Viktor otuz altı yaşındaydı; Berlin’in kış gecelerinden biri, 2007’nin Aralık ayı sonları, kar yağıyordu hafif hafif, sokak lambalarının sarı ışığı kar tanelerinde kırılıyordu. Loft’un cam duvarları buğulanmıştı, Spree Nehri donmuş gibiydi dışarıda, gri ve hareketsiz. Viktor o gece dayanamamıştı; votka şişesi boşalmış, defterdeki son sayfalar mürekkep lekeleriyle doluydu, Travis’in kaçışından beri içindeki boşluk daha da genişlemişti. Lukas aramıştı saatlerce, “Yeni bir müşteri var, politikacı, büyük para,” demişti. Viktor cevap vermemişti. Telefonu kapatmış, deri ceketini giymiş, kapıyı kilitlemiş ve dışarı çıkmıştı. Ayakları onu Kreuzberg’e götürdü; o eski sokaklar, graffiti kaplı duvarlar, neon tabelalar, Tresor’un uzak bass vuruşları. Ama bu sefer kulübe gitmedi. Bir bara saptı; adı “Die Blaue Stunde”ydi – Mavi Saat – küçük, loş, ahşap masalar, duvarlarda eski plak kapakları, barın arkasında yaşlı bir adam viski dolduruyordu. Viktor içeri girdiğinde müzik çalıyordu; hafif bir caz, ama sonra müzik kesildi ve sahneye bir kadın çıktı.
Kadın Maria’ydı; otuzlarının başında, uzun siyah saçları omuzlarına dökülüyor, gözleri koyu kahverengi, neredeyse siyah, dudaklarında hafif bir gülümseme. Siyah bir elbise giymişti, sade, ama yakası açık, boynunda ince bir gümüş zincir. Elinde eski bir mikrofon, arkasında küçük bir piyano, piyanist yaşlı bir adam, gözleri kapalı çalıyordu. Maria sahneye çıktığında salon sustu; Viktor barın ucunda bir tabureye oturdu, viski söyledi, ama içmedi. Maria şarkı söylemeye başladı; sesi alçak, hafif çatallı, ama yumuşak, sanki kelimeler boğazından değil kalpten çıkıyordu. İlk şarkı eski bir Alman chanson’uydu, “Ich hab noch einen Koffer in Berlin” – Berlin’de hâlâ bir bavulum var. Maria’nın sesi o sözleri söylerken Viktor’un göğsüne oturdu; kelimeler babasının votka kokusunu, annesinin boş gözlerini, Travis’in kaçışını hatırlattı. Ama aynı zamanda bir şey daha vardı; sıcaklık. Viktor yıllardır hissetmediği bir sıcaklık.
Maria şarkı söylerken gözleri salona değdi; Viktor’a takıldı bir an. Viktor başını eğmedi; gri gözleri Maria’nın koyu kahverengisine kilitlendi. Maria gülümsedi –hafif, utangaç bir gülümseme– sonra devam etti. İkinci şarkı “La Vie en Rose”ydı; Fransızca, ama Maria’nın aksanı hafif Doğu Alman’ı taşıyordu, kelimeler kırık ama duygulu. Viktor viski bardağını tuttu ama içmedi; parmakları camın soğukluğunu hissediyordu, ama içindeki soğuk eriyordu yavaş yavaş. Maria’nın sesi Viktor’un çocukluğuna dokundu; annesinin nadir mırıldandığı ninnilere, babasının bağırmadan önceki sessiz anlarına. O ses Viktor’u hipnotize etti; ama bu sefer script yoktu, kelimeler yoktu, sadece ses vardı. Maria şarkıyı bitirdiğinde alkış koptu; Viktor alkışlamadı, sadece baktı. Maria sahne arkasına geçti; Viktor kalktı, bara yaklaştı, yaşlı barmene “Şarkıcıya bir içki gönder,” dedi. Barmen güldü: “Maria mı? O içmez. Ama kahve sever. Espresso?” Viktor başıyla onayladı.
Maria döndüğünde espresso masada bekliyordu; Viktor’un masasına geldi, oturdu –davet edilmeden, ama doğal bir şekilde. “Teşekkürler,” dedi. Sesi sahnedeki gibi alçak, ama daha samimi. Viktor sustu uzun süre; sonra “Sesin… farklı,” dedi. Maria güldü –hafif, içten bir kahkaha. “Farklı mı? Kötü mü demek istiyorsun?” Viktor başını salladı: “Hayır. Gerçek.” Maria espresso’sunu yudumladı; gözleri Viktor’un gri gözlerine baktı. “Sen de farklısın. Buraya gelenlerin çoğu gülüyor, içiyor, unutuyor. Sen bakıyorsun. Unutmamak istiyorsun gibi.” Viktor dondu; Maria’nın kelimeleri bıçak gibiydi, ama acıtmadı, aydınlattı. “Unutmak benim işim,” dedi Viktor alçak sesle. Maria kaşını kaldırdı: “Ne iş yapıyorsun?” Viktor güldü –kısa, soğuk, ama bu sefer soğuk değildi tamamen. “Unutturuyorum.” Maria sustu; sonra “Ben hatırlatıyorum,” dedi. “Şarkılarla. Unutmak istemeyenlere.”
O gece saatlerce konuştular; Maria çocukluğunu anlattı –Münih’te büyümüş, babası müzisyen, annesi öğretmen, ama ailesi dağılmış, Maria on sekizinde Berlin’e gelmiş, barlarda şarkı söylemeye başlamış. “Sesim benim özgürlüğüm,” dedi. Viktor dinledi; kendi çocukluğunu anlatmadı, ama Maria’nın gözlerinde kendi çocukluğunu gördü –o sıcaklık, o kırılganlık. Maria “Senin gözlerin gri,” dedi bir ara. “Ama içinde mavi var sanki. Deniz gibi.” Viktor sustu; Travis’in kaçışından beri kimse ona böyle bakmamıştı. Maria elini masaya koydu; Viktor’un eline değdi. Viktor çekmedi; parmakları Maria’nın parmaklarına dokundu. O dokunuş Viktor’un içindeki fareyi susturdu bir an; titreme durdu.
Bar kapandığında dışarı çıktılar; kar yağıyordu hâlâ, sokaklar boştu. Maria palto giymişti, Viktor deri ceketini. Yürüdüler Spree’ye doğru; nehir donmuş, karla kaplıydı. Maria durdu, nehre baktı: “Burada şarkı söylerdim bazen, yalnızken. Sesim suya karışırdı.” Viktor yanına yaklaştı; Maria’nın saçına kar taneleri düşmüştü. “Şimdi söyle,” dedi. Maria güldü: “Burada mı?” Viktor başıyla onayladı. Maria derin bir nefes aldı; sonra şarkı söyledi –sessizce, sadece Viktor’a: “Ich hab noch einen Koffer in Berlin…” Ses nehirde yankılandı, kar taneleriyle birlikte aktı. Viktor dinledi; gözleri doldu ilk kez, ama ağlamadı. Maria şarkıyı bitirdiğinde Viktor’a döndü; “Senin bavulun nerede?” diye sordu. Viktor cevap verdi: “Berlin’de. Ama artık taşımak istemiyorum.” Maria elini Viktor’un yanağına koydu; soğuktu el, ama sıcak hissettirdi. Viktor eğildi; öptü Maria’yı –yavaş, tereddütlü, ama gerçek. Maria karşılık verdi; dudakları yumuşaktı, nefesi kahve kokuyordu.
O gece Viktor Maria’yı evine götürdü; Maria’nın evi Kreuzberg’de küçük bir daireydi, duvarlarda plaklar, yerde gitar, penceresi avluya bakıyordu. İçeri girdiklerinde Maria sobayı yaktı; Viktor deri ceketini çıkardı, Maria’nın yanına oturdu. Konuşmadılar çok; Maria gitar aldı, hafifçe çaldı, şarkı söyledi yine. Viktor dinledi; sonra Maria’yı öptü, bu sefer daha derin. Seviştiler; yavaş, keşfeder gibi, Viktor’un elleri titremedi ilk kez. Maria’nın teni sıcaktı; Viktor’un soğukluğu eridi bir an. Sabah uyandıklarında Maria Viktor’un göğsüne başını yasladı; “Korkuyor musun?” diye sordu. Viktor sustu; sonra “Evet,” dedi. “Ama seninle değil.” Maria gülümsedi: “O zaman kal.”
Viktor o günden sonra Maria’ya aşık oldu; sessiz, derin, kelimelerle ifade edemediği bir aşk. Maria şarkı söylemeye devam etti; Viktor her gece bara gitti, köşede oturdu, dinledi. Maria’nın sesi Viktor’un travmalarını silmedi; ama griyi maviye boyadı. Viktor ağı yönetmeye devam etti; ama artık geceleri Maria’nın yanında uyuyordu, sobanın başında, gitar sesiyle. Maria Viktor’un geçmişini sormadı; Viktor anlatmadı. Ama Maria biliyordu; Viktor’un gri gözlerinde o geçmiş vardı. Bir gece Maria “Bavulunu bırak,” dedi. Viktor başını salladı: “Bırakıyorum.”
Ama aşk tehlikeliydi; Viktor’un dünyasında aşk zayıflıktı. Lukas fark etti; “Kadın kim?” diye sordu. Viktor cevap vermedi. Lukas tehdit etti: “Dikkat et, ağı tehlikeye atma.” Viktor sustu; ama içindeki fare titremeye başladı yine. Maria’ya aşık olmak, Viktor’u kırılgan yaptı; Travis’in sıcaklığını hatırlattı, ama bu sefer bırakmak istemiyordu. Maria’yla geçirdiği geceler Viktor’u değiştirdi; gri gözleri yumuşadı, gülümsemesi sıklaştı. Ama tehlike oradaydı; ağ çökmeye yakındı, Lukas öfkeliydi, Travis’in gölgesi hâlâ uzundu.
Bir gece barın kapanışında Maria Viktor’a sarıldı; “Benimle kal,” dedi. Viktor sarıldı; “Kalacağım.” Ama o sırada Lukas’ın adamları kapıda bekliyordu; Viktor gördü, Maria’yı içeri çekti. “Git,” dedi Maria’ya. Maria gitmedi; “Seninleyim,” dedi. Viktor Maria’yı öptü son kez; sonra kapıya yürüdü. Lukas’ın adamları bekliyordu; kavga çıktı, yumruklar, tekmeler. Viktor dayandı; ama yaralandı, kolundan kan aktı. Maria çığlık attı; Viktor “Kaç,” dedi. Maria kaçmadı; Viktor’u tuttu. Adamlar gitti; Viktor yere yığıldı. Maria ambulans çağırdı; Viktor Maria’nın kucağında yattı. “Bavulumu bıraktım,” dedi Viktor. Maria ağladı: “Biliyorum.”
Viktor o yarayla iyileşti; ama aşkı yaraladı onu daha çok. Maria’yla kaldı; barlarda şarkı söyledi, Viktor dinledi. Ama ağ çöktü sonunda; Travis’in dönüşüyle. Viktor kırıldı; Maria yanındaydı. Ölüm geldiğinde Maria’nın elini tuttu; “Teşekkürler,” dedi. Maria ağladı: “Ben teşekkür ederim. Seni sevdim.”
•
Viktor otuz yedi yaşındaydı artık; Berlin’in o yumuşak bahar akşamlarından biriydi, Mayıs 2008’in son günleri, hava ılık ama hâlâ hafif bir serinlik taşıyordu, Spree Nehri’nin kıyısındaki söğütler yeni yapraklarını açmıştı, dalları suya değiyor, hafif rüzgârda sallanıyordu. Maria’yla tanıştıklarının birinci yılıydı; o geceyi Viktor unutmamıştı, karlı Aralık gecesi, Die Blaue Stunde’ın loş ışıkları altında Maria’nın sesi, “Ich hab noch einen Koffer in Berlin” şarkısı, dudaklarının kahve tadı. O yıldönümünü kutlamak için Viktor plan yapmıştı –nadiren plan yapan Viktor– ama bu sefer farklıydı. Maria’ya “Bu akşam dışarı çıkalım,” demişti sabah. Maria gülümsemişti; “Nereye?” Viktor cevap vermemişti, sadece “Hazırlan,” demişti. Maria sormamıştı daha fazla; Viktor’un sırları olduğunu biliyordu, ama o sırların arasında artık kendine yer açmıştı.
Akşamüstü Viktor Maria’nın dairesine geldi; siyah gömlek giymişti, kravat yoktu ama deri ceketinin yerine ince bir yün palto almış, saçları biraz daha uzamıştı, gri gözleri hâlâ soğuktu ama Maria’ya bakarken yumuşuyordu. Maria kapıyı açtığında siyah bir elbise giymişti –o ilk geceki elbisenin benzeri, ama bu sefer yakası daha açık, boynunda aynı gümüş zincir, saçları açık bırakılmış, hafif makyaj yapmıştı, dudakları koyu kırmızı. Viktor içeri girdi, Maria’yı öptü; yavaş, derin, yılların birikmiş özlemi gibi. Maria güldü: “Neredeyse bir yıl oldu, değil mi?” Viktor başını salladı: “Tam bir yıl. Ve hâlâ bavulum Berlin’de.” Maria elini Viktor’un yanağına koydu: “Artık bavul değil, evdesin.”
Viktor Maria’yı elinden tuttu, dışarı çıkardılar. Kreuzberg’in arka sokaklarından yürüdüler; grafitili duvarlar, neon tabelalar, sokak müzisyenleri, ama Viktor’un adımları kararlıydı. Maria “Nereye gidiyoruz?” diye sordu yine. Viktor gülümsedi –o nadir, içten gülümsemelerden biri– “Sürpriz.” Nehir kenarına vardılar; Spree’nin kıyısında küçük bir restoran vardı, adı “Am Wasser” – Suyun Kenarında – ahşap masa sandalyeler dışarıda dizilmiş, mumlar yanıyordu, nehir manzaralı. Viktor rezervasyon yaptırmıştı; köşedeki masayı seçmişti, nehir tam karşılarında, ışıklar suda kırılıyordu. Garson onları karşıladı; “Herr Viktor, willkommen.” Maria şaşırdı: “Beni tanıyor mu?” Viktor omuz silkti: “Birkaç kez geldim. Senin için.”
Masaya oturdular; Viktor şarap söyledi –kırmızı, ağır bir Bordeaux– Maria su istedi önce, sonra “Bir kadeh de ben alayım,” dedi. Viktor bardağı kaldırdı: “Bir yıla.” Maria da kaldırdı: “Ve daha nicelerine.” Şarap içtiler; tatları birbirine karıştı, Viktor’un soğukluğu Maria’nın sıcaklığıyla eridi. Yemek geldi; önce hafif bir salata, sonra ızgara levrek, yanında limon sosu, patates püresi. Viktor çatalı eline aldı ama yemedi hemen; Maria’ya baktı. “Senin sesin olmadan geçen bir yıl düşünemiyorum artık,” dedi alçak sesle. Maria güldü: “Senin gri gözlerin olmadan ben de düşünemem.” Viktor sustu; sonra elini masanın üzerinden uzattı, Maria’nın elini tuttu. Parmakları birbirine kenetlendi; Viktor’un elleri hâlâ hafif titriyordu bazen, ama Maria’nın dokunuşuyla duruluyordu.
Yemek ilerledikçe konuştular; Maria şarkı repertuarından bahsetti, yeni bir chanson öğrendiğini söyledi, Viktor dinledi. Viktor nadiren konuşurdu geçmişinden; ama o gece konuştu biraz. “Babam öldüğünde on sekizimdeydim,” dedi. “Ondan sonra hiçbir şey aynı olmadı. Ama seninle aynı olmadı yine.” Maria sustu; dinledi. “Ben de dağıldım,” dedi sonra. “Ailem dağıldı. Ama şarkı söyleyerek topladım kendimi. Sen de topladın kendini, değil mi?” Viktor başını salladı: “Toplamaya çalışıyorum. Seninle.” Maria’nın gözleri doldu; ama ağlamadı. “O zaman kutlayalım bunu,” dedi. Garson tatlı getirdi; çikolatalı sufle, üstünde bir mum. Viktor mumu üflemedi; Maria üfledi. “Dilek tuttum,” dedi. Viktor sordu: “Ne diledin?” Maria gülümsedi: “Sonsuza kadar gri gözlerine bakmak.”
Yemek bittiğinde dışarı çıktılar; nehir kenarında yürüdüler. Kar yoktu artık, ama hava serindi. Viktor Maria’yı kendine çekti; paltoyu açtı, Maria’yı içine aldı. Maria başını Viktor’un göğsüne yasladı; kalp atışlarını dinledi. “Kalbin hızlı atıyor,” dedi. Viktor güldü: “Senin yüzünden.” Maria yukarı baktı; Viktor eğildi, öptü onu –uzun, derin, nehir sesine karışan bir öpücük. Maria fısıldadı: “Bir yıl önce burada olsaydık, şarkı söylerdim sana.” Viktor cevap verdi: “Şimdi söyle.” Maria durdu; nehre baktı, derin bir nefes aldı. Sonra şarkı söyledi –sessizce, sadece Viktor’a: “La Vie en Rose…” Ses nehirde yankılandı, söğüt dallarına değdi, yıldızlara yükseldi. Viktor dinledi; gözleri kapandı bir an. Maria şarkıyı bitirdiğinde Viktor sarıldı ona sıkıca: “Teşekkür ederim.” Maria “Ne için?” diye sordu. Viktor “Beni yeniden doğurduğunu için.”
Yürümeye devam ettiler; Maria’nın dairesine vardıklarında sobayı yaktılar, ışık yakmadılar, sadece mum ışığı. Maria gitarı aldı; hafifçe çaldı, Viktor dinledi. Sonra Maria gitarı bıraktı, Viktor’u öptü. Seviştiler; yavaş, yılların birikmiş özlemiyle, birbirlerini keşfeder gibi. Viktor’un elleri titremedi; Maria’nın teni sıcaktı, Viktor’un soğukluğu eridi tamamen. Sabah uyandıklarında Maria Viktor’un kollarında yatıyordu; pencereden nehir görünüyordu, güneş doğuyordu. Maria fısıldadı: “Bir yıl daha mı?” Viktor cevap verdi: “Bir yıl daha. Ve sonra bir yıl daha. Sonsuza kadar.”
Ama o sonsuzluk kırılgandı; Viktor’un dünyası hâlâ tehlikeliydi. Lukas aradı o sabah; “Yeni bir sorun var. Travis’in izi bulundu yine.” Viktor telefonu kapattı; Maria’ya baktı. Maria anladı: “Gitmen lazım mı?” Viktor başını salladı: “Gitmem lazım. Ama döneceğim.” Maria sarıldı ona: “Dön. Bavulunu burada bırak.” Viktor gitti; ama Maria’nın sesi kulaklarında kaldı. O ses, Viktor’u ayakta tuttu; gri gözleri maviye çaldı biraz daha.
Yıldönümü yemeği böyle geçti; nehir kenarında, mum ışığında, şarkıyla, öpücükle, sözle. Viktor Maria’ya aşık olduğunu biliyordu; Maria da Viktor’a. Ama aşk, Viktor’un dünyasında her zaman tehlikeliydi. Yine de o gece, o yemekte, tehlike yoktu; sadece aşk vardı. Nehir akıyordu dışarıda; dalgaları Maria’nın sesini, Viktor’un gri gözlerini taşıyordu. Ve onlar, o dalgaların arasında, birbirlerine sarılmış haldeydiler.