5- Kabak Çiçeği

3362 Words
“Gülce? Uyanmadın mı sen hâlâ?” Sesler çok uzaktan geliyordu. Uykum yavaştan açılırken adımı birkaç kez daha duydum. Uykulu gözlerimi zor da olsa araladığımda sesin kaynağının annem olduğunu görebilmiştim. “Öğlen oldu kalk artık.” Annem başımda dikilmiş sürekli bir şeyler söyleyip duruyordu. Uykulu sesimle “Saat kaç?” diye sordum. Bileğindeki saate baktı. “On iki.” Dün denizde yorulduğum için epey uyumuştum. “Kalk hadi, kahvaltı hazır.” Annem odadan çıktığında yataktan doğruldum. Hiç kalkasım yoktu ama sadece pazar günleri ailecek kahvaltı yapma fırsatı buluyorduk. Bu yüzden saçlarımı toplayıp esneyerek yataktan kalktım. Banyoya uğradıktan sonra üst katın balkonuna çıktım. Taş evimiz iki katlıydı ve balkonu büyüktü. Ayrıca manzarası da çok güzeldi, adanın ortasında bulunan saat kulesi ve kilise görünüyordu. Yemekleri genelde burada yerdik. “Günaydın,” diyerek masaya geçtim. Abim kahvaltıya gömülmüştü bile. “Günaydın mı kaldı kızım? Öğlen oldu, öğlen.” Salatalığı ağzıma atarken “Öyle olmuş,” diye geveledim. Hala tam olarak uyanmış sayılmazdım. Annem çaydanlıklarla geldiğinde iç geçirdi. “Bir pazarda kızımın ellerinden kahvaltı yesem keşke. Ama nerde o günler.” Sabahları biraz üşengeç oluyordum bu yüzden kahvaltı falan pek hazırlamazdım. Yemek yapmayı bilsem de mutfağa pek girmezdim aslında. “Ya da abimin ellerinden mi yesek?” “Patatesleri ben kızarttım yalnız.” Çatalımı tam patatese batırırken konuşmuştu. “Haftaya da ben kızartırım.” Ciddiye alıp cevap bile vermediler. Abim hızlı hızlı yedikten sonra “Pastaneye gidiyorum ben,” diyerek ayaklandı. Kesin işe gitmeden önce Nisan’a uğrayacaktı. O yüzdendi bu acelesi. “Birazdan ben de gelirim.” Annemin sözleri üzerine abim eğilip onun yanağını öptü. “Dinlen sen, ben hallederim.” Annem tabii ki de dinlenmeyecek ve arkasından gidecekti. Her pazar olduğu gibi… Abim çıktıktan sonra kahvaltıya devam ettik. Telefonuma bakarak kahvaltımı yaparken annemin bakışlarını üstümde hissediyordum. Başımı kaldırınca göz göze geldik. “Roshan Sultan, bir şey mi oldu?” Annemin adı Roshan’dı, gün ışığı anlamına geliyordu. Uyumlu olması için ikinci ismimi annem koymuştu. Gülce Lena Şafak. Lena hem günışığı hem ay ışığı anlamına geliyordu. Lena ismini pek kullanmasam da seviyordum. Çatalını bırakıp ellerini masanın üstünde birleştirdi. “Dün neler yaptın, anlat bakalım?” Bu soru ve ses tonu beni anında germişti. Belli etmemeye çalışarak “Senin de bildiğin gibi Başak’la plaja gittim,” dedim. Başını yana eğdiğinde şahin bakışları üstümdeydi. “Başka?” Üstelediği an bir şeyler bildiğini anlamıştım. Telefonumu kapatıp masanın üstüne bıraktım. “Bu sorgudan anladığım kadarıyla neler yaptığımı zaten biliyorsun.” “Senden duymak istiyorum,” dedi kısaca. “Bildiğin şeyleri mi?” Gözleri çok hafif kısıldı. “Hülya’dan duyduğum şeylere inanmak istemediğim için kızımdan da duymak istiyorum.” Kancık Hülya! Yememiş içmemiş gelir gelmez beni anneme ispiyonlamıştı. Görürdü ama o. “Sancak, Mert ve Fatih abiler tekneye açılacakmış. Merve ve Hülya da onlara eşlik edeceği için bizi de davet ettiler.” “Ve sen de kabul ettin öyle mi?” Neden büyük bir suç işlemişim gibi hissediyordum. “Plaj çok kalabalıktı, teknede daha sakin vakit geçireceğimiz için kabul ettim. Hem onları sen de tanıyorsun.” Annemin sakinliği de böylece kayboldu. “Sana inanmıyorum Gülce! Senin onlarla ne işin var?” “Ne var ki bunda? Tek değildim sonuçta, Hülya, Merve ve Başak’ta oradaydı,” diyerek savunmaya geçtim. “Ama senin orada olmaman gerekiyordu. Sancak’ın ailesinden hazzetmediğimi biliyorsun. Fatih desen kızların peşinde koşan serserinin teki. Mert’in ne olduğunu bile bilmiyorum.” Annem beni böyle azarladığında yirmi değilde on beş yaşında küçük bir kızmışım gibi hissediyordum. Sanki neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar veremezmişim gibi. Bu beni o kadar sıkıyordu ki. Ürkek, çekingen ve ne istediğini bilmeyen bir insana dönüşüyordum. Ya da beni sürekli boğan bir kapana kısılmışım gibi hissediyordum. “Anne ben yirmi yaşında bir üniversite öğrencisiyim,” dedim sakince. “Ee?” dedi ve kollarını bağladı. “Kendi kararlarımı kendim verebilirim, arkadaşlarımı ve gireceğim ortamları seçebilirim. Bunun farkındasın değil mi?” “Yirmi yaşına da gelsen otuz yaşına da gelsen benim küçük kızım olacaksın. Benimle yaşadığın sürece benim kurallarıma uyman gerektiği konusunda anlaştığımızı sanıyordum.” Sözleri içimde sürekli bastırdığım bir yeri öyle ani bir şekilde tetiklemişti ki! “Senin kuralların beni boğuyor!” diye bağırırken buldum kendimi. Çok ani bir patlamaydı ve o an bunu tetikleyen şeyin ne olduğunu sorsalar cevap bile veremezdim. “Kitap okuma Gülce, dışarı çok çıkma Gülce, sevgili yapma Gülce. O olmaz bu yasak şunu giyme.” Ayağa kalktığımda bedenim titriyordu. “Bana hâlâ çocukmuşum gibi davranıyorsun. Kıyafetlerime kadar karışıyorsun.” Annem şaşkın gözlerle bana bakıyordu. Çünkü benden ilk defa böyle bir karşılık alıyordu. Neden şimdi patladığımı onun gibi ben de bilmiyordum sadece bir an çok fazla gelmişti. Son birkaç gündür olanlar yeterince dengemi bozmuştu zaten. “Lütfen yapma artık. Kurallarının beni ne hale getirdiğini neden görmüyorsun?” Kısa bir sessizlikten sonra devam ettim. “Anne… Ben artık büyüdüm.” Sesim şimdi kısılmıştı. “Ve senin bitmeyen bu kuralların,” dedim dolu dolu gözlerimle. “Beni senden uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramıyor.” Balkondan çıktığımda annem adımı seslendi ama durmadım. Bu tabii ki onu durdurmadı ve arkamdan geldi. Odama girdiğimde karşımda dikiliyordu. Son sözü söylemeden tartışmayı bitirmeyeceğini bilecek kadar iyi tanıyordum onu. Fakat bu tartışma beni çoktan tüketmişti. Annemle böyle konuşmak istemiyordum. “Sancak yüzünden mi böyle davranıyorsun yoksa sen?” Sözlerini duyunca gözlerim irileşti. Sancak nereden çıkmıştı ki? “Ne alakası var ya?” “O ya da diğer ikisinden biri.” Beni anlamıyordu. “Bu adadaki erkeklerden uzak durman gerektiğini sana defalarca söyledim.” “Ya anne ne alakası var Allah aşkına?” “Bağırma bana,” dedikten sonra devam etti. “Bir daha onlarla gezdiğini duymayacağım.” Yatağıma oturduğumda bedenimdeki titreme artıyordu. Neden beni anlamak istemiyordu. “Bir daha da bu konu açılmayacak, son sözümü söyledim.” Ardından odamdan çıkıp gitti. “Beni anlamamandan nefret ediyorum!” diye bağırdım. Fakat bunu da duyduğundan şüpheliydim. Duymuş olsa bile bir şey değişmeyecekti nasılsa. Çünkü annem beni ve abimi kanatlarının arasına sıkı sıkı hapsetmiş milim kıpırdamamıza izin vermiyordu. Bizi boğmak pahasına orada tutuyordu. Onu bir yere kadar anlıyordum hatta hak veriyordum, bu zamanda hem anne hem baba olmak zordu ama… Ama bazen fazla ileri gidiyordu ve bunun sonunun nereye varacağını kestiremiyordum. Oysa eskiden böyle değildi… Babamdan önce… Babam hayattayken daha tatlı daha sakindi. Ben sadece babamı kaybetmemiştim. Babamla beraber o mezarın altına annemin sevecenliğini de gömmüştüm. İşkilli, sert bir kadına dönüşmüştü. Ve bu sadece beni değil belli etmemeye çalışsa da abimi de mahvediyordu. Burnumu çekip yataktan kalktım ve odamı toplamaya başladım. Annem evden çıkana kadar odamdan çıkmayacaktım. Odamı toplamayı bitirdiğimde hala kötü hissediyordum. Bu yüzden Başak’a mesaj attım. Kabak çiçeği dolması yaparsam rüzgar güllerine gider miyiz? Kabak çiçeği dolmasını güzel yapardım ve Başak ona bayılırdı. Başak: Reddedemeyeceğim teklifler bunlar. Her türlü varım ben. Şarap bile patlatırız. Hafifçe güldüm, neye ihtiyacım olduğunu her zaman biliyordu. Sınırımı koruduğum sürece şarap içmeme izin vardı. Yani bir kadeh… Gözlerimi devirdim. Annem az önce çıktığı için ben de mutfağa girip dolmanın içini hazırlamaya başladım. Derslerden ötürü uzun zamandır yapmadığım için elim yavaşlamıştı. Umarım tadını tutturabilirdim. Dolmayı pişmesi için ocağa koyduktan sonra küçük bir piknik sepeti hazırladım. Evdeki pastaları ve tatlıları hasır sepete yerleştirdikten sonra odama gidip üstümü değiştirdim. Hava sıcak olduğu için ince yazlık limon sarısı elbisemi dolaptan aldım. Kalın askılı mini bir elbiseydi. Annem görse kesin boyu kısa diye laf ederdi. Buna takılmamaya çalışarak ördüğüm saçlarımı açıp kabarmaması için kremledim. Başak: Hazır mısın? Gülce: Dolmanın pişmesini bekliyorum. Başak: Tamam geliyorum. Başak söz verdiği gibi elinde tuttuğu kırmızı şarap şişesiyle gelmişti. “Mükemmel bir arkadaş olduğunu söylemiş miydim?” dediğimde sırıttı. “Senin kabak çiçeği dolman için kurşun atar kurşun yerim.” “Neredeyse hazır, çıkalım.” Küçük hasır sepeti alıp dışarı çıktım. Elim daha iyi olduğu için bisikletle gidecektik. Başak’ın bisiklet sepeti daha büyük olduğu için piknik sepetini o aldı. Kapıyı kilitledikten sonra anneme mesaj atıp telefonumu sessize aldım. Canım sıkkın olduğunda rüzgar güllerine gittiğimi bildiği için sorgulamazdı. Ama bugün olanlardan sonra nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordum. “Canın mı sıkkın senin?” “Annemle tartıştık. Hülya aptalı dün tekneyle açıldığımızı ispiyonlamış. “Ciddi misin?” diye sorduğunda sesi öfkeliydi. “Şuna bak sen ya. Zaten dünden gıcığım ona, elimde kalacak.” “Senin mi benim mi?” diye soludum. “Görür ama o, yanına kalmaz bu yaptığı.” “Merak etme alırız intikamını.” Biraz ilerlemiştik ki Başak “Ay Fatih mi o?” diye cırladı. “Vallahi de o billahi de o.” Sancak abiyle beraber yolda yürüyorlardı. Başak bana döndü. “Nasıl görünüyorum?” Kot şortu ve beyaz tişörtüyle çok tatlı ve güzel görünüyordu. Zaten Fatih abiye olan hislerinden sonra makyajsız dışarı çıkmaz olmuştu. Normalde de bakımlı bir kızdı ama şimdilerde Hülya ile yarışırdı. Tabii Başak onun çok daha güzel olan versiyonuydu. “Fıstık gibisin.” “O taraftan gidip selam verelim n’olur?” Normalde itiraz ederdim ama artık bu durumdan sıkılmıştım. En azından birimiz istediği gibi davransın istiyordum. Omuz silktim. “Olur.” Başak onların olduğu yola saptığında ben de onu takip ettim. Güneş gözlüklerimin ardından Sancak abiyi dikizlemeden de duramadım. Üstünde asker yeşili bir tişört ve keten şortlarından biri vardı. Tişört kaslı kollarına tam oturmuş geniş sırtını vurguluyordu. Son derece hoş duruyordu. Askerlik ona yaramış çelimsizliğini götürmüştü. Onlara yaklaştığımızda bize döndüler. Sancak abinin de gözünde gözlükler vardı. “Ooo kızlar nereye böyle?” Fatih abinin sorusu üzerine Başak kocaman gülümsedi. “Rüzgar güllerine gideceğiz.” Sancak abi gülümsedi. “Gitmeyeli uzun zaman oldu.” Fatih abinin gözleri Başak’ın açıkta kalan bacaklarında gezindi. Uzun uzun bakıyordu. Kaşlarım çatılırken gözlerini çekmeden konuştu. “İyi işte gidelim bizde.” Sazan arkadaşım anında atladı. “Olur beraber gidelim hem Gülce kabak çiçeği dolması yapmıştı. Şarabımız da var.” Yok bu kız iflah olmazdı. Onlar gittikten sonra gösterecektim ona. “Hadi gidelim o zaman.” Fatih ve Başak planı yapmışlardı bile. Sancak ve ben de öylece kalmıştık. “Kızlar baş başa gitmek istiyordur belki.” Sancak abiye onay vereceğim sırada Başak araya girdi. “Yok ya bize fark etmez.” Başak senin yapacağın işi ben ya… “Başak,” dediğimde bana döndü. “Dolma az olur diye korkma. Yeter bize. Biz gidiyoruz siz de gelirsiniz.” Ardından pedal çevirmeye başladı. Ben de onu takip ettiğimde Sancak ve Fatih arkamızda kalmıştı. “Başak sen manyak mısın?” “Ya kanka kızma lütfen, elime ilk defa böyle bir fırsat geçti. Değerlendirmem lazımdı.” Bisikletimi onun önüne kırıp durmasını sağladım. Ardından gözlüklerimi çıkarıp yüzüne baktım. “Bak ben bu Fatih’den hiç haz etmiyorum,” diyerek konuya direkt girdim. “Görmedin mi adam gözleriyle bacaklarını yedi bitirdi. Sonra da ne hikmetse bizimle gelmek istedi.” Heyecanlı bir sesle “Bacaklarıma mı baktı?” diye soludu. “Sapık gibi bacaklarını dikizledi.” Sözlerim üzerine kaşları çatıldı. “Belki yanlış anlamışsındır.” Başımı yana eğip dik dik yüzüne baktım. “Biraz daha temkinli ol.” Alt dudağını gergince ısırdı. “Haklısın sanırım. Onu görünce aklım gidiyor. Aşırı heyecanlanıyorum, ne yaptığımı bile bilmiyorum.” İlk defa birine karşı böyle şeyler hissettiği için normaldi ama zarar görmesini istemiyordum. Özellikle pastanedeki konuşmalardan sonra o adama güvenmem çok zordu. Başak onun sözlerinin şaka olduğunu öne sürse de ben onunla aynı fikirde değildim. “Seni üzmesini istemiyorum.” “Daha dikkatli olacağım. Hem onu tanımam için bir fırsattır belki bu.” Kendi gözleriyle görmeden ikna olmayacaktı. “Peki,” dedikten sonra gözlüklerimi takıp pedal çevirmeye başladım. “Onları çağırdığım için kızmadın değil mi?” diye seslendi. “Seninle yalnız vakit geçirmeyi tercih ederdim.” “Söz telafi edeceğiz.” Cevap vermek yerine pedallara asıldım. Bu ara nereye dönsem Sancak ile karşılaşır olmuştum. Bu pek hayra alamet olan bir durum değildi. Bir de annem vardı tabii… Daha birkaç saat önce birbirimize girmiştik. Şimdi de hiçbir şey olmamış gibi Fatih ve Sancak ile beraber piknik yapacaktık. Allah’ım sen beni annemin gazabından koru. Bunu da duyarsa eğer biterdim ben. Sıkıntıyla oflayıp daha hızlı sürdüm. Boş bulduğumuz bir alanda durduk. Saat ilerledikçe burası iyice kalabalık olurdu. Bu yüzden erken gelmiş ve daha sakin olan sessiz bir yere geçmiştik. Piknik sepetinden çıkardığımız kırmızı beyaz kareli örtüyü yere serip yan yana oturduk. “Ne zaman gelirler acaba?” “Bilmem,” diye cevap verip etrafa bakındım. Güneş batmaya yakın buralar çok güzel olurdu. “Nasıl davransam acaba? İsmiyle hitap etsem çok tuhaf kaçar mı?” Yan gözlerle ona baktım. “Adama yıllardır abi diyorsun, sence tuhaf kaçar mı?” “Kaçar tabii,” diye sızlandı. “Neyse yavaş yavaş.” “Akışına bırak Başak.” “Demesi kolay. Adamı görünce beynim eriyor kalbim yerinden çıkıyor. Kendimi kaybediyorum, nasıl akışına bırakayım?” Kara sevdaya düşmüştü resmen. Şaşkınca onu dinliyordum. Alt tarafı marketten çıkarken yardım etmişti. “Allah aşkına neyine bu kadar vuruldun?” Leyla gibi iç çekti. “Boyuna posuna endamına. Her şeyine… ver şuradan bir kadeh efkarlandım.” “Aç karnına çarpar.” Sepettekileri çıkarıp düzgünce yerleştirdim. Evdeki piknik malzemelerini ben özenle seçerek aldığım için tam olarak Pinterest tarzında bir piknik sofrası hazırlamıştım. Böyle küçük ayrıntılarla uğraşmayı severdim. Sofranın şirinliğine bakarken gülümsedim. “Hemen fotoğrafını çekelim.” Başak fotoğrafını çekip ortak beğendiğimiz bir tanesini hikaye olarak paylaştı. Ardından oturup küçük bir dilim pasta almak için uzandım. Başak ise elimi tutup engel oldu. “Onlar gelmeden başlama sakın.” “Ya bana ne? Şarap içeceğim ben.” “Bekle iki dakika ya. Mesaj attım yoldalarmış.” Şaşkınca ona baktım. “Numarasını ne ara aldın?” Gözlerini devirdi. “Yıllardır tanışıyoruz bir zahmet numarası olsun.” Telefonumu açıp Başak’ın beni etiketliği fotoğrafı hikayeye ekledim. Annemden mesaj vardı ama okumadan geçtim. Yeterince kötü hissediyordum zaten. Daha fazlasını kaldıramazdım şu an. Fatih abinin şoförlüğünü yaptığı araba yakınımızda durduğunda Başak onlara el salladı. İkisi park ettikleri arabadan indiğinde Sancak da rahatsız duruyordu. Sanırım o da gelmek istememişti ama benim gibi arkadaş kurbanı olmuştu. Yanımıza geldiklerinde Fatih abi ıslık çaldı. “Sofraya bak be.” Eğilip kabak çiçeği dolmasından bir tane alıp ağzına attığında Sancak abi yakınımda oturdu. “Yavaş olum, boğazında kalacak,” diyerek uyarsa da Fatih abi pek oralı olmadı. “Biz de şarap getirdik. Bunu açalım önce.” Fatih abi elindeki şarabı trübüşonla açıp hepimize bir kadeh doldurdu. Sancak abinin hemen yakınımda olması beni nedensizce geriyordu. Ara ara bakışlarını üstümde hissetsem de doğruluğundan emin olmak için dönüp bakamıyordum. “Dolmayı sen mi yaptın?” Sancak abinin beğeni dolu sesini duyunca ona baktım. İkincisini ağzına atıyordu. Başak araya girdi. “Gülce kadar güzelini yapanı görmedim. Onun elinden yedikten sonra kimseninkini beğenmiyorum.” “Abartma,” diye güldüğümde Sancak abi araya girdi. “Abartmıyor, annem duymasın ama onun yaptığından bile güzel olmuş.” Yanaklarım mı kızarıyor benim şu an? Başak kıkırdadı. “Hepimizin annesinden güzel yapıyor.” Ben de bir tane yedim. Şarap içeceğim için midemin dolu olması lazımdı. “Bundan sonra ben de Başak gibi kimsenin elinden yiyemem.” Sancak öyle iştahla yiyordu ki beğenisi sadece sözlerden ibaret değildi. Şaraptan küçük bir yudum aldığımda dudaklarımda ufak bir gülümseme vardı. Bu niye bu kadar hoşuma gitmişti? Başak ofladı. “Ortak çıktı dolmalarıma ya.” Sancak abi o derin göl yeşili gözleriyle yüzüme bakarken “Sanırım,” diye cevapladı. Yutkundum, çünkü saçma bir şekilde boğazım kurumuştu. “O zaman,” dedim ve şaraptan bir yudum daha aldım. “Yaptığımda sana da veririm.” “Hep isterim ama.” Omuz silktim. Başım ufaktan dönüyordu ve bunun sebebi şaraptan daha keskin olan gözleriydi. Bana daha önce kimsenin bakmadığı gibi bakıyordu ve bu benim başımı döndürüyordu. Ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu çünkü bakışları karşılık veremeyeceğim kadar yoğundu. “Başak birkaç poz fotoğrafımı çeksene.” Telefonunu elinden düşürmeyen Fatih abi ayaklanmış Başak’a bakıyordu. Başak bu teklife heyecanla atlayarak “Olur,” deyip ayağa kalktı. İkisi bizden uzaklaşınca Sancak abiyle baş başa kalmıştık. Bedenimdeki gerginlik mümkünmüş gibi birkaç kademe daha arttı. Bu da elimdeki kadehe yüklenmeme neden oldu ve göz açıp kapayıncaya kadar şarap bitmişti. Bu dakikadan sonra yeni kadeh içmem sınırları zorlamam demekti. “İster misin?” Sancak elinde tuttuğu şişeyle bana bakıyordu. Mantıklı yanım hayır demem gerektiğinin farkındaydı fakat o yanımla sabah ters düşmüştük. Bu yüzden başımı eğdim. “Olur.” Sancak uzanıp kadehimi yenilediğinde biraz daha yakınlaştık. Tepki vermemeye çalıştığım için bedenim gergindi. Gerginliğimi gizlemek için de kadehe sığınıyordum. Açıkçası hata üstüne hata… ama düşünmek istemiyordum. Gözlerimi rüzgar güllerine çevirdim. Güneş batmaya başladığı için günün en güzel saatiydi. Etraf kalabalıklaşmaya başlasa da biz biraz uzaktaydık. Bu da bize sakin bir alan veriyordu. Başımı yana eğip manzaranın tadını çıkarırken gözleri üstündeydi. Bunu biliyordum ama ne o bakışlara karşılık verebildim ne de bunu yapmayı kesmesini söyleyebildim. Orada oturdum ve şarabımı içerken anın tadını çıkardım. Onunla burada olmak tüm gerginliğime rağmen hoşuma gidiyordu. Garip ama huzurluydu. Ufak bir nefes aldığımda hafif bir rüzgar esti. Saçlarım yüzüme düşerken yavaşça iteledim. “Saçında yaprak var.” Dakikalar sonra kurduğu cümle buydu. Uzanıp saçıma dokundum ama yaprağı bulamadım. “Nerede?” “Alabilir miyim?” Bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Tamam.” Sancak uzanıp saçıma düşen yaprağı yavaşça aldı. Saçlarım parmak uçlarındaydı ve hareketleri yavaştı. Nefesim boğazımda takılı kaldığı için hareket etmiyordum ama benim aksime kalbim deli gibi çarpıyordu. Karaya vurmuş bir balık gibi çırpınıyordu. Gözleri saçlarımdayken “Aldım,” dedi. Teninden esen parfüm kokusunu içime çektim. “Teşekkür ederim.” Cevap vermedi. “Sana bir şey sorabilir miyim?” diyerek aklımı kurcalayan soruyu dile getirdim. “Tabii,” dediğinde kollarını dizlerinin üstüne koymuştu. O da ikinci kadehini bitirmek üzereydi. Başımı ona doğru çevirmiş yüzünü izlerken “Abimle neden kavga ettiniz?” dedim. Abimin cevabını vermediği soruyu ona da yöneltmiştim. Bu konuyu öğrenmek istiyordum. Sorum karşısında gerildiğimi bedeninden anlamıştım. Uzaklara diktiği gözlerini yüzüme çevirdi. “Hatırlamıyorum,” dedi yavan bir sesle. “Eski bir mevzu, üstünden çok zaman geçti.” İkisinin hafife alarak anlattığı bu olayın kavgası o kadar şiddetliydi ki… Zaten gergin olan ailelerimizi resmen düşman ilan etmişti. Öyle ki bir daha birbirimize selam bile veremez olmuştuk. Cevabından memnun kalmadığım için sessiz kaldım. O ise konuşmaya devam etti. “Hem o günler geride kaldı. Alperen de bende olanları unuttuk.” “Peki,” dedim sadece. Kadehi bırakıp eklerden bir tane aldım ve ısırdım. “Elin nasıl?” Kucağımda duran yaralı elime bakıyordu. Avucumu açıp ona gösterdim. “Daha iyi.” Aniden uzanıp elimi büyük avucunun içine aldı. Bu yaptığıyla gözlerim irileşmişti. Elimi yüzüne yakınlaştırmış ciddi bir ifadeyle iyileşmeye başlayan yarayı inceledi. “Daha iyi görünüyor. Kremlerini aksatma.” Cevap vermeden önce boğazımı temizledim. “Aksatmıyorum.” Az önce kızaran yanaklarım şimdi alev almıştı. Neyse ki yüzümde allık vardı ve bu kızarıklığı gizliyordu. Avucuma son kez dokundu. Ellerimdeki titremeyi hissediyor muydu? Umarım hissetmiyordur yoksa utançtan ölürdüm. Ardından elimi bıraktı ve ben rahat bir nefes aldım. Tenimdeki karıncalanma devam ediyordu. İkinci kadehi de kafama dikip bitirdim. Sanki alkol bu durumuma iyi gelecekmiş gibi ondan medet umuyordum. “İster misin?” Fatih abi ve Başak ilerde fotoğraf çekmeye devam ediyordu. Onlara bakarken yorulmuştum. “Yok daha fazla almayayım, çarpıyor sonra.” Sözlerim üzerine gülümsedi. “Ben bir kadeh daha alacağım.” O kadehini doldururken ben sofraya baktım. Neredeyse tüm kabak çiçeği dolmalarını tek başına yemişti. Bu kadar beğenmesini beklemiyordum. “Özlemişim buraları.” Sözlerini duyunca gülümsedim. Ben de kışın buraları özlüyordum ve hemen yazın gelmesini istiyordum. “Askerliğin uzun sürdü.” “Bedelli yapmak istemedim.” Yapacak durumları vardı oysa ki. “Neden?” diye sordum. Çoğu kişi artık öyle yapıyordu. Omuz silkti. “Askerliği seviyorum,” dedi kendinden emin bir sesle. “Canım pahasına,” dedi yavaşça. Vatanıma hizmet etmek benim için onur.” Sözleri istemeden gerilmeme neden olmuştu. Çünkü babamı hatırlamıştım. Boğazımda oluşan kuru düğümü gidermek için yutkundum. “Babam gibi konuştun.” Baba vatanı uğruna canını gözünü kırpmadan feda etmişti. Onunla gurur duyuyordum ama… Ama onu çok özlüyordum. Bazen bu yüzden kızdığım bile oluyordu ona. Sonra dedim bir vicdan azabı çekiyordum ama elimde değildi. Bu hayat en sevdiğimi almıştı benden. Bu yüzden abimin asker olmasını hiç istememiştim. Aramızda buruk bir sessizlik yaşanırken derin bir nefes aldı. Başak ve Fatih abi bize doğru geliyordu. “Bizimkiler geliyor sonunda. Yavaştan toplansam iyi olacak.” “Yardım edeyim sana.” “Gerek yok Sancak abi, Başak ile hallederiz.” Ona abi demek damağımda acı bir tat bırakmıştı. Nedenini bilmediğim bir tattı bu. Ve daha önce hiç alışık olmadığım… İkimiz de nedensizce duraklamıştık. "Gülce?" deyip çenesini kaşıdığında gözlerim ondaydı. "Bana abi demeyi ne zaman bırakacaksın?“ O kadar beklenmedik sözlerdi ki bunlar… o an tek diyebildiğim “Anlamadım?” demek olmuştu. Böyle bir çıkış ondan beklemiyordum. “Diyorum ki,” dedi tane tane. “Bana artık abi deme, olur mu?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD