36. BÖLÜM

1835 Words
Viktor kırk sekiz yaşındaydı artık; Berlin’in o gri, kasvetli sonbahar günlerinden biriydi, Ekim 2023’ün son haftası, Spree Nehri’nin kıyısındaki yapraklar tamamen dökülmüş, dallar çıplak ve siyah, nehir suyu koyu gri akıyordu, sanki Viktor’un gözlerinin rengini yansıtıyordu. Yıllar ağı çökerttikten sonra Viktor’u değiştirmişti; Lukas tutuklanmış, sunucular imha edilmiş, müşteriler dağılmıştı. Viktor’un adı hâlâ bazı karanlık forumlarda geçiyordu –“Bellek Silicisi”, “Unutuşun Efendisi”– ama o artık yalnız bir adamdı. Mitte’deki loft’u satmıştı; parası vardı ama harcamıyordu. Kreuzberg’de küçük, eski bir apartman dairesinde yaşıyordu; penceresi bir avluya bakıyordu, soba eskiydi ama hâlâ yanıyordu, duvarlarda hiçbir şey yoktu –ne fotoğraf, ne tablo, ne hatıra. Viktor her sabah siyah kahve içer, pencereden avluya bakar, sonra dışarı çıkardı; sokaklarda yürür, eski müşterilerin yüzlerini arar gibi bakardı etrafa, ama kimse onu tanımıyordu artık. Gri gözleri hâlâ soğuktu, ama soğukluk artık keskin değil, yorgundu. İçindeki fare susmuştu; titremiyordu, sadece uyuyordu. O gün Alexanderplatz’a doğru yürüdü; nedensiz, sadece ayakları götürdü. Meydan kalabalıktı; turistler, sokak müzisyenleri, neon ışıklar erken yanmıştı. Viktor bir banka oturdu; elleri cebinde, sigara içmiyordu artık –Maria’dan kalan bir alışkanlık, o sigarayı bırakmıştı bir zamanlar. Gözleri meydanı taradı; sonra bir adam gördü. Uzun boylu, saçları hafif beyazlamış, ama hâlâ aynı duruş, aynı gri-yeşil gözler. Travis’ti. Travis de Viktor’u gördü; bir an durdu, sonra yavaşça yaklaştı. İki adam karşı karşıya durdu; yıllar geçmişti, ama aralarındaki mesafe aynıydı –ne çok yakın, ne çok uzak. Travis konuştu önce; sesi alçak, çatallı, ama eskisi gibi titremiyordu. “Viktor.” Viktor başını hafifçe eğdi; gülümsemedi, ama soğuk gülümsemesi de yoktu. “Travis.” İkisi de oturdu; bankta, yan yana, ama aralarında bir karış mesafe vardı. Meydanın gürültüsü etraflarını sardı; çocuklar bağırıyor, tramvay zili çalıyor, sokak çalgıcısı akordeon çalıyordu. Viktor sordu: “Neredeydin?” Travis nehre baktı; Spree’ye, Viktor’un yıllarca ceset attığı nehre. “Frankfurt’ta. Sonra başka yerlerde. Saklandım. Defteri sakladım. Seni sakladım.” Viktor sustu; sonra “Neden geldin?” diye sordu. Travis cevap verdi: “Çünkü bitmedi. Sen bitmedin. Ben bitmedim.” Konuşma yavaş başladı; kelimeler ağırdı, yılların yüküyle doluydu. Travis anlattı: Frankfurt’a döndüğünde Marry’yi bulmuştu, Sary’yle birlikte bahçe evinde yaşamışlardı. Nehir doğmuştu; gri-yeşil gözlü bir kız, Viktor’un soğukluğunu, Travis’in titreyen ellerini, Marry’nin sıcak gülüşünü taşıyan bir kız. Travis ağı çökertmişti; ama çökerirken kendini de çökertmişti. Yıllarca kâbus görmüş, uykusuz gecelerde Marry’nin omzuna yaslanmış, “Orada kendimi kaybettim,” demişti. Marry ölmüştü yıllar önce; kanser, hızlı ve acımasız. Sary da gitmişti; yalnızlık ve yaşlılık. Nehir büyümüştü; hacker olmuştu, “RiverGhost” adıyla forumlarda dolaşıyor, eski ağı parçalayan script’ler yazıyordu. Travis sustu; sonra “Sen ne yaptın?” diye sordu. Viktor nehre baktı; su akıyordu, dalgalar eski cesetlerin izini taşıyordu belki. “Yalnız kaldım,” dedi. “Maria gitti. Çocuk gitti. Ağ gitti. Ben kaldım.” Travis başını salladı; “Maria’yı duydum. Münih’te şarkı söylüyormuş. Albümleri varmış.” Viktor sustu; Maria’nın adı hâlâ göğsünde bir yara gibiydi. “Duydum,” dedi alçak sesle. “Ama dinlemedim.” Travis güldü –hafif, acı bir gülüş. “Dinlesen ne değişirdi?” Viktor cevap verdi: “Hiçbir şey. Ama belki her şey.” Konuşma derinleşti; yıllar açıldı önlerinde. Viktor anlattı; Lukas’ın tutuklanmasından sonra dağılan ağı, yalnız geceleri, votka şişelerini, aynaya bakıp “Sen hâlâ o küçük faresin,” deyişini. Travis dinledi; gri-yeşil gözleri Viktor’un gri gözlerine baktı. “Ben de fareydim,” dedi Travis. “Babamın alkolü altında. Annemin kırık camları arasında. Berlin’de seni bulduğumda, seni kurtarmak istedim. Ama kurtaramadım. Kendimi de kurtaramadım.” Viktor başını salladı: “Kurtarmak mümkün değil. Sadece boşaltmak mümkün.” Travis itiraz etti: “Hayır. Hatırlamak mümkün. Sen boşalttın. Ben hatırladım. Nehir hatırladı.” İkisi de sustu; meydanın gürültüsü azaldı sanki, sadece nehir sesi kaldı. Travis cebinden bir defter çıkardı; eski, sararmış, kenarları kıvrılmış. Viktor’un defteriydi –Travis’in kaçırdığı, yıllarca sakladığı defter. “Bunu sana getirdim,” dedi. Viktor aldı; parmakları titredi hafifçe –yıllar sonra ilk titreme. Defteri açtı; kendi yazısı, mürekkep lekeleri, müşteri kodları, seans notları, Clara’nın adı, Travis’in adı, Maria’nın adı –Maria’nın adı son sayfalarda, titrek bir el yazısıyla: “Bavul boşaldı.” Viktor defteri kapattı; gözleri doldu, ama ağlamadı. “Neden getirdin?” diye sordu. Travis cevap verdi: “Çünkü senin de hatırlaman lazım. Unutmak senin silahındı. Hatırlamak benimkisi.” Viktor defteri kucağında tuttu; sonra nehre baktı. “Nehir akıyor,” dedi. Travis başını salladı: “Akıyor. Ve bizi taşıyor.” İkisi kalktı; birlikte yürüdüler nehre doğru. Köprüye vardılar; Viktor defteri nehre attı –yavaşça, kararlı. Defter suya düştü, sayfaları açıldı, mürekkep aktı, sonra battı. Viktor izledi; gri gözleri yaşla doldu bu sefer. Travis elini Viktor’un omzuna koydu; Viktor çekmedi. “Teşekkür ederim,” dedi Viktor. Travis sustu; sonra “Ben teşekkür ederim,” dedi. “Çünkü sen olmasan, ben de olmazdım.” Köprüde durdular; nehir akıyordu, dalgalar defteri aldı götürdü. Viktor Travis’e baktı; gri gözler gri-yeşil gözlere. “Gitmem lazım,” dedi Travis. “Nehir bekliyor.” Viktor başını salladı: “Ak.” Travis gitti; yavaşça, meydanın kalabalığına karıştı. Viktor yalnız kaldı; köprüde, nehre yaslandı. Gri gözleri nehre baktı; su akıyordu, dalgalar Maria’nın sesini, Clara’nın yeşil gözlerini, Lena’nın gülüşünü, Travis’in titreyen ellerini, kendi çocukluğunu taşıyordu. Viktor eve döndü; sobayı yaktı, kahve koydu, pencereden avluya baktı. Defter gitmişti; ama hatıralar kalmıştı. İlk kez gülümsedi –soğuk değil, yorgun ama gerçek bir gülümseme. “Ak,” dedi nehre doğru. “Ben de akıyorum.” Yıllar sonra Nehir, annesinin defterini okurken Viktor’un adını gördü; “O kim?” diye sordu. Marry’nin kızı –artık yetişkin– anlattı: “Kötü bir adamdı. Ama kırılmıştı. Travis’le karşılaştı yıllar sonra. Ve o karşılaşma, nehri değiştirdi.” Nehir dinledi; sonra nehre baktı. “Akıyor hâlâ,” dedi. “Ve biz akıyoruz onunla.” Viktor ve Travis’in karşılaşması böyleydi; yıllar sonra, Alexanderplatz’da, bir bankta, nehre bakan bir köprüde. Soğukluk eridi; gri gözler gri-yeşile baktı. Defter nehre gitti; hatıralar kaldı. Nehir akıyordu; dalgaları her şeyi taşıyordu –suçu, aşkı, kırıklığı, iyileşmeyi. Defter nehre gitti. Sobanın ateşi söndü. Ama nehir sönmedi. Viktor ve Travis onunla aktı. Gri gözler, gri-yeşil gözler. Kırık, ama akıyor. • Nehir yirmi sekiz yaşındaydı artık; Berlin’in o soğuk, puslu Şubat sabahlarından biriydi, 2032 yılının ortası, Alexanderplatz’ın neon ışıkları hâlâ erken yanıyor, kar taneleri hafifçe dans ederek yere iniyordu. Nehir Frankfurt’tan trenle gelmişti; sırt çantasında annesinin –Marry’nin– eski defteri, Clara’nın yeşil kalemle yazdığı notlar, Maria’nın “Graue Augen” albümünün küçük bir kopyası ve Lena’nın –kendi kızının– çizdiği bir resim vardı: gri gözlü bir adam, nehir kenarında duruyor, elinde bir bavul. Nehir bavulu taşımıyordu; bavul yıllardır boşalmıştı. Ama içindeki sorular taş gibi ağırdı. Viktor’un adı defterin son sayfalarında geçiyordu; Travis’in titrek yazısıyla: “O adam beni kırdı. Ama aynı zamanda ben de onu kırdım.” Nehir annesine sormuştu bir gece: “Onu görmem lazım mı?” Marry –yaşlanmış, saçları beyaz, ama gözleri hâlâ mavi– cevap vermişti: “Görmen lazım. Çünkü o senin de bir parçan. Gri gözler sende de var.” Nehir meydanda yürüdü; elleri ceplerinde, gri-yeşil gözleri etrafı tarıyordu. Alexanderplatz kalabalıktı; turistler selfie çekiyor, sokak çalgıcıları akordeon çalıyor, tramvay zili keskin bir şekilde ötüyordu. Nehir bir banka oturdu; aynı bank, yıllar önce Travis’in Viktor’la karşılaştığı bank. Kahve aldı; siyah, şekersiz –Viktor’un alışkanlığı, Travis’in anlattığı. Kahveyi yudumlarken gözleri meydanı taradı. Sonra gördü onu. Viktor elli beş yaşındaydı; saçları tamamen beyazlamış, ama hâlâ kısa kesiliydi, deri ceket eski ve yıpranmıştı, gri gözleri hâlâ soğuktu ama artık keskin değil, donuktu. Yavaş yürüyordu; baston yoktu ama adımları ağırdı, omuzları hafif kambur. Bir banka oturdu; Nehir’in oturduğu bankın karşısındaki banka. Viktor nehre baktı; Spree’ye, yıllarca ceset attığı nehre. Nehir kalktı; kalbi deli gibi atıyordu. Viktor’un karşısına geçti; gri-yeşil gözler gri gözlere baktı. Viktor başını kaldırdı; bir an dondu. Sonra tanıdı –o gözler Travis’in gözleriydi, ama daha genç, daha canlı, daha kararlı. “Sen… Nehir’sin,” dedi Viktor. Sesi çatallıydı, ama hâlâ hipnotik bir tını taşıyordu. Nehir başını salladı: “Evet. Travis’in kızı. Marry’nin kızı. Sary’nin kızı.” Viktor sustu; gri gözleri Nehir’in gözlerinde gezindi. “Gri var sende,” dedi. “Ama yeşil de var. Mavi de.” Nehir oturdu; bankın ucuna, aralarında bir karış mesafe. “Seni görmek istedim,” dedi. “Çünkü sen benim de bir parçamsın. İyi ya da kötü.” Viktor güldü –kısa, yorgun bir gülüş. “Ben kötü bir parçayım,” dedi. “Kırdım. Unutturdum. Ceset attım. Senin babanı kırdım.” Nehir başını salladı: “Biliyorum. Defterde yazıyor. Ama Travis seni affetti. Son karşılaşmanızda defteri nehre attınız. Ben de affetmek istiyorum. Ama önce anlamak istiyorum.” Konuşma başladı; yavaş, ağır, kelimeler yılların yüküyle doluydu. Viktor anlattı; çocukluğunu, babasının yumruğunu, annesinin boş gözlerini, ilk bıçağı, Berlin’in bodrumlarını, ağı, Travis’le tanışmayı, Maria’yı, düşükleri, soğukluğu. Nehir dinledi; gri-yeşil gözleri Viktor’un gri gözlerine baktı. Viktor sustuğunda Nehir konuştu: “Ben de kırıldım. Annem öldüğünde on beşimdeydim. Sary de gitti. Babam Travis yalnız kaldı. Ama ben hacker oldum. RiverGhost oldum. Senin ağını parçaladım. Senin script’lerini tersine çevirdim. Travmaları silmek yerine hatırlattım.” Viktor başını salladı: “Biliyordum. Forumlarda gördüm adını. Gurur duydum.” Nehir şaşırdı: “Gurur mu?” Viktor cevap verdi: “Çünkü sen benim yaptığımı tersine çevirdin. Ben boşalttım. Sen doldurdun.” Nehir defteri çıkardı; Viktor’un defterinin kopyası. “Bunu okudum,” dedi. “Clara’nın adını gördüm. Maria’nın adını gördüm. Benim adım da var sonlarda, titrek bir yazıyla: ‘Nehir – miras.’” Viktor deftere baktı; parmakları titredi hafifçe. “Travis getirdi bunu bana yıllar önce,” dedi. “Nehre attık. Ama sen buldun yine.” Nehir güldü; hafif, içten bir gülüş. “Nehir bulur. Akar. Taşır.” İkisi kalktı; birlikte nehre yürüdüler. Köprüye vardılar; aynı köprü, Travis’in defteri attığı köprü. Nehir durdu; Viktor’a baktı. “Affediyorum seni,” dedi. “Çünkü sen de affedilmeye muhtaçtın. Ama unutmayacağım. Hatırlayacağım.” Viktor sustu; gri gözleri yaşla doldu. “Ben de hatırlayacağım,” dedi. “Senin gri-yeşil gözlerini. Travis’in kızını. Marry’nin kızını. Sary’nin kızını.” Nehir elini uzattı; Viktor tuttu. Eller titredi; ama bu sefer korkudan değil, duygudan. Viktor köprüden nehre baktı: “Akıyor hâlâ.” Nehir başını salladı: “Ve biz akıyoruz onunla.” Viktor gülümsedi –yorgun, kırık, ama gerçek bir gülümseme. “Git,” dedi Nehir’e. “Ak. Ben de akacağım.” Nehir gitti; yavaşça, meydanın kalabalığına karıştı. Viktor yalnız kaldı; köprüde, nehre yaslandı. Gri gözleri nehre baktı; su akıyordu, dalgalar Maria’nın sesini, Clara’nın yeşil gözlerini, Travis’in titreyen ellerini, Nehir’in gri-yeşil gözlerini taşıyordu. Viktor eve döndü; sobayı yaktı, kahve koydu, pencereden avluya baktı. İlk kez defter açmadı; çünkü defter nehre gitmişti. Ama hatıralar kalmıştı. Viktor gülümsedi; soğuk değil, yorgun ama huzurlu. “Ak,” dedi nehre doğru. “Ben de akıyorum.” Yıllar sonra Nehir kızına –Lena’nın kızına– anlattı: “Viktor’la karşılaştım. Köprüde. Nehre baktık. Affettim. Hatırladım.” Küçük kız sordu: “O kötü müydü?” Nehir cevap verdi: “Kırılmıştı. Ama kırıklar da akar. Nehir taşır onları.” Viktor ve Nehir’in karşılaşması böyleydi; yıllar sonra, Alexanderplatz’da, bir bankta, nehre bakan bir köprüde. Gri gözler gri-yeşile baktı. Affetme oldu; hatırlama oldu. Nehir akıyordu; dalgaları her şeyi taşıyordu –suçu, aşkı, kırıklığı, iyileşmeyi, affı. Defter nehre gitti. Sobanın ateşi söndü. Ama nehir sönmedi. Viktor ve Nehir onunla aktı. Gri gözler, gri-yeşil gözler. Kırık, ama akıyor. Affedilmiş, ama hatırlanmış.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD