbaz'ın merci demesinden teşekkür ettiğini anlamıştım.
Elinde sallayarak fotoğrafı bana uzattığında bunun polaroid fotoğraf olduğunu anladım. Öpüşürken çekilmişti ve dudaklarımı dişleyerek fotoğrafa hayranlıkla baktım.
Bana sarıldı. "Fıstığım, gül kokulum, goncam... Seni çok ama çok seviyorum." Gözlerim dolarken hiç bir şey söyleyemeden boynuna sarıldım. "Ben de seni çok seviyorum sevgilim."
&
Otele döndüğümüzde birbirimize bakıp aptallar gibi sırıtmamız dışında sorun yoktu. Onun dışında ayrı ayrı duş almış erkenden yatmıştık. Sabah erkenden yola çıkacaktık ve Şahbaz bu yüzden beni yormak istememişti.
"Alaca..."
"Efendim?"
Gözlerime uzunca baktı. "Benimle evlenir misin?"
Gözlerim irileşti. "Ne..."
Ellerimden sıkıca tuttu. "Biliyorum... hiç beklemiyordun şaşırdın ama sana buradan daha güzel bir yerde evlenme teklifi yapamazdım. Aşkı ve güzelliği simgeleyen bu namlı kuleden başka yerde olamazdı bu." Durdum. Nefesim kesilmiş gibiydi. Ne diyordu bu adam?
Evlenme teklifi ediyordu bana?
"Bir saniye... Sen şimdi bana, evlenme teklfii mi ettin?"
"Evet?"
Daha çok gülümserken şoka girmiş gibiydim. Konuşamazken, "Biliyorum belki erken buldun ya da anlam veremedin... Hemen evlenmek zorunda değiliz. Sen ne zaman istersen o zaman evleniriz. Ayrıca... Biliyorsun Türkiye'ye dönünce nişanı atacaktım belki o zaman edecektim daha romantik olurdu tabii."
"Şahbaz bir saniye dur dur..." Sevinçle gülümsedim. "Ben o kadar mutluyum ki şu an... Hiç hayal etmediklerimi yaşıyorum. İnan bana nerede ne zaman teklif ettiğin hiç önemli değil. Önemli olan," Yüzünü avuçladım. "Beni seviyor olman..."
Gözlerimi araladığımda bir an nerede olduğumu kestiremedim. Alnımdan terler boşalıyordu. Şafağın söktüğünü güneşin ilk ışıklarından anlamıştım.
Kafamı çevirip komodinin üzerindeki saate baktığımda 4.54 olduğunu gördüm, alarm birazdan çalacaktı.
Az önce gördüğüm rüyanın etkisinden çıkamamış gibiydim. O kadar gerçekçiydi ki sanki gerçekten evlenme teklifi etmişti.
Diğer tarafa döndüğümde Şahbaz'ın huzurla uyuyan yüzünü gördüm. Yavaşça yanına sokulduğumda kolunu üzerime atarak bedenini biraz yığmıştı. Yüzünü severek onu uyandırmaya çalıştım. "Şahbaz..."
Ses yok.
"Şahbaz..."
"Hım..." Gözleri hâlâ yumuluydu. Boğuk inlemesi beni gülümsetirken parmağımı yüzünden dolaştırdım. Huylanmış olmalı ki yüzünü buruşturdu. Daha çok gülümseyerek yüzüne yaklaştım. Dudaklarından öperek geri çekildiğimde dudakları kıvrıldı ama uyanmadı.
Ama uyanacaktı.
Onu sırt üstü yatırıp kucağına bindim. Bir kez daha dudaklarından öptüğümde bu sefer uzunca tuttum, gözlerimi yumarak öpüşümü derinleştirirken birden beni yatakta ters çevirerek altına aldı. Çığlık attı. "Ahh! Şahbaz!"
"Yaramaz mıyız bu sabah?"
"Yaa hayır," dememe rağmen beni bu sefer gıdıklamaya başladığında alarm sesi odada yankılandı. Yüzüme bakıp dudaklarımdan öptü. Ardından üzerimden kalkarak yataktan da kalktığında bana seslendi. "Birazdan Ali gelecek, hızlıca hazırlanmalıyız Alaca."
Ofladım. "Yani bir tur yapamayacağız?"
Kahkaha attı. "Dönüşte artık."
"Ne?" diye bağırdığımda bana baktı kapının ardından. "Kaç gün kalacağız peki?"
"En fazla iki gün."
Dudaklarımı büzdüm. "İki gün de çokmuş."
"Sen benle beraber daha arsız mı oldun yoksa hep mi böyleydin?"
Bacaklarımı yere indirip kalktım. "Ne alakası var ya... Ben senin yüzünden böyle oldum."
Tek kaşını kaldırdı. "Bak sen..." Tek eliyle beni kavrarken bir eli altıma gitti. Külodumun üstünden bana dokunurken dudaklarımı ısırdım. Yavaş ve derindi ki dokunuşları fena halde ıslanmama neden oluyordu.
"Yapma... Şahbaz!"
Nefesi yüzüme vurdu. "Belki İtalya'da da güzel anılar biriktiririz Gül güzeli? Ne dersin?"