Yabancı

2409 Words
Başak Hayatım boyunca kimseden bu kadar nefret etmiş miydim ben? Mert'in arkasından yürürken cevabım netti aslında. Etmemiştim. Bugüne kadar hiç kimseden bu kadar nefret etmemiştim. Öyle bi nefretti ki bu içimi kavuruyordu, kelimeler yetersiz kalıyordu, anlatamıyordum. Tıpkı Fatih'e duyduğum aşkı anlatamadığım gibi. Fatih... İlk aşkım, müstakbel kocam... yıllardır aşıktım ona ben. Aramıza giren herkesi de kara listeye almıştım. Mert şu an o listenin bir numarasında duruyordu. İftiracı pislik. Haysiyetsiz herif. Yaşından başından utanmadan beni kandırmış ve Fatih'den şüphe duymama neden olmuştu. Sertçe yutkundum. Fatih'in yanına gittiğimde onu yatakta görünce kalbim acımıştı. Sevdiğim adam yatak döşek perişan haldeyken ben Mert'in boş laflarına kanıp onu azarlamıştım. Nasıl bu kadar aptal olabilirdim? Fatih'in bakışları gözümün önünden gitmiyordu. Büyük bir hayal kırıklığıyla bakmıştı yüzüme. Sonra tarhana sevmediğini söyleyip yatağa girmiş ve ben orada yokmuşum gibi uyumuştu. Bana ilk defa bu kadar kızmıştı. Buna sebep olan adamın sırtına bakarken "Dur artık!" diye bağırdım. Adımları durduğunda hışımla arkasını döndü. "Beni takip etmeyi bırak ve evine git." Öfkesi beni korkutmuyordu. "Gitmiyorum, konuşacağız." "Başak düş yakamdan," dedi dişlerinin arasından. "Ya niye yaptın bunu bana?" diye yakardım. Artık bağırmıyordum çünkü gücüm kalmamıştı. Saatlerdir ağladığım için sesim de çıkmıyordu zaten. "N'aptım ben sana Mert?" Ona doğru yürüdüm. "Gelip yalan yanlış şeylerle aklımı bulandırdın. Ayıp değil mi bu yaptığın?" Başını bana doğru eğdi. "Bana güvenmiyorsan sözlerime niye inandın o zaman? Ondan bu kadar eminsen iki söze kanıp neden şüphelendin?" Ellerim yumruk şeklini aldı. "Çünkü bir zamanlar onun en yakın arkadaşıydın." Ona doğru bir adım daha attım. "Böyle çirkin iftiralar atacak kadar gözünün döndüğünü bilemedim." Alnındaki damar belirginleşti. "Ben kimseye iftira atmadım." "Attın," dediğimde yumruğumu göğsüne geçirdim. "Ona inanan bir aptal olduğumu söyledin, onun yalancı olduğunu ima ettin." Burnumu çektim. "Abi dedim ben sana! Kardeşin sayılırdım, beraber büyüdük ya biz. Bunların hiç mi hatırı yok gözünde?" Yanak kasları dalgalandı. "Sen benim kardeşim falan değilsin." Niye böyle kinle bakıyordu bana? Bir adım daha attığında işaret parmağını kaldırıp göğsüme bastırdı. "Sen," dedi yavaşça. "O kadar aptalsın ki... Gözümde olan bütün değerini yitiriyorsun." Nefreti karşısında nutkum tutuldu. Benim ona duyduğum nefret bile basit kalıyordu. "Ben-" "Sen var ya o bataklıkta kurtulmayı hak etmeyen bir aptalsın Başak. Bu yüzden bile hiç affetme kendini." Gözlerimi kırpıştırdım. "Sen kimsin de benimle böyle konuşuyorsun? N'apmışım da kendimi affetmeyecekmişim? İki elimi göğsüne yerleştirip onu iteledim. Başını iki yana doğru salladı. "İflas olmazsın sen." "Beni aşağılamayı kes artık Mert. Seni adam sandım karşıma aldım konuşmaya çalışıyorum ama yok. Şımarık ergen bir çocuktan farkın yok senin." Hafifçe güldü, neşesiz alaycı bir gülüştü bu. "Başına gelen her şeyi hak ediyorsun. Tek diyeceğim bu." Sözleri kurşun gibi beynime saplandı. "Bana bak, bir daha karşıma çıkma. Beni gördüğünde yolunu değiştir. Benden de sevdiğim adamdan da uzak dur." Ona arkamı döndüm. "Başak hayata baktığın o aptal pembe gözlüklerini çıkarma sakın. Yaşayacağın hayal kırıklığı duman eder yoksa seni." Başımı ona doğru çevirdim. "Yalancılardan nasihat almayı bıraktım ben." Tekrar güldü. "O kadar aptalsın ki..." "Sen de o kadar yalancısın ki..." Sokağın ortasında birbirimize dik dik baktık. "Sana hiç yalan söylemedim ama sen bunu fark edemeyecek kadar kör ve sağır olmuşsun." Bezgin bir nefes aldım. "Evlenecek bir çiftin arasını yalan yanlış sözlerle bozunca eline ne geçecek?" Sessizce yüzüme baktı. Sokak lambaları yanmaya başlamıştı. "Hiçbir şey." Başını iki yana doğru salladı. "Bu saatten sonra senin için kılı bile kıpırdatmayacağım." "İyi olur, bizden uzak dur. Bu seni son uyarım." Gülce On dakikadır oturmuş hareket etmeden önümdeki papatyalara bakıyordum. Ama onları gördüğüm söylenemezdi. Sanki hâlâ Mert abinin salonundaydım. Yavaşça gözlerimi yumdum. Ali'yi sevgilim sanıyordu ve benim papatyaları sevmediğimi biliyordu. Çayı kaç şekerle içtiğimi bile biliyordu. Ama nasıl? Alt dudağımı kemirdim. Sözlerinin beni uğrattığı şaşkınlığa inat "Artık papatyaları seviyorum," demiş ve oradan ayrılmıştım. Ali'nin sevgilim olduğunu inkar etmemiş, hala gülleri sevdiğimi de itiraf etmemiştim. "Yalan üstüne yalan..." Kapı çaldığında düşünmeyi bıraktım. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu. Bunu bozmayacaktım. "Nerede kaldın Başak ya?" Başak içeri girdiğinde ağlaması durmuştu ama öfkesi devam ediyordu. "Merak ettim seni." "Biraz soluklanayım anlatacağım." Balkona gittiğinde ona bir bardak su götürdüm. "Şunu iç sonra da konuş." Başak suyu tek yudumda içip bitirdi. Ardından derin bir iç çekip bana döndü. "O kadar sinirliyim ki Gülce! Yemin ederim hayatım boyunca kimseye bu kadar kızmamıştım. Resmen Mert'in yalan yanlış laflarına kanıp bir çuval inciri berbat ettim." Saçına geriye doğru attı. "Ya anlamıyorum koskocaman adam utanmadan nasıl bu kadar rahat yalan söyler?" Bu hikayede bir türlü oturmayan şeyler vardı. "Mert abi sana ne anlattı? Ne konuştunuz?" Başak ofladı. "Aynı şeyler işte. Ben onu yalancılıkla suçladım o da beni aptallıkla suçladı. Adamakıllı konuşmuyor bile sadece imalar yapıp duruyor." Yanına oturup yan gözlerle ona baktım. Konuya nasıl gideceğimi bilmiyordum çünkü Başak söz konusu Fatih olduğunda çok hassas oluyordu. Pek de mantıklı düşünemiyordu. Yine de konuşmam gerekiyordu çünkü o benim en yakın arkadaşımdı gerekirse onu kendinden bile korumak zorundaydım. Konuşmadan önce derin bir nefes aldım. "Başak biliyorum öfkelisin ama bir şeyler yerine oturmuyor." Bana doğru döndü. "Ne demek istiyorsun?" "Yani açık değil mi sence de?" Hâlâ boş gözlerle bakıyordu. "Mert onun yıllardan beri arkadaşı ama birdenbire küstüler ve Mert sana bir şeyler anlatmaya çalışıyor." "Eksiğin var Gülce," diye parladı. "Mert bana yalan yanlış şeyler anlatıyor." "Ben öyle düşünmüyorum," dedim yavaşça. "Neden yalan söylesin ki? Belki de gerçekten bildiği şeyler vardır." Başak kaşlarını çattı ve başını iki yana doğrusu salladı. "Bugün yaşananlar olmasa sana hak verirdim ama yalan söylediğini gördük. O sadece aramızı bozmak için saçma sapan konuşuyor." "Ama neden bunu yapsın ki?" Başak omuz silkti. "Bilmem belki de Fatih'den intikam almak istiyordur." "Belki de bildiği şeyler vardır," diyerek lafı çevirdim. Oturduğu yerde dikleşti. "Ne gibi şeyler?" "Bilmiyorum işte Başak. Ama bence bu kadar çabuk kestirip atma." "Ama Gülce aramız bozul-" dediğinde araya girdim. "Bana bak, Fatih'i çok sevdiğini biliyorum ve bu bana kalırsa senin mantıklı düşünmeni engelliyor. Bu yüzden olaylara objektif açıdan bakamıyorsun." Başak susunca devam ettim. "Fatih seni nasıl bu kadar çabuk kırabiliyor? Sen onun için çorba yaptın ama sevmediğini söyleyerek seni başından saldı. Bu sence normal mi?" "Ama ağır konuştum." "Ama aynı zamanda onun sevdiği kadınsın, sana karşı daha hassas olması gerekmiyor mu?" Başak sessizce yüzüme baktığında devam ettim. "Neyse bu ayrı bir konu. Bana kalırsa Mert'in sözlerini yabana atma ve Fatih'e karşı biraz daha dikkatli ol. Onunla kavga et demiyorum sadece biraz daha dikkatli ol." Birkaç dakika sessiz kalmaya devam etti. Onun için her zaman en iyisini istediğimi biliyordu. Uzanıp elini tuttum. "Fatih'i bu kadar çok sevmen de hiçbir sakınca yok. Sadece Mert'in ısrarla aynı şeyleri söylemesi beni düşündürdüğü gibi seni de düşündürsün istiyorum." Başıyla onayladığında uzanıp ona sarıldım. "Üzülmenden artık, seni böyle görmeye dayanamıyorum." Yüzündeki yaşları elleriyle kurulayıp geri çekildi. "Ben korkuyorum sanırım. Mert'in haklı olmasından deli gibi korkuyorum ondan bu kadar öfkeliyim." "Biliyorum Başak ama korkularını ve öfkeni bir kenara bırakman gerekiyor. Doğru yolu görmen için bu şart." Sustu. Gözleri uzaklara dalmıştı yine. "İyi misin?" Başıyla onayladığı ayağa kalktı. "Uyuyayım ben," dediği sırada telefonu çalmaya başladı. Ekrana baktığımızda Fatih'in aradığını gördük. Yüzünde beliren gülümsemeyle ikinci kere çalmasını beklemeden telefonu açtı. "Fatih nasılsın birtanem? Biraz daha iyi misin?" Balkondan çıktığında sessizce arkasından baktım. Tek isteğim Mert'in yanılmasıydı. *** Ertesi gün Gelibolu'ya gitmek için erken saatlerde kalkıp hazırlandım. Dün röportajı yarıda kesip eve geldiğim için bugün tekrar gidip tamamlamam gerekiyordu. Hiç istemiyordum fakat mecburdum. Vildan iyileşene kadar bu röportajı bitirmem gerekiyordu. Evden çıktığımda Sancak ekmek poşeti ile karşı binaya doğru yürüyordu. Bu manzara bana eskiyi hatırlattı. Geçmişten ne kadar kaçsam da beklenmedik anlarda kıskıvrak yakalanıyordum. Beni görünce adımları aksadı. Kaşlarım çatıldığında ona doğru yürüdüm. "Neden buradasın?" Aniden sorduğum soru karşısına kaşları çatıldı. "Arkadaşımın evi?" Gözlerimi devirdim. "Yani neden işte değilsin?" Başını sağa doğru eğdi. "Benim de tatil günlerim olamaz mı?" Kaşlarım çatıldı. " Röportaj bugün de kaldı desene." "Kahvaltıdan sonra röportaja devam edebiliriz. İlla Gelibolu'ya kadar gelmene gerek yok." Gelibolu'ya gitmeyecek olmama inanılmaz sevinmiştim. Çok yorgundum ve uykumu alamamıştım. Hevesle "Çok iyi olur," dedim. "Bir saat sonra nerede buluşalım?" "Fark etmez sen söyle?" Evin yakınlarındaki kafeyi tarif ettim. "Tamam bir saat sonra oraya geçeriz." Başımla onayladım. "İyi, görüşürüz." Arkamı dönüp tekrar apartmana girdim. Başak bende kaldığı için ona kahvaltı hazırlayacaktım. Güzel bir kahvaltı onu kendine getirirdi. Sevdiği şekilde patatesleri kızartıp yumurtayı kırdım. Balkondaki masayı kurduktan sonra odaya girdim. Derin bir uykudaydı. "Uyanma vakti, uyuyan güzel." Perdeleri açtığım sırada gözlerini açtı. "Gelibolu'ya gitmedin mi?" "Hayır kahvaltı yaparken detayları anlatırım." Gözlerini tekrar kapattı. "Biraz daha uyusam." Üstündeki örtüyü çekip aldım. "Olmaz, yemekler soğur." Söylenerek yataktan kalkıp ellerini yıkamaya gittiğinde ben de çaydanlığı alıp balkona geçtim. Karşı balkonda elinde kupayla dikilen Sancak'ı görmemek için ona arkamı dönerek oturdum. Ne zaman evine gidecekti bu? "Oha sofraya bak." Başak'ı iştahla sofraya bakıyordu. "Ama aşk olsun diyetteyim ben bunları yiyemem," dedi ağlamaklı bir sesle. "Ya saçmalama Başak senin diyete falan ihtiyacın yok, otur kahvaltını yap. Dünden beri ağzına bir şey koymadın zaten." Dudaklarını büküp sandalyeye oturdu. Ardından telefonunu açıp bana gösterdi. Hülya'nın profiline girmişti. "Niye sabah sabah bana Hülya'yı gösteriyorsun?" "Gülce kızın fiziğine bakar mısın? Taş gibi... Göğüsleri, kalçası, incecik beli..." "Aşkım göğüsleri silikon değil mi? Geçen sene yapmıştı hani..." Omuz silkti. "Ama kalçası gerçek. Kız yıllardır squat yapa yapa efsane bir fiziğe sahip oldu. Bense patates gibiyim." Gözlerimi devirdim. "Gerçekten saçmalıyorsun senin de fiziğin çok güzel.." Ki öyleydi. Onun da beli incecikti. Kalçası ve göğsü de orantılıydı. "Beğeniler baksana Fatih'i de beğenmiş. Haklı ben olsam ben de beğenirim, taş gibi kız." Uzanıp elinden telefonu aldım. "İyice saçmalamaya başladın. Fatih'le arkadaşlar beğenmesi normal. Benim de fotoğraflarımı beğeniyor." Başak telefonu elimden aldı. "Sancak bize bakıyor." Arkama dönüp bakmamak için kendimi zor tuttum. Patatesi ağzıma atarken omuz silktim. "Baksın." "Zalim Rus güzeli," dedikten sonra ayağa kalktı. "Sen kahvaltını yap ben sirkeli suyu içip egzersiz yapacağım. Düğünüm var benim, incecik olmam lazım." Balkondan çıktığında arkasından şaşkınca baktım. "İnceciksin zaten..." Böyle davranması beni gerçekten üzüyordu. "Çok şey kaybediyorsun," diye seslendim arkasından. "Biliyorum ama mecburum." Başım iki yana doğru sallayıp kahvaltımı yaptım güzelce. Ardından masayı toplayıp Başak'la beraber evden çıktık. O eve geçecekti ben de Sancak ile buluşacaktım. Kapıya çıktığımızda Sancak da dışarıda bekliyordu. Elindeki telefona bakarken sırtını arabasına yaslamıştı. Başını kaldırınca göz göze geldik. Doğrulup yanımıza geldi. "N'aber Başak?" Başak gülümsedi. "Düne göre daha iyi. Sen nasılsın abi, görüşemedik." Cevap vermeden önce gözleri bir an bana kaydı. "İyi diyelim iyi olsun." Başak'a döndüm. "Sonra görüşürüz o zaman." Sarılıp vedalaştığımızda Sancak ile beraber yürümeye başladık. Neden beni beklemişti ki? Onunla yürümek istemiyordum çok gergin bir ortamdı. Yan gözlerle ona baktım. O da en az benim kadar gergin duruyordu. "Mert'le konuştum," dedi aniden. Başını bana doğru çevirip devam etti. "Fatih'le aralarında ne geçtiğini anlatmıyor." "Sana bile mi?" dedim şaşkınca. "Bana bile..." Bu kadar ciddi ne olmuş olabilirdi ki? "Ama bana kalırsa işin içinde bir şeyler var." "Ne gibi?" Sesim tedirgin çıkmıştı. "Mert boşu boşuna Fatih'e bu kadar kızmaz. Başak'ı uyarıyorsa bildiği bir şeyler vardı. Çünkü Mert yalan söylemez." Sıkıntılı bir nefes aldım. Bu konuda Sancak'a katılıyordum. "Neden açık açık konuşmuyor ki?" Elini ensesine yerleştirip gergince ovdu. "Bu meselenin içinde olmak istemediği çok belli. Ama öylece durup izlemeye de katlanamıyor gibi." Olay gittikçe saçma bir hal alıyordu. "En kısa sürede Fatih'le de konuşurum." Kafeye geldiğimiz için susmuştuk. Karşılıklı oturunca önümdeki kâğıtları düzelttim. "Başlayalım mı?" Kollarını bağlayıp sırtımı sandalyeye yasladı. "Tabii." Ona bakmamaya çalışarak soru kâğıdını elime aldım ve sesini kayda almak için telefonumu ayarladım. "Neden asker olmayı seçtin?" Başımı kaldırıp üstümden bir an olsun çekmediği gözlerine baktım. Kabul etmesem de sürekli beni izlemesine yavaş yavaş alışıyordum. Bu ayrıntı kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Ona karşı yumuşamak istemiyordum çünkü. "Kendimi bildim bileli istediğim şey asker olmaktı. En büyük hayalimdi." "Peki hayallerindeki gibi mi? Yoksa bu işi seçtiğin için pişman olduğun oldu mu?" Bu soru yoktu. Tamamen kendi merakından soruyordum. Sancak gözlerini masada duran ellerine indirdi. Bir süre sessiz kaldıktan sonra başını kaldırıp bana baktı. "Hayallerimdeki gibi..." dedi ve birkaç saniye sustu. "Ama bazen keşke başka türlü olsa diye düşündüğüm oluyor. Tam olarak pişmanlık denmez adına." Yutkundum. "Başka türlü olmasını istediğin durum tam olarak ne?" Derin bir nefes aldığında geniş göğsü havalandı. "Çünkü başka bi hayalim daha vardı. Onu imkansızlaştırdı. Yine de," dedi ve yavaşça devam etti. "Pişman değilim. Yine olsa yine aynı yolu seçerim." Babamın gözlerinde gördüğüm kararlılık vardı gözlerinde. O da babam gibi gözünü kırpmadan canını verirdi vatan uğruna. Her zaman hayran olduğum bir şeydi bu. Şimdi aynı hayranlık göğsümde başka bir adam için yeşeriyordu. Bu yüzden ona bakmayı kestim. Bende öfkeden başka hisler uyandırmasını istemiyordum. Telefonumdan mesaj sesi yükseldiğinde aynı anda ekrana baktık. Ali işimin ne zaman biteceğini soruyordu. "Onu seviyor musun?" Gözlerimi ekrandan ayırdım. Sürekli böyle olur olmadık şeyler sorup duruyordu. Ortamdaki hava gerildiğinde duruşumu dikleştirdim. "Soruları ben soruyordum?" Ellerini masanın üstünde bağlayıp öne doğru eğildi. "Sadece bir soru Gülce?" Ona daha fazla yalan söylemek istemiyordum. Bu yüzden "Buraya benim özel hayatımdan konuşmaya gelmedik," diye tersledim onu. "Şimdi röportaja devam edebilir miyiz?" Dişlerini birbirine bastırdı. "Neden bu kadar zorsun?"dedi aniden. "Hak edene hak ettiği gibi davranıyorum sadece." İkimiz de aniden yükselmiştik. Çünkü aramızda konuşulmayan şeyler vardı. "Ama bunu telafi etmeme bile izin vermiyorsun." Sitem dolu sözlerini duyunca ben de masaya doğru eğildim. "Neden anlamıyorsun? Anlatacağın şeyler umurumda değil." "Bi' dinlesen..." Başımı iki yana doğru salladığımda yorgun bir nefes verdim. "Sana olan kızgınlığımı bir kenara bıraktığım zaman senin ne kadar dürüst ve sözüne güvenilir biri olduğunu biliyorum." Kaşlarının arasındaki v belirginleştiğinde devam ettim. "Muhakkak geçerli bir nedenin var. Bundan artık eminim. Bu çaban boşuna değildir. Ama atladığın şey şu..." birkaç saniye sessiz kalıp devam ettim. "Nedeni ne kadar geçerli olursa olsun yaptıklarını değiştirmiyor. Bu yüzden umurumda değil. Özür dilemeni de istemiyorum." "Gülce..." dedi ve sustu. Çaresizlik vardı sesinde gözlerinde... "Beni oraya çağırdın ve haber vermeden gittin. Söyleyeceğin hiçbir şey bunu değiştirmeyecek. Hiçbir söz iki buçuk yıl iletişime geçmediğin gerçeğini değiştirmeyecek." Onunla ilk defa bu kadar net konuşuyordum. Çünkü artık anlamasını ve durmasını istiyordum. "Bu yüzden Sancak lütfen daha fazla zorlama. Belli ki bir süre daha birbirimizi görmek zorunda kalacağız. İşleri daha fazla zora sokmayalım." Ona elimi uzattım. Bu bir barış çağrısıydı aslında. Elime baktı uzun uzun. "İki yabancı gibi olalım demek bu." Başımı aşağı eğdi. "Düşman olmaktan daha iyi bi seçenek." Dudaklarında hafif bir kıvrılma oluştu, yüzünde eğrelti duran tatsız bir gülüş bu. "Değil," deyip iç çekti. Elimi tutmayacağını anlayınca indirdim. Kafam karışmıştı. "Ne istiyorsun anlamıyorum." "Düşman olmana razıyım ama," başını iki yana doğru salladı. "Yabancı gibi olma. Olmaz." "Sanırım bu röportaja Vildan'la devam etmen daha doğru olacak." Ayağa kalkmak için hareketlendiğimde uzanıp kolumu tuttu. "Gülce lütfen böyle yapma." "Ama doğru olan bu. Baksana iki sorudan ileriye gidemiyoruz." İki elini havaya kaldırdı. "Tamam haklısın. Baştan başlayalım." Yerime oturduğumda konuşmaya devam etti. "Seninle beraber bu röportajı bitirelim. Daha fazla soru sormayacağım." Kaşlarım havalandı. "Emin misin?" O cevap veremeden başka bir ses duydum. "Sizin burada ne işiniz var?" Abim Alperen tam karşınızda durmuş öfkeli gözlerle bize bakıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD