36. BÖLÜM

1967 Words
Travis’in ilk işlediği suç, Frankfurt’tan Berlin’e kaçtığı o ilk kışın, 2008 yılının Aralık ayı sonlarında, Alexanderplatz’ın arkasındaki dar bir sokakta gerçekleşti. O gece kar yağıyordu; neon ışıklar kar tanelerinde kırılıyor, sokak lambalarının sarı ışığı buz tutmuş kaldırımlarda yansıyordu. Travis yirmi dokuz yaşındaydı; annesinin evinden kaçalı birkaç hafta olmuştu, bavulu hafifti, içinde birkaç elbise, eski bir laptop, Milton Erickson’un yıpranmış bir kitabı ve titreyen elleriyle yazdığı birkaç not sayfası. Para bitmişti; hosteldeki son gecesiydi, sabah kovulacaktı. Açlık midesini kemiriyordu, soğuk kemiklerini donduruyordu, ama asıl soğuk içindeydi –o gri boşluk, annesinin alkol kokan nefesi, kırılan camların arasında yere düşen babasının eski fotoğrafı, “Git buradan,” diye fısıldayan kendi sesi. Sokakta yürürken bir adam gördü; kırklı yaşlarında, pahalı bir palto giymiş, elinde deri bir çanta, telefonla konuşuyordu yüksek sesle. Adam “Evet, parayı yarın yatıracağım, acele etmeyin,” diyordu. Travis durdu; adamın cüzdanı cebinden hafifçe dışarı taşmıştı, deri cüzdan, kalın, para dolu gibi görünüyordu. Travis’in kalbi hızlandı; elleri titredi –o titreme artık alışkanlık olmuştu, hipnoz denemeleri sırasında da titriyordu, müşterileri transa sokarken de. Ama bu sefer titreme korkudan değildi; açlıktan, soğuktan, çaresizlikten. “Bir kez,” diye düşündü. “Sadece bir kez. Sonra dururum.” Adam telefonu kapattı, sokağın köşesine doğru yürüdü; Travis takip etti, sessizce, ayakları karın üzerinde iz bırakmadan. Adam bir ara durdu, sigara yaktı; Travis yaklaştı. Adam fark etmedi; Travis elini uzattı, cüzdanı çekti –hızlı, kararlı, ama elleri titriyordu. Adam döndü; “Hey!” diye bağırdı. Travis koştu; adam peşinden koştu, ama Travis daha hızlıydı, sokaklarda kayboldu. Bir ara sokağa daldı, nefes nefese bir duvara yaslandı. Cüzdanı açtı; içinde üç yüz euro, birkaç kredi kartı, adamın kimliği. Travis parayı aldı, kartları ve kimliği nehre attı –Spree’ye yakın bir köprüden, su buz gibiydi, kartlar battı. Para cebine gitti; elleri hâlâ titriyordu, ama bu sefer zafer titremesiydi. O gece ucuz bir hostele gitti; parayla bir oda tuttu, sıcak duş aldı –yıllardır ilk sıcak duş. Yemek yedi; ucuz bir döner, sıcak çorba. Ama yemek yerken midesi bulandı; suçluluk içini kemirdi. “Ben hırsızım artık,” diye düşündü. Aynaya baktı; gri gözleri daha griydi, elleri titriyordu. Defterini çıkardı; titrek yazıyla yazdı: “İlk suç. Para için. Açlık için. Ama ben de babam gibi oldum mu?” Babasının alkol kokan nefesini hatırladı; annesinin kırık camlarını, yere düşen fotoğrafı. “Hayır,” diye fısıldadı. “Ben farklıyım. Ben kurtaracağım insanları.” Ama o gece uyuyamadı; rüyasında adamın bağırışını duydu, “Hey!” diye, sonra kendi sesini: “Dur, bu benim değil.” Ertesi gün parayla Berlin’de kalmaya karar verdi; hostelden çıktı, Kreuzberg’de küçük bir oda buldu. Para bitene kadar yaşadı; ama para bitmedi hemen. O ilk suç Viktor’la tanışmasına yol açtı; çünkü para bittiğinde forumlarda ilan gördü: “Bellek manipülasyonu uzmanı aranıyor. İyi para. Gizlilik şart. V.” Travis mesaj attı; Viktor cevap verdi. Bodrumda tanıştılar; Viktor “Ne biliyorsun?” diye sordu. Travis anlattı; Viktor güldü –soğuk gülüş. Travis ilk müşteriyi transa soktu; adam kalktı, “Sanki yeniden doğdum,” dedi. Viktor bin euroyu Travis’in eline saydı. O para Travis’i Viktor’un ağına bağladı; ama Travis’in ilk suçu, o hırsızlık, hâlâ içindeydi. Her seans sırasında titreyen elleri, o ilk cüzdanı çekerken titreyen ellerin devamıydı. Yıllar sonra Nehir defteri okurken Travis’in o satırını gördü: “İlk suç. Para için. Açlık için. Ama ben de babam gibi oldum mu?” Nehir annesine sordu: “Babam hırsız mıydı?” Marry güldü –hafif, acı bir gülüş. “Hayır kızım. Açtı. Soğuktu. Korkuyordu. Ve o suç onu Viktor’a götürdü. Ama Viktor onu kurtarmadı. Sen kurtardın.” Nehir nehre baktı; gri-yeşil gözleri dalgalara karıştı. “Akıyor hâlâ,” dedi. “Ve suçlar da akıyor onunla. Ama biz hatırlıyoruz.” Travis’in ilk suçu böyleydi; bir cüzdan, bir kaçış, bir titreme. O suç Viktor’la tanışmasına yol açtı, ağına bağladı onu, ama aynı zamanda içindeki fareyi uyandırdı. Fare titredi; yıllarca titredi. • Travis kırk iki yaşındaydı; Frankfurt’un o gri, yağmurlu Pazar sabahlarından biriydi, 2021 yılının kasvetli bir sonbahar günü, Main Nehri’nin kıyısındaki eski kilisenin çanları ağır ağır çalıyordu, ses nehirde yankılanıyor, yağmur damlaları taş basamaklarda kırılıyordu. Travis yıllardır kiliseye gitmemişti; çocukluğunda annesi zorla götürürdü, babasının fotoğrafı kırıldıktan sonra dua etmekten vazgeçmişti. Ama o sabah uyanır uyanmaz içinde bir ağırlık hissetti; göğsünde Travis’in titreyen elleri, Viktor’un gri gözleri, Maria’nın sesi, düşükten kalan boşluk, Nehir’in gri-yeşil bakışları –hepsi birikmişti, bir taş gibi oturmuştu kalbine. Defterini açtı; son sayfada kendi yazısı: “Hatırlamak mı, unutmak mı?” Cevap yoktu. Kahve koydu, içmedi; palto giydi, şemsiye almadı, dışarı çıktı. Yağmur yüzüne vurdu; soğuktu, ama Viktor’un soğukluğundan daha az soğuktu. Kilise Sachsenhausen’deydi; eski, gotik taşlardan yapılmış, kapısı ağır meşe, içeride mum kokusu, ıslak taş zeminde ayak sesleri yankılanıyordu. Travis içeri girdi; ıslak paltosu omuzlarından damlıyordu, saçları yapışmıştı alnına. Kilise yarı boştu; birkaç yaşlı kadın ön sıralarda dua ediyor, bir adam mum yakıyordu. Travis arka sıraya oturdu; ellerini dizlerine koydu, gözleri İsa heykeline takıldı. Heykelin gözleri maviydi; Travis’in gözleri gri-yeşildi, ama o mavi bakışta bir şey aradı –affetme, belki. Rahip geldi; yaşlı, beyaz saçlı, gözleri yorgun ama yumuşak. Travis kalktı; rahibe yaklaştı, “Günah çıkarmak istiyorum,” dedi. Sesi titriyordu –o titreme hâlâ oradaydı, Viktor’la tanıştığı günden beri. Rahip başıyla onayladı; küçük bir bölmeye geçtiler. Ahşap kafes, karanlık, sadece mum ışığı. Travis diz çöktü; rahip diğer tarafta oturdu. “Başla oğlum,” dedi rahip. Travis derin bir nefes aldı; kelimeler boğazında düğümlendi. “Ben… birçok şey yaptım,” diye başladı. “Berlin’de bir adamla çalıştım. Viktor. İnsanların anılarını sildik. Travmaları, acıları, suçları… hepsini griye boyadık. Ben transa soktum, o para aldı. Ceset attık nehre. Bir adam kalp krizi geçirdi; ben çuvala koydum, Spree’ye attım. Su sesi hâlâ kulaklarımda.” Rahip sustu; sadece dinledi. Travis devam etti: “Bir kadına âşık oldum. Maria. Şarkı söylerdi. Bir yıl birlikteydik. Hamile kaldı. Çocuk düştü. Soğuklaştım. O gitti. Ben yalnız kaldım.” Travis’in sesi çatladı; elleri titredi. “İlk suçum bir hırsızlıktı,” dedi. “Berlin’e yeni geldiğimde. Bir adamın cüzdanını çaldım. Açtım. Soğuktum. O para beni Viktor’a götürdü. Sonra suçlar büyüdü. Hatırlamak istemiyordum. Unutturuyordum. Ama şimdi hatırlıyorum. Ve hatırlamak ağır.” Rahip sordu: “Pişman mısın?” Travis sustu uzun süre. “Evet,” dedi sonunda. “Ama pişmanlık yetmiyor. Affetmek istiyorum. Kendimi affetmek. Viktor’u affetmek. Maria’yı affetmek. Çocuğu affetmek. Babamı affetmek. Annemi affetmek.” Rahip dua okudu; Latince kelimeler kilisede yankılandı. Sonra “Tanrı affeder,” dedi. “Ama sen kendini affetmelisin. Hatırlamakla başla. Unutmakla değil.” Travis kalktı; rahip elini uzattı, Travis tuttu. Rahibin eli sıcaktı; Travis’in eli soğuktu, ama ısındı biraz. Rahip “Git,” dedi. “Nehre bak. Akıyor. Sen de ak. Affetmek akmaktır.” Travis dışarı çıktı; yağmur dinmişti, gökyüzü griydi ama hafifçe açılmıştı. Nehre yürüdü; Main’e, köprüye yaslandı. Su akıyordu; dalgalar titreyen ellerini, gri gözlerini, Maria’nın sesini, düşükten kalan boşluğu taşıyordu. Travis gözyaşlarını tutmadı; sessizce aktı yanaklarından. “Affediyorum,” diye fısıldadı. “Kendimi. Seni. Hepimizi.” Nehir cevap vermedi; ama akmaya devam etti. Eve döndüğünde sobayı yaktı; kahve koydu, içti. Defterini açtı; son sayfaya yazdı: “Günah çıkardım. Affettim. Akıyorum.” Defteri kapattı; pencereden nehre baktı. Gri-yeşil gözleri dalgalara karıştı. Titreme durdu; ilk kez durdu. Yıllar sonra Nehir babasının defterini okurken o satırı gördü: “Günah çıkardım. Affettim. Akıyorum.” Nehir annesine sordu: “Babam kiliseye gitti mi?” Marry gülümsedi; yaşlı gözleri doldu. “Evet kızım. Ve çıktıktan sonra daha hafifti. Nehir gibi akmaya başladı.” Nehir nehre baktı; “Biz de akıyoruz,” dedi. “Onunla birlikte.” Travis’in kiliseye gidişi böyleydi; yağmurlu bir Pazar sabahı, eski bir kilisede, titreyen ellerle, ağır bir yürekle. Günah çıkardı; affetti. Nehir akıyordu; dalgaları Travis’in titreyen ellerini, Viktor’un gri gözlerini, Maria’nın sesini, Clara’nın yeşil bakışlarını, Nehir’in gri-yeşil gözlerini taşıyordu. Affetme oldu; hatırlama oldu. • Travis kiliseden çıktıktan sonra yağmur yeniden başladı; Frankfurt’un taş sokaklarında ağır ağır yürürken paltosunun yakasını kaldırdı, ama su yine de ensesinden içeri sızıyordu. Çan sesleri arkasında uzaklaşıyordu, Main Nehri’nin uğultusu önüne doğru büyüyor, sanki kilisedeki dua hâlâ kulaklarında çınlıyordu: “Affetmek akmaktır.” Travis o cümleyi tekrarladı içinden; sesi titremiyordu artık, ama göğsündeki ağırlık hâlâ oradaydı –daha hafif, ama hâlâ oradaydı. Köprüye vardığında durdu; ellerini korkuluklara dayadı, nehre baktı. Su koyu gri akıyordu, yağmur damlaları yüzeyde küçük halkalar oluşturuyordu. Travis cebinden eski bir fotoğraf çıkardı –Marry’nin gülüşü, Sary’nin yeşil gözleri, Nehir’in çocuk hali, gri-yeşil bakışlarıyla kameraya bakıyordu. Fotoğrafı nehre attı; yavaşça, kararlı. Kağıt suya değdi, ıslandı, battı. Travis izledi; gözyaşları yağmura karıştı. “Affedildim,” diye fısıldadı. “Ama affetmek yetmiyor. Değişmek lazım.” Eve döndüğünde sobayı yaktı; eski bahçe evi hâlâ aynıydı, duvarlarda Nehir’in çocuk çizimleri, rafta Marry’nin eski polaroidleri, sobanın yanında Travis’in defteri –sararmış, kenarları kıvrılmış, ama artık titrek yazılarla dolu değil, daha düzenli, daha sakin. Kahve koydu; bu sefer şeker ekledi, Marry’nin alışkanlığı. Oturdu; pencereden nehre baktı. Yağmur dinmişti; gökyüzü griydi ama hafifçe aydınlanmıştı. Travis defteri açtı; son sayfaya yazdı: “Kilisede affettim. Kendimi. Viktor’u. Maria’yı. Çocuğu. Babamı. Annemi. Ama affetmek başlangıç. Şimdi yaşamak lazım.” Defteri kapattı; ayağa kalktı, ceketini giydi, dışarı çıktı yine. O günden sonra Travis değişmeye başladı; küçük, sessiz değişimler. Sabahları erken kalkıyor, nehre yürüyor, taş atıyordu –Nehir’in çocukken yaptığı gibi. Bazen bir sokak çalgıcısına para bırakıyor, bazen yaşlı bir kadına yardım ediyordu –çantasını taşıyor, yol gösteriyordu. Viktor’un script’lerini hatırlıyordu hâlâ; ama artık transa sokmak yerine dinliyordu insanları. Bir akşam bir kafede otururken yan masada bir genç adam ağlıyordu; Travis yaklaştı, “Konuşmak ister misin?” diye sordu. Genç anlattı; babasının alkolizmi, annesinin gözyaşları, kendi titreyen elleri. Travis dinledi; hiçbir şey silmedi, sadece dinledi. Genç kalktığında omuzları dikti: “Teşekkür ederim.” Travis başını salladı: “Hatırlamak için teşekkür et.” O an Travis anladı; kurtarmak silmek değildi, dinlemekti. Nehir Frankfurt’a döndüğünde babasını buldu; Travis bahçe evinde, sobanın başında oturuyordu. Nehir kapıyı açtı; gri-yeşil gözleri babasının gri-yeşil gözlerine baktı. “Kilise mi?” diye sordu. Travis güldü –hafif, gerçek bir gülüş. “Evet. Affettim.” Nehir yanına oturdu; elini tuttu. “Ben de affettim,” dedi. “Seni. Viktor’u. Hepimizi.” Travis başını salladı; gözyaşları aktı. “Akıyoruz,” dedi. Nehir cevap verdi: “Akıyoruz.” Travis o yıldan sonra daha çok dışarı çıktı; küçük bir kitapçıya yardım etti, eski kitapları düzenledi, müşterilere önerilerde bulundu. Bazen Nehir’le birlikte nehre yürüdüler; taş attılar, sessizce konuştular. Travis Viktor’u düşündü; gri gözlerini, soğuk gülümsemesini, titreyen ellerini. “O da akıyor mu?” diye sordu bir gün. Nehir cevap verdi: “Akıyor baba. Hepimiz akıyoruz.” Travis altmışına yaklaştığında sağlık sorunları başladı; kalp, nefes darlığı, doktorlar “Dinlen,” diyordu. Ama Travis dinlenmedi; nehre yürüdü, taş attı, dinledi insanları. Bir akşam Nehir geldi; babasını sobanın başında buldu, defter kucağında. Travis gülümsedi: “Son sayfayı yazdım.” Nehir okudu; titrek ama sakin yazıyla: “Affettim. Hatırladım. Akıyorum. Teşekkürler.” Travis elini tuttu kızının: “Sen devam et. Ak.” Nehir ağladı; ama gülümsedi. “Akacağız baba. Seninle.” Travis öldüğünde cenaze nehre yakın oldu; Nehir şarkı söyledi –Maria’nın şarkısını, “La Vie en Rose”. Ses çatallıydı, ama güçlüydü. Küller nehre döküldü; dalgalar aldı onu, taşıdı. Nehir annesinin defterini açtı; Travis’in son yazısını gördü. Gözyaşları aktı; ama gülümsedi. “Akıyoruz,” dedi nehre. Travis’in kiliseye gidişi böyleydi; bir Pazar sabahı, yağmurlu bir kilisede, titreyen ellerle, ağır bir yürekle. Günah çıkardı; affetti. Sonra yaşadı; dinledi, hatırladı, aktı. Nehir onunla aktı; gri-yeşil gözler nehre karıştı. Yıllar sonra Lena –Nehir’in kızı– nehre baktı; annesine sordu: “Dede kiliseye gitti mi?” Nehir gülümsedi: “Evet. Ve çıktıktan sonra daha hafifti. Nehir gibi akmaya başladı.” Lena taş attı; dalgalar yayıldı. “Biz de akıyoruz,” dedi. Nehir sarıldı kızına: “Akıyoruz. Sonsuza dek.” Travis’in kiliseye gidişi bir başlangıçtı; affetmenin, hatırlamanın, akmanın başlangıcı. Nehir akıyordu; dalgaları Travis’in titreyen ellerini, Viktor’un gri gözlerini, Maria’nın sesini, Clara’nın yeşil bakışlarını, Nehir’in gri-yeşil gözlerini, Lena’nın mavi gözlerini taşıyordu. Affetme oldu; hatırlama oldu. Kırık parçalar nehre karıştı; ama akmaya devam etti. Defter kapandı. Sobanın ateşi söndü. Ama nehir sönmedi. Travis affedildi. Yaşadı. Dinledi. Akıyordu. Hatırlanmış, affedilmiş, akıyor.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD