33. BÖLÜM

1399 Words
Maria hamile olduğunu öğrendiğinde, Berlin’in o serin sonbahar günlerinden biriydi; Ekim 2008’in ortaları, Spree Nehri’nin kıyısındaki yapraklar sararmış, rüzgâr hafifçe dalları sallıyordu. Maria o sabah kusmuştu; önce kahvaltıdaki yumurta kokusunu suçlamıştı, sonra midesinin altındaki o tuhaf ağırlığı hissetmişti. Eczaneden test aldı; küçük dairesinin banyosunda beklerken elleri titriyordu –heyecan mı korku mu, kendisi de bilmiyordu. İki çizgi belirince gözleri doldu; sevinç gözyaşlarıydı önce, sonra bir endişe sızdı içine. Viktor’u düşündü; gri gözleri, soğuk gülümsemesi, ama son aylarda Maria’ya bakarken yumuşayan bakışları. “Ona söylemeliyim,” diye fısıldadı aynaya. Viktor o akşam geldiğinde Maria sobayı yakmıştı; mumlar yanıyordu, masada iki tabak, basit bir yemek –patates çorbası, ekmek, peynir. Viktor deri ceketini çıkardı, Maria’yı öptü; dudakları her zamanki gibi soğuk değildi, ısınmıştı biraz. Oturdular; Maria sustu uzun süre, sonra elini Viktor’un eline koydu. “Bir şey söylemem lazım,” dedi. Viktor kaşını kaldırdı; “Ne?” Maria derin bir nefes aldı: “Hamileyim.” Viktor dondu; gri gözleri büyüdü, elini çekmedi ama sıkmadı da. Sessizlik uzadı; sobanın çıtırtıları, nehirden gelen uzak sesler, Maria’nın kalp atışları. Viktor sonunda konuştu; sesi alçak, kontrollü: “Emin misin?” Maria başını salladı: “Test pozitif. Doktora da gittim bugün. Altı hafta.” Viktor ayağa kalktı; pencereye yürüdü, nehre baktı. Maria izledi onu; sırtı gergindi, omuzları kaskatı. “Ne düşünüyorsun?” diye sordu Maria yumuşakça. Viktor döndü; yüzü ifadesizdi, ama gözlerinde bir fırtına vardı. “Bilmiyorum,” dedi. “Ben… çocuk için uygun değilim.” Maria kalktı, yanına gitti; koluna dokundu. “Uygun olabiliriz. Birlikte.” Viktor başını salladı; ama o baş sallayışta onay yoktu, sadece bir kabullenme vardı. O gece sevişmediler; Viktor Maria’yı kucakladı, sırtını sıvazladı, ama dokunuşu mekanikti. Maria uyurken Viktor uyanık kaldı; pencereden nehre baktı, gri gözleri daha da griydi. İçindeki fare titriyordu yine; babasının yumruğu, annesinin boş gözleri, Travis’in kaçışı –hepsi aynı boşlukta toplanmıştı. Bir çocuk; o boşluğu doldurabilir miydi? Ya da daha mı derinleştirirdi? Hamilelik ilerledikçe Maria değişti; karnı hafifçe kabardı, yüzü parladı, şarkı söylerken sesi daha yumuşak, daha duygulu oldu. Viktor her akşam bara gitti; Maria şarkı söylerken köşede oturdu, dinledi. Ama bakışları uzaklaşıyordu; Maria’nın karnına bakarken gözleri donuklaşıyordu. Maria fark etti; “Neyin var?” diye sordu bir gece. Viktor “Hiç,” dedi. Ama yalandı; içindeki soğukluk büyüyordu. Ağ hâlâ oradaydı; Lukas arıyordu, müşteriler bekliyordu, tehditler geliyordu. Viktor Maria’ya “Bir süre uzak durmalıyım,” dedi. Maria itiraz etti: “Bebek için mi?” Viktor sustu. Maria ağladı o gece; Viktor sarıldı, ama sarılışı eskisi gibi değildi. Soğukluk girmişti aralarına; sessiz, görünmez, ama keskin bir soğukluk. Düşük, Aralık’ın ilk haftasında geldi; Maria’nın birinci yıl dönümü yemeğinden iki ay sonra. O sabah şiddetli bir sancı hissetti; karnını tuttu, banyoya koştu. Kan gördü; kırmızı, parlak, korkunç. Ambulans çağırdı; hastaneye götürüldü. Viktor işten döndüğünde Maria’yı hastanede buldu; yatakta yatıyordu, yüzü soluk, gözleri şiş. Doktor “Üzgünüz,” dedi. “Bebek gitti.” Viktor dondu; gri gözleri boşaldı. Maria ağladı; sessizce, gözyaşları yastığa aktı. Viktor elini tuttu; ama eli soğuktu. “Neden?” diye sordu Maria. Viktor cevap veremedi; çünkü cevap yoktu. İçindeki fare çığlık attı; babasının ölümü, annesinin ilaçları, Travis’in kaçışı, şimdi bu –hepsi aynı boşlukta. Viktor Maria’yı eve getirdi; sobayı yaktı, çay koydu, ama konuşmadı. Maria yattı; Viktor yanına oturdu, ama dokunmadı. Soğukluk artık görünür olmuştu; aralarında bir duvar gibi. Günler geçti; Maria şarkı söylemeye devam etti, ama sesi çatallıydı, kırık. Viktor bara gitti hâlâ; ama köşede otururken gözleri Maria’ya değil, nehre bakıyordu. Maria fark etti; “Beni suçluyor musun?” diye sordu bir gece. Viktor başını salladı: “Hayır.” Ama yalandı; suçluyordu –kendini suçluyordu, ağı suçluyordu, çocukluğunu suçluyordu. Maria “Konuş benimle,” dedi. Viktor sustu. Soğukluk büyüdü; yatakta sırt sırta yatıyorlardı, dokunmuyorlardı. Viktor geceleri uyanıyor, votka içiyor, nehre bakıyordu. Maria ağlıyordu sessizce; Viktor duymuyordu. Aşk hâlâ oradaydı; ama soğukluk aşkı örtmüştü, gri bir sis gibi. Bir akşam Maria “Gitmek istiyorum,” dedi. Viktor sustu. Maria bavulunu topladı; küçük dairede, plaklar, gitar, mumlar –hepsi kaldı. Viktor kapıda durdu; “Nereye?” Maria “Bilmiyorum. Ama burada kalamam.” Viktor elini uzattı; Maria tutmadı. Kapı kapandı; Maria gitti. Viktor yalnız kaldı; soba yanıyordu, ama ev soğuktu. Nehre baktı; gri gözleri yaşla doldu. “Bavulum yine burada,” diye fısıldadı. Ama bavul artık boşalmıştı; Maria’nın sıcaklığı gitmişti. Maria Münih’e döndü; ailesinin yanına. Şarkı söylemeye devam etti; ama sesi kırık kaldı. Viktor ağı yönetmeye devam etti; ama her seans daha soğuk, daha mekanikti. Lukas “Kadın gitti mi?” diye sordu. Viktor başını salladı: “Gitti.” Lukas güldü: “İyi. Zayıflıktı zaten.” Viktor sustu; ama içindeki fare ağlıyordu. Maria’nın sesi hâlâ kulaklarındaydı; “La Vie en Rose”, nehirde yankılanıyordu. Ama Viktor artık dinlemiyordu; gri gözleri daha griydi. Soğukluk aralarına girdi; düşükla başladı, sessizlikle büyüdü, ayrılıkla bitti. Aşk tehlikeliydi; Viktor için her zaman öyleydi. Maria gittiğinde Viktor pencereye yaslandı; nehre baktı. Dalgalar Maria’nın sesini taşıyordu hâlâ; ama Viktor duymuyordu. Gri gözleri kapandı; içindeki fare sustu. • Maria, Viktor’la ayrıldıktan sonra Münih’e döndü; ailesinin yanına, Bavyera’nın o yeşil, sakin banliyölerinden birine. Frankfurt’tan Münih’e trenle gitti; bavulu küçük, içinde birkaç elbise, gitarı, plakları ve Viktor’un hediye ettiği gümüş zincir vardı –o zincir hâlâ boynundaydı, ama artık bir hatıra gibi, ağır. Tren penceresinden dışarı bakarken nehirleri, ormanları, geçen şehirleri izledi; her kilometre Berlin’den uzaklaşmak demekti, ama Viktor’un gri gözleri hâlâ içindeydi, soğuk, mesafeli, kırık. Münih Garı’na vardığında annesi bekliyordu; yaşlı, yorgun ama sıcak bir kadın, kollarını açtı, Maria sarıldı. “Evdesin kızım,” dedi annesi. Maria ağladı; sessizce, gözyaşları annesinin omzuna aktı. Ev küçük bir apartman dairesiydi; annesinin mutfağında lahana kokusu, babasının eski plakları rafta, pencereden Alp Dağları’nın silueti görünüyordu uzaklarda. Maria odasına yerleşti; çocukluğunun odası, duvarlarda eski posterler, yatakta eski battaniye. Sobayı yaktı; ama soba Viktor’un sobası gibi değildi, daha küçük, daha sıcak ama daha yalnız. İlk aylar zor geçti; Maria şarkı söyleyemedi. Gitarı köşeye koydu, plakları açmadı, sesini denediğinde çatallı çıkıyordu, boğazı düğümleniyordu. Düşükten sonra vücudu değişmişti; karnı hâlâ hafifçe şiş gibi hissediyordu, ama boşluk vardı içinde. Geceleri uyanıyor, yastığa sarılıyordu; Viktor’un kokusunu arıyordu, ama koku gitmişti. Annesi fark etti; “Konuş benimle kızım,” diyordu. Maria konuşmuyordu; sadece “İyiyim,” diyordu. Ama iyi değildi. Viktor’u aramadı; numarasını silmedi ama aramadı. Viktor da aramadı; Maria biliyordu, Viktor aramazdı. Soğukluk aralarına girmişti; düşükla başlamış, sessizlikle büyümüş, ayrılıkla bitmişti. Maria o soğukluğu içinde taşıyordu; gri bir sis gibi, Viktor’un gözleri gibi. Zamanla Maria toparlanmaya başladı; Münih’te küçük bir barda iş buldu –Schwabing’de, eski bir caz kulübü, adı “Der Rote Salon” – Kırmızı Salon. Sahneye çıkmaya başladı yine; ilk şarkıda sesi titredi, ama alkış geldi. Maria devam etti; repertuarını genişletti, eski chanson’ları, yeni Alman şarkılarını, kendi bestelerini söyledi. Sesinde hâlâ bir kırıklık vardı; ama o kırıklık artık güzeldi, dinleyenleri etkiledi. İnsanlar “O kadın ne anlatıyor öyle?” diyordu. Maria anlatıyordu; düşükten, aşktan, soğukluktan, nehirden. Viktor’un adını söylemiyordu; ama şarkılarda Viktor vardı –gri gözler, soğuk gülümseme, titreyen eller. Bir yıl sonra Maria yeniden aşık olmaya başladı; ama bu sefer yavaş, temkinli. Bir piyanist vardı kulüpte; adı Lukas değildi, adı Felix’ti –uzun saçlı, mavi gözlü, gülüşü sıcak. Felix Maria’ya baktığında Maria korkmadı; gözleri gri değildi, maviydi, deniz gibi. Birlikte şarkı söylediler; duetler yaptılar, geceleri kulüp kapandıktan sonra piyanoda oturup besteler yaptılar. Maria Felix’e Viktor’u anlattı; kısaca, “Bir adam vardı, gri gözlü. Beni sevdi ama sevmesini bilmedi.” Felix dinledi; “Ben bilirim,” dedi. Maria güldü; ilk kez içten güldü. Felix’le birlikte yaşamaya başladılar; küçük bir dairede, penceresi parka bakıyordu, soba yoktu ama kalorifer sıcaktı. Maria hamile kaldı yine; bu sefer korktu önce, ama Felix sarıldı: “Birlikte yapacağız.” Maria bebek doğdu; bir kız, adı Lena oldu –Maria’nın çocukluğunda sevdiği bir isim. Lena’nın gözleri maviydi; gri değildi. Maria şarkı söylemeye devam etti; artık kendi albümünü çıkardı, küçük bir plak şirketiyle. Albümün adı “Graue Augen” – Gri Gözler – oldu. Şarkılarda Viktor vardı; ama suçlama yoktu, özlem vardı, pişmanlık vardı, anlayış vardı. Bir şarkı şöyle başlıyordu: “Ich hab noch einen Koffer in Berlin… aber der Koffer ist leer jetzt.” – Berlin’de hâlâ bir bavulum var… ama bavul boş şimdi. Dinleyenler ağlıyordu; Maria sahnede gülümsüyordu, ama gözleri uzaklara bakıyordu. Viktor’u hiç aramadı; ama bir gün Münih’te bir konser sırasında salonda gri gözlü bir adam gördü –uzaktan, köşede. Adam Viktor muydu, yoksa hayal miydi, Maria emin olamadı. Şarkıyı bitirdi; alkış koptu. Adam gitti; Maria izledi. O gece Felix’e sarıldı; Lena uyuyordu yan odada. Maria fısıldadı: “Bitti artık.” Felix öptü onu: “Bitti.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD